banner17

Yeniden Milli Mücadele'den nasıl ayrıldı?

Haksöz dergisi sahibi ve Özgür-Der ’den tanıdığımız Hamza Türkmen’le röportajımız ikinci bölümü ile devam ediyor.

Yeniden Milli Mücadele'den nasıl ayrıldı?

 

Röportajın birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

Kitap arayışında olduğunuz süre içerisinde Kur’an ile olan ilişkiniz nasıldı? Kur’an nerede kalıyordu?

Kur’an 70li yılların başında gündemimizde değildi. Bir kişi cihatla ilgili Kur’an’daki ayetleri toplayıp broşürleştirmiş ve MTTB’deki bir program çıkışında insanlara dağıtıyordu. “Aa, bak cihatla ilgili şu ayetler varmış.” diye hoşumuza gitmişti. Yahut okuduğumuz fikrî kitapta bir konunun Kur’an’da bir ayetle bağdaştırılmasına ilgi duyuyorduk. Çok önemsiyoruz ama ‘Kur’anı nasıl okuyacağız, onunla nasıl irtibat kuracağız, nasıl anlayacağız’ bilmiyorduk; ulaşacağımız bu tip bir rehberlik yoktu. İlişkimiz bu şekildeydi Kur’an’la. Zaten Müslüman kesime baktığımızda gelenekçi, mezhepçi bir anlayış içinde taklitçi bir tutum takınıyorlardı. Fikrî, gaybî-kelamî, siyasî bir konuyu tartışırken “Kur’an ne dedi?” sorusundan ziyade “Şu üstad, alimler, hocamız ne dedi?” yaklaşımı vardı. Böyle bir yaklaşım içinde “Kur’an’ı ancak büyük alimler, yetkili olanlar anlar; biz ise ancak onlara tabi oluruz.” telâkkisi hakimdi. Bu da Kur’an’la irtibatımızı frenliyordu.

Kur’an’ı yalnız âlimler anlar(!)

Babam, ben lise birinci sınıftayken vefât etti. Lise birinci sınıfın başında kendi harçlıklarımı toplayarak kitap okuma merakım içinde Cağaloğlu’na gidip indirimli olarak Hasan Basri Çantay’ın üç ciltlik meâlini almıştım. Meali aldım, evimizdeki bir rafa koydum. Babam ertesi gün eve geldiğinde “oğlum bunlar ne?” dedi. Ben “baba, bunlar Kur’an meâli” deyince niçin aldığımı sordu, ben okumak için aldığımı söyleyince nasıl okuyacağımı sordu.  Ben de “anlamak için” dedim. Anlayamayacağımı söyledi babam. “Meal bu baba, anlamak için yazılmış.” dedim, yine aynı şeyi söyleyip anlarsam yanlış yapacağımı söyledi ve ekledi “onu ancak alimler anlar.” Ben biraz sesimi yükselttim ve çatışma pozisyonuna geldik. Babamın Nurcuların Yazıcılar koluyla irtibatı olmuştu ve İslâm için gücü yettiğince her türlü fedakârlığı yapmaya çalışmış bir insandı. Ama babama telkin edilen bakış açısı da buydu, gelenekçi bakış açısı. Ve raftan o meâller kalktı. Kur’an’la irtibatı nasıl kurabileceğimizi siz söyleyin şimdi. Daha sonraki siyasî okumalarımdan da, orada yaşadığımı kısmen hatırladığım kadarıyla da söyleyebilirim ki: 70li yıllara geldiğimizde Türkiye’deki bütün Müslüman cemaatlerin-tarikatlar ve bazı kişiler etrafında oluşmuş dinî faaliyetler, genellikle mezhepçiydi, batınî anlamda tasavvufu çok önceliyorlardı, ermişlik kültürü ön plandaydı ve her biri de sistemin baskısı nedeniyle süreç içinde sisteme eklemlenmiş, sağcı, milliyetçi pozisyona gelmişlerdi. Aynı zamanda şeriatı istiyorlardı. Bu pozisyonu analiz etmek gerek. Bugün de bu eklektisizmin daha değişmiş, çok kültürlü hâle gelmiş pozisyonları var.

Anlattığım koşullar bizi bir arayış çabasına sevk ediyordu. O zaman duvarlarda hippilerin slogan ve işaretleri yer alıyordu. Bunlara ‘sev- genç’ deniliyordu.  O dönemde gençleri iki eğilim kuşatıyordu: Ya tüketim kültürünün bir nesnesi olarak bohemleşmek, partilerde, plajlarda haz peşinde koşmak veya hippileşmek. Ya da sosyalist veya daha az olarak da Türkçü olarak, toplumsal sorunlarla ilgilenmek söz konusuydu. Müslümanların etkinlikleri daha yeni yeniydi ve en önemli çıkışları da MTTB (o zamanki Müslümanlar için en önemli oluşumdu) ile elde edilmişti. MTTB ise kafa yapısı ve dünya görüşü açısından İslâm’a ilgi konusunda büyük yetersizlikler içindeydi. MTTB’yi finanse edenler büyük ölçüde İskenderpaşalılar ve Sami Efendi çizgisinde Nakşî kanattı. Dolayısıyla daha çok onların çocukları ve gençleri oluyordu MTTB’de. 70li yılların başında en duyarlı Müslümanların İslâm’ı ve dünyayı kavrayış becerisi ve birikimi neyse MTTB’nin de o idi.  Tevhidi çerçevede rehbersizlik vardı. Rehberleri daha ziyade millî üstadlar, mukaddesatçı muhafazakâr ağabeyler, akademisyenlerdi. Yani Kur’an ve nebevî sünnet merkezli bir bakış açısı Müslümanların gündemine yeteri kadar adım atabilmiş değildi. Kur’an’la ilgimiz de ancak o yıllardan sonra kurulmaya başlandı.

