Yunus Karadağ: “Yüzmeyi biliyor musun? diye soruyor bana, 'Boğulmayı biliyorum' diyorum."

Son dönem Türk şiirinin dikkat çeken temsilcilerinden Yunus Karadağ ile ilk kitabı "Gökyüzü Koşarken" ve şiire dair konuştuk. Fatih Memiş'in röportajı.

Yunus Karadağ: “Yüzmeyi biliyor musun? diye soruyor bana, 'Boğulmayı biliyorum' diyorum."

Şiirlerini okuyanlar şüphesiz ki seni şiirlerinden tanıyorlar. Ancak bunun dışında seni daha yakından tanımaları için bize biraz kendinden bahsedebilir misin?
Kendimden bahsetmek beni hep zorladı. Şimdiye kadar mümkün olduğunca kaçtım bundan. Kendini tanıtma ihtimalini barındıran o ilk derslere, toplantılara ya geç kaldım ya hiç gitmedim mesela. Ama şimdi şiirlerimin kitaplaşmış olması, bunu biraz kaçınılmaz kılıyor sanırım.

Kendimi tanıtmaktan çok tanımaya ihtiyaç duyuyorum. Keşke biri çıkıp kim olduğumu anlatsa... Çünkü insan kendi hikâyesini ancak başkasından dinleyince kavrayabilir bence.

Hem kendimizi doğru anlatabilir miyiz? Kendimi anlatmaya kalksam kaybolmaktan, istemeden de olsa yanlış bir şey söylemekten korkuyorum. Bu yüzden müsaadenle ben olmak istediğim kişiyi anlatmak isterim biraz. Çünkü nerede olduğumuz kadar nereye gitmek istediğimiz de önemlidir ve tamamen olmasa da içimizde olmak istediğimiz insandan bir parça taşırız.

Biriyle çarpışınca çoğumuz hemen kendini yoklar ama kimileri var ki önce bir şeyi var mı diye muhatabına bakıyor. İşte böyle biri... Sonra mümkünse masum. Ama sağlıklı, bembeyaz bir güvercin gibi değil; topal, kanadı kırık, rengi solmuş beyaz bir güvercin gibi...

Durup bir çiçeğe bakmanın da bedeli var, güzellikleri görmenin... Bu bedeli ödemeyi göze alıyorum.

 

Şiir, hepimizin hayatına farklı şekillerde giriyor. Sen ilk ne zaman bu dünyaya adım atmaya karar verdin? Senin için o dönüm noktası neydi?
Bir kararla atılmış bir adım yok. Beni şiire götüren bir süreçti. Hayattan, insanlardan kopmuş bir şeylerin sınırına yaklaşıyordum. Ruhum yaralanmıştı. Bir akşam babama öyle uzun baktım ki bir anda 40 yaşıma geldim. Füruğ 32 yaşında ölmüş. Yarın ne var ki diyordum, ileriyi merak etmiyordum. O vakit; durmak bile, bakmak bile değildi olan. Yalnız ama yalnız zamanın geçmesi vardı. Duvarda, kimsenin görmediği sarı bir leke gibiydim. 25 yaşımda okumayı keşfettim. Kendimi kitapların arasında sakladım diyebilirim. Dönüm noktası okumayı keşfetmemdi sanırım.

İlk kitabın "Gökyüzü Koşarken" yakın bir zamanda okur karşısına çıktı. Bu kitapla alakalı beklentilerin neydi? Şair aradığını bulabildi mi?

Daha önce de konuşmuşuzdur seninle, ilk şiirlerim yayınlanırken o ay dergide şiirim varsa, bana seslenen herkes şiirimle ilgili bir şey diyecek sanırdım. Hikâyenin başında böyle bir beklentim vardı, çocukça ve güzeldi o günler. Uzun zamandır şiirden ve edebiyattan hiçbir beklentim yok. Aslında kitap çıkarmak gibi bir amacım da olmadı hiçbir zaman. Ama Gökyüzü Koşarken'in bana getirdiği güzellikler oldu tabii, bütün yaralarımı bir arada görebiliyorum artık.

