banner17

Yönümüzü kıble belirler, pusula değil

Ülkemizde yayınlanan bir çok dergide şiirleri yayınlanan Hüseyin Karacalar, yazdıklarını 'Cevapsız Aramalar' adlı bir kitapta topladı. İsmail Demirel, şairle, şiir serüveni ve kitabı üzerine konuştu.

Yönümüzü kıble belirler, pusula değil

İlk kitabı “Cevapsız Aramalar” adıyla okurları selamlayan Aşkar dergisi editörlerinden Hüseyin Karacalar’la şiiri ve kitabı üzerine konuştuk.

Hüseyin Bey öncelikle sizi tanımak isteriz?

Sivaslıyım. Mimar Sinan Üniversitesi Tarih bölümü mezunuyum. Uzun yıllar özel sektörde çalıştıktan sonra iki yıldır Milli Eğitimde öğretmenlik yapıyorum. Edebiyatla kendimi bildim bileli uğraşıyorum. Tarihten ekmeğimi çıkartıyorum. Edebiyat özellikle şiir düşünce dünyamın en güzel uğraşı.

Şiirlerinizi daha çok Aşkar ve Yedi İklim dergisinde okuduk. Ara ara Karagöz’de de şiir yazdınız. Fakat öncesi de vardır muhakkak. Nasıl başladınız şiire? İlk şiiriniz nerede yayınlandı?

Liseli yıllarımda düşünce kitaplarına yoğunlaşmıştım. Şiir okumalarım Necip Fazıl'la başladı. Zaten aldığım ilk şiir kitabı ise Çile’dir. Üniversiteye hazırlık sürecinde Sezai Karakoç’u, meşhur şiiri Mona Rosa ile keşfetmiştim. Körfez-Şahdamar ve Sesler’de üstadın asıl şiirleriyle içli dışlı oldum. İsmet Özel’in Amentü şiiri bende şok etkisi yaratmıştı sonra Erbain’i edindim. İbrahim Sadri’nin doksanlı yıllarda çıkardığı şiir kasetlerinin birinde Afganistan Çağıltısı adlı şiiri dinlemiştim. Bu vesileyle Cahit Zarifoğlu’nu tanıdım. Şiiri keşfetme serüvenim üniversiteli yıllarımda da devam etti. İkinci Yeni ve diğer kuşak şairlerini okumamla kendimi edebiyatın içinde buldum. Edebiyat dergilerini sürekli takip ederek güncel şiirin serüvenine tanık oldum. İlk şiirlerim yine üniversiteli yıllarımda yayımlandı. Sivas’ta çıkarılan Edebi Pankart dergisinde birkaç şiirim yayımlandıktan sonra İbrahim Tenekeci ve Hüseyin Akın’ın birlikte çıkardığı Kırklar dergisinde de şiirlerim yayımlandı.

Üniversitedeyken Çetele ve Siyah isimli kısa süreli çıkan dergilere de şiir vermiştim. 2001 yılından 2006’ya kadar şiir yazmadım. Yoğunlaşamadım daha doğrusu. Askerde yazdığım iki şiir kalemi yeniden elime almama vesile oldu. O gün bugündür az da olsa şiirlerim Yedi İklim, Hece, Karagöz, Karayazı, Mahalle Mektebi, Sahte Vefa ve dergimiz Aşkar’da yayımlandı ve yazmaya devam ediyorum. Aşkar Dergisi’nin 18. sayısından itibaren editörlüğüne omuz verdim. Şu an arkadaşlarımla birlikte 35. sayının hazırlıklarını sürdürüyoruz.

İlk kitap... Cevapsız Aramalar... Hayırlı olsun. Kitabın çıkış hikâyesini dinleyebilir miyiz sizden? Nasıl vücud buldu? 

Allah razı olsun. Çok teşekkür ederim. Şiirlerim birikmeye başlamıştı ve kitap için bir adım atmamız gerekiyordu. Arkadaşlarımın beni kitap için sıkıştırmasıyla artık kaçışım yoktu. Osman Özbahçe, şiirlerimi dikkate almıştı. Gerçek Hayat Dergisi’nde yazdığı dönemde Osman Özbahçe’nin “Envanter Defteri” diye bir köşesi vardı. Kendsiyle henüz tanışmıyorduk. Elbette ben şiirlerini takip ediyordum da o beni tanımıyordu. Köşesinde o ayın yayımlanmış en iyi şiirlerini not alıyordu. Benim şiirlerimi de not alması dikkatimi çekmişti. Şiirimin peşine düşmeme vesile oldu. 2006 sonrasında yazdığım şiirlerimi bir araya getirip dosyamı Osman Özbahçe’ye teslim ettim. Böylece “Cevapsız Aramalar” seçkin bir yayınevi olan Ebabil Yayınlarından çıktı. Yani kitabımın serüveni ağır çekimde ilerleyen sessiz bir film gibi oldu. İnşallah Türk şiiri içerisinde mütevazı yerini alır ve okuyucularımız kitabımızdan memnun olur. Allah utandırmasın. 

Amin diyelim biz de bu duaya. Efendim kitabın son şiiri Şair Kalabalığı’nda esip gürlüyorsunuz desem abartmış olmam herhalde. Bir dua cümlesiyle bitiriyorsunuz şiiri. Nedir şiir sizce? Allah’ın korumasını muhafaza etmesini saklamasını isteyeceğimiz kadar değerli mi?

Aslında esip gürlemekten ziyade içerisinde bulunduğumuz edebiyat ortamına kendimce mizahi bakmaya çalıştım. Katı bir gerçeklikte var aslında. Ortam kelimesini çok sevmiyorum. Şiirin değil de şairin ön planda olduğu acımasız bir süreçten geçiyoruz. Şairin şiirleri yerine şahsının konuşulduğu, pazarlamacı anlayışla hareket edildiği müddetçe şiir gibi kadim bir uğraşımız havada kalacaktır. Yani şair yazdığı şiirinin mücadelesini çok vermiyor gibi. Poetik hamleler, kuşak artistlikleri ve kuramsal çabalar (kuram çalışmalarına karşı olduğum anlaşılmasın) şiire gölge düşürüyor. İkisini birlikte yürüten ahlaki duruşlarını bozmayan şairlerimizi önemsiyorum. Hikmet arayışımızı en güzel şekilde dillendiren şiirin, şiirimizin korunmaya ihtiyacı var. Onu da Rabbimden istedim. Amin.

Müzikle aranızın iyi olduğunu biliyoruz. Bu münasebet şiirlerinizin satırlarına kadar sirayet etmiş; “Bir Teselli Ver”, “Cahildim Dünyanın Rengine Kandım” gibi şiir adlarının yanında. Birçok şarkı, türkü, sanatçı geçiyor şiirlerinizde. Nedir şarkıların, türkülerin kısaca müziğin şiirinizdeki yeri? Ve elbette şiir için nedir müzik?

Bir televizyon programında Süleyman Çobanoğlu’nu dinlemiştim. Buna benzer bir soru sorulmuştu. Mana ve ses tartışmalarının sürekli yapıldığını ve şiirdeki sesi, ritmi önemsediğini söylemişti. Verdiği cevap benim de altını çizdiğim bir cevaptır. Şarkılarla, türkülerle, ninnilerle dolu zengin bir kültürümüz var. Şiir de ritmin, müziğin olması ve şiirin kulakla da okunması önemli.

Kalkan şiiri şiirimizde az rastlanır cinsten bir şiir. Abdest ve namazı anlatmışsınız. Neler söylemek istersiniz?

Kalkan şiirimi uyarıcı, hatırlatıcı bir şiir niyetine koydum kitaba. Hayatın inceliklerinden, mü’minin en önemli silahlarından biri olan abdeste güzelleme yapmak istedim. İnşallah beğenilir.

Valla biz çok beğendik. Evde çoluk çocuk birkaç kez okuduk.

Eyvallah, teşekkür ederim. 