Şair ne aradığını biliyor mu? Ben ne aradığımı bilmiyorum açıkçası, sadece aradığımı biliyorum. Bir de ne aramadığımı. “Bulduğunu Sanmak” isimli şiirimde, Ben şiire inandım görmek için gerçeği diye bir dize var. Oradaki şiirin kültürel ve edebi bir etkinlik olduğu, kitaplar, imza günleri, şiir programları vb. şeyler olduğu sanılmasın isterim.

Şiirlerine baktığımızda adeta yenilgiden dönen bir şair tavrıyla karşılaşıyoruz. Bu durumun okurlarınla seni yakınlaştıran bir değer niteliği taşıdığını düşünüyorum. Sen bunun için neler söyleyebilirsin?
Dönemeyen de diyebilirsin.
Dünyadayız. Dünya bizi yaralar, biliyorsun...
Kim yara almadan çıkmış ki bir savaştan. Hepimiz bir şekilde yaralanıyoruz. Yazmak bu yaraları kanatmaktır biraz da.
Mesnevi'de leylek ve karganın hikâyesi anlatılır. Bu iki kuş kendi türlerinden olanlarla değil de birlikte dolaşırlar. Bunun nedenini merak eden bilge yanlarına yaklaşır… İkisinin de topal olduğunu görür. Topalsan, topalları daha kolay fark ediyor ve seviyorsun belki de.

 

Durgun ve bir o kadar da derinden gelen bir şiir sesin var? Şiirlerinin sana benzediğinden söz edebilir miyiz?
Şair önce kendini araştırır, bu belki bir ömür sürer. Eğer kendi derinlerinden çıkabilirse buna dışarıya doğru genişleyen bir ilgi de eklenebilir. Şair ve şiirinin benzemesi doğal hatta kaçınılmaz bir durum bence. Yaşarken nasıl bir üslup sahibi olmaya çalışıyorsam, yazarken de aynı özeni göstermeye çabalıyorum. Acısını paylaşmadığım, rüyama girmeyen şeylerin şiirini yazmıyorum. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görebilir diye ümit ediyorum.

Şiirlerini nasıl yazarsın? Sence şiir için duyuşun önemi nedir?
Bunun bir reçetesi yok tabii, olmaması da daha iyidir bence. İsmet Özel "... şiir yazılmaz, şiir gelir onu beklemeyi bilmek lazım" der. Bekleyişimi taze tutmaya çalışıyorum.

Her şeyin bir kabuğu var, denizin bile. Duyuş kabuğun ardını, derinini görebilme yetisidir. Suyun yüzeyini aşıp derinlerini keşfetmektir. Bir şeyi ne kadar derin kavrarsak o kadar hakikatine yaklaşırız. Bu da yavaşlamak, durmak, tefekkür etmekle mümkün ama bugün anlam neredeyse bizi terk etti, bu yüzden hayatımız görüntünün hâkim olduğu, sesin değil de bedenin şarkı söylediği bir şeye dönüştü.

Rilke’nin romanında Malte şöyle der: Görmeyi öğreniyorum. Nedenini bilmiyorum, her şey içime işliyor… Görmeyi öğrenmekten kasıt duyuştur, görmeyi öğrendiğimizde her şey içimize işlemeye başlar. İşte hayatı bu kadar derinden duymaktır sanatı ortaya çıkaran da. Kelimeler de ne kadar içimize işlerse bizden o kadar iyi eserler neşet eder. Kelimelerin de yatay ve dikey tarafları vardır, esas olan dikeydir, yani derinlik. Mesela 5 yaşındaki Ayşe düşüp bileğini incitir ve “Canım acıdı” der, Ayşe acı kelimesinin anlamını biliyordur ama onun bildiği anlam yüzeye yakın bir yerdedir. Sonra Ayşe büyür, başka bir şekilde acıyı yaşar ve “Ben acı nedir bilmiyormuşum” der. Böylece kelimenin ondaki anlamı derinleşir ve bu şekilde kelimeyi tekrar tekrar keşfetmiş olur. İleride başka bir şey yaşar ve “Ben şimdiye kadar hiç acı çekmemişim” der. Yani tam da Tanpınar’ın dediği gibi olur: Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını. Dil bir okyanus insanlar ise;

O mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.

Seni şiire yakınlaştıran şeyler nelerdir? Ya da şöyle sorayım: Şiiri nerelerde buluyorsun?
Çocukluğumda, yitirmekte, aramakta, bulamamakta...