Şiirlerinizin adları ince bir mizah duygusu yaşatıyor insana. “Teşbih Taneleri”, “Heyet Raporu”, “Geç Kâğıdı”, “Lise Öğrencileri İçin Kitap Özetleri”, “Çoklu Zeka Dramı” gibi... Şiirlerinize nasıl ad seçiyorsunuz?

Şiirimin başlıklarında zorlanmıyorum. Şiirin ismiyle içeriği bir bütünlük arz edince kolaylıkla şiirime isim verebiliyorum. Başlıkların ilginç olması okuyucuyu şiirin içine çekiyor. Bende böyle oluyor mesela. Sevdiğim şairlerin şiirlerini okurken şiirlerine verdikleri isimlerde de dikkatli davranmaları ilgilimi çekmiştir hep.

Siyasi terminolojiye de yer veriyorsunuz şiirinizde. Hayatın ıskalanmadığını görüyoruz. Saramago, ümmü Gülsüm, IMF, ikiz kuleler şiirinizde yerli yerince yer alıyor. Aynı babtan olmak üzere, günlük hayattaki birçok ifadeyi söyleyişi şiirinize dahil etmişsiniz. Şiir bütünlüğü içinde hiç de sırıtmıyor bu ifadeler? Nasıl başarıyorsunuz bunu? Hesap lütfen, bizimle çalışmak ister misiniz gibi....

Az yazan birisi olarak şiirim üzerine çok titriyorum. Madem incelik isteyen bir uğraşımız var neden savruk, üstünkörü bir iş yapayım. Okuduğum bir roman, dinlediğim bir sanatçı, gündemimizi etkileyen bir olay, yolda yürürken gözüme çarpan bir ilan, yoğrularak imge veya konuşma üslubuyla şiirime girebiliyor. Rahatım bu konuda. Şairin günceli bilmesi güncele bulaşmadan, siyasi bir duruşunun olması politik dil kullanmadan, seçici ve dikkati olması gerekir.

Pusula icat edildiğinden beri yönümüzü kaybettik.” ve “Çevreci olamadım ama bir taşı bir çöpü yerden almasını bildim” diyorsunuz. Çevreci olmak bir taşı yerden almaya mani midir?

Yönümüzü pusula değil kıble belirler. Kıblemizi pusuladan önce de tayin edebiliyorduk. Tabii pusula kavramından batıyı ve yönsüzlüğü yani kıblesizliği vurgulamaya çalıştım.

Dünya kendini kirletirken çevrecilerini de yine kendisi üretmiştir. Yani iç içe. Evimizi, mahallemizi, sokağımızı en önemlisi zihnimizi temiz tutmasını bilseydik çevrecilik denilen bir olguyla karşılaşmazdık. Bu çok acı. Kirlet ve temizle. Böyle olmamalı.

Anıştırmalara çok sık rastlıyoruz. Az önce söyledik, Saramago, Notre-Dame Kanburu, Çehov.... Bu ifadeler birer sığınak mıdır, lafı dolandırmadan anlatmanın bir yolu, imkânı mıdır? Yoksa muhayyileyi daraltmak mıdır? Ne dersiniz?

Doğrudan söylemeyi tercih eden birisiyim. Bazı yazar, sanatçı ve kitap isimlerinin mısralarımda yer alması beslendiğim kaynakları göstermesi açısından güzel bence. Bu ifadeler birer sığınak olmaktan ziyade mısralarıma mihmandarlık yapan yol arkadaşlarımdır diyebilirim. Lafı dolandırmadan anlatmak şiirde soyutluk, somutluk, imgesel, sembolik anlatım gibi meseleleri gündeme getiriyor ki uzun bir konu galiba. Muhayyileyi gerçeklik zeminine oturtup söylemek önemli bence. Zemin kaygan olmadığı müddetçe söz daha sağlam olur ve adresini bulur.

Neler okuyorsunuz şu aralar?

Kazım Taşkent dizisinden çıkan, İbn-i Battuta’nın Seyahatnamesi’ni okuyorum. Biraz yavaş ilerliyor ama çok keyifli bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yine elimde dostum İdris Ekinci’nin Son Üç Dakika adlı son kitabı var.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ederim. Eyvallah.

 

İsmail Demirel konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:07
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20