Sence şiir tanımlanabilir mi? Eğer öyleyse şiiri nasıl tanımlarsın?
Tanım yapmayı bir şeyi kutuya koymaya benzetirim hep ama şiir uçsuz bucaksızdır, hiçbir kutuya sığmaz. Şiiri tanımlamaya çalışmayı "sahilsiz bir tecrit" denizine açılmaya benzetir Necip Fazıl.

Tanım yapmak egemenlik ilan etmektir de bir açıdan. Yani şiiri tanımlarken kendi benimsediğimiz şiiri de telkin ederiz. Ve unutmayalım şiirin nefsi bir yönü var. İşte buradan tek şiirin kendi savunduğu olduğunu düşünmek gibi bir yanılgı zuhur ediyor. Böyle bir şey olabilir mi, güzellik kısır bir şey mi ki şiirin tek şekli olsun. Şiir insan yüzleri gibidir, öylesine çeşitli ve zengindir. Bu yanılgıya kurban giderek tanım yapmak şiiri tahakküm altına almaya, şiire karşı bir üstünlük kurmaya kalkışmaktır. Şiire yapılan bir darbedir adeta. Bu sebeple tanım yapmak netameli bir durum. Elbette her şair kendi şahsi şiir tanımını yapabilir ama bunu yaparken herhangi bir şey dayatmamalı. Çünkü hiçbir mecburiyet yoktur şiirde ve iyi şairler sınırları koyanlar değil yıkanlar arasından çıkar.

Şiir, yitiren kazanır oyunudur. Ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer, der Sartre.

Dağlarca da şöyle tarif eder şiiri: Bir sözcüğün kapladığı yer küçük, anlattığı ondan büyükse, o şiirdir. Örneğin 'Bir ben vardır bende benden içeri' dizesi küçük bir yer kaplar ama anlamı kitaplar doldurabilir. Bu şiirdir. Bir de 'Yağız atlar kişnedi meşin kırbaç şakladı'ya bakalım. Kapladığı yer büyüktür ya, içindeki incir çekirdeği bile değildir. Bu düzyazıdır.

Bu tanımlara ben de katılıyorum genel olarak. Sartre şiirle ilgili bazı hususların altını çiziyor. Dağlarca da öyle, ancak tanımının ikinci kısmında Faruk Nafız Çamlıbel'in şiirine “kendi çizdiği sınırın dışında kaldığı için” şiir değildir diyerek bize bir şeyi dikte ediyor. Benim altını çizmek istediğim buradaki yaklaşım yanlışlığı. Çünkü bu bizi herkesin kendi yazdığı dışında kalanları şiir kabul etmemesi gibi bir çıkmaza sürüklüyor. Yine benzer şekilde "şair böyledir, şöylelerinden şair olmaz" gibi cümlelerle şairin kim olduğu tarif edenler de var, bunu yapanlara dikkat ederseniz adeta kendi robot resimlerini çizerler. “Şair benim” derler bu şekilde. Ama hayat bize sıkça kim "ben şuyum" diyorsa onun o olmadığını gösteriyor.

 

Sana göre neden şiir? Ya olmasaydı?
Küçükken köyde göle gitmiştik çocuklarla. Ben yüzme bilmiyordum ama yüzme bilmediğimi de bilmiyordum. Herkesi yüzer görünce, dedim ben de yüzeyim. İki ufak adım attım ve suya gömüldüm, dönüp kurtulmak istedim tabii, orada yosun tutmuş taşlar vardı, onları tutmaya çalışıyordum ama ellerim kayıyordu sürekli. Şiir yazmam, o taşlara tutunmaya çalışmamdır.

“Yüzmeyi biliyor musun?” diye soruyor bana, “Boğulmayı biliyorum” diyorum.

Şiir benim boğulmamamı sağlıyor işte, yüzmemi değil ama boğulmamamı.

Söyleşi: Fatih Memiş

Yayın Tarihi: 21 Eylül 2021 Salı 16:00 Güncelleme Tarihi: 21 Eylül 2021, 18:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Okuyucu
Okuyucu - 1 ay Önce

İki güzel adam. Emeğinize sağlık. Güzel bir söyleşi olmuş.

banner26