O zamanlar beraber olduğunuz isimleri hatırlıyor musunuz?

MTTB’deki ikinci senemde Orta Öğrenim Komitesi Yönetim Kurulu’ndaydım. Kurula geçmeden evvel Sedat Yenigün abinin öncülüğünde İslâm için duyulan hassasiyetlere daha duyarlı bir MTTB olsun diye bir alt yapı çalışması olarak Orta Öğrenim Komitesi’nden seçilmiş on yedi kişiyle bir birliktelik kurmuştuk. MTTB’nin hâlini Sedat abi çok beğenmiyordu ve bu sebeple ‘alttan gelen bir dalgayla dönüştürelim’ düşüncesi hâkimdi. Bu on yedi kişi, hem kendisini yetiştirecek ve hem de üniversiteye girmek için çalışacaktı. Ayrıca ciddi aktivitelerde yer alacaktı. Şefik Aşıkoğlu başkanımız oldu Orta Öğrenim Komitesi’nde. Sami Şener ikinci başkandı. Ahmet Şişman vardı, on yedi kişilik ekibin de içindeydi. On yedi kişilik ekip yaz mevsiminden önce kurulmuştu. Yazdan sonra on yedi kişiyi bir türlü toplayamadık. Şaşırdık tabi, nerede olduklarını bilmiyorduk ve irtibatımız kesilmişti. İstanbul ve Anadolu’nun bazı şehirlerinde yeni bir hareket çıkmıştı o zamanlar, Yeniden Milli Mücadele adında. Bizim arkadaşlarımızın önemli bir kısmını etkilemiş, bizden kopartmış ve kendi bünyesine almıştı. Böyle bir süreç yaşamaya başladık.

MTTB ile Yeniden Milli Mücadele arasında

Daha sonra MTTB ile Yeniden Milli Mücadele (YMM) arasında üniversiteler düzeyinde bir rekabet ve çatışma boyutu söz konusu oldu. Benim bazı arkadaşlarım da YMM’ye katılmıştı. Altı ay boyunca ciddi tartışmalar yaşadık. Bu süreçte YMM metinlerini okumaya yöneldim. Bazı günler okuldan kaçıp Sarıyer Camisi’nin üst katında bu metinleri okumaya başladım, fikir edinmek için. Okudukça yaşadığım arayışlara bazı cevaplar buldum ve kimliğimi oluşturma konusunda önemli parametreler yakaladım orada. Akidevî, doktriner konuları ‘ilmi sağ’ adı altında; toplumsal dönüşüm ve sisteme dair bakış açılarını ‘inkılap ilmi’ başlığı altında derlemişlerdi. Tarih ve sosyal durum değerlendirmelerini ‘buhranlarımız’ başlığı altında ve mücadele yöntemine dair söylenmesi gerekenleri de ‘yeniden milli mücadelenin stratejisi’ başlığı altında toplamışlardı. Bu külliyat sistematik bir düşünceydi ve etkilenmiştim. Böyle bir müfredat MTTB’de yoktu.

Aradığınızı mı bulmuştunuz?

Evet, aradıklarımın cevabı gibiydi ve ben de YMM’ye katıldım sonunda. Sene 1970-1971, sağ sol çatışmaları başlamıştı. Sarıyer’de sosyalistler çok fazla kümeleniyordu. Büyükdere’de bazı kiliseleri kullanabiliyorlardı sosyalistler. Gençleri etkiliyorlardı. Bir tiyatro yarışması yapmışlardı ve tam 17-18 tane piyes sergilediler değişik gruplar. İster istemez etkileniyorduk, sosyal sorunlarla ilgileniyorlardı. Onların beslenme kaynakları sistemdi. Sistem pozitivist felsefe üzerine kurulmuştu ve bir sonraki aşamada sosyalizme kapı açılıyordu. Mevcut Kemalist sistemin ürettiği bir tezahürdü sol hareket. Biz ise ötelenmişiz, alfabemiz yasaklanmış, babalarımız-dedelerimiz ellili yıllarda erkek çocuklarını bile gâvur olurlar diye liseye ve üniversiteye yollamıyorlardı. 1950li yıllarda üniversiteye gidip de namaz kılan, helalı haramı gözeten bir insan, dindar halkın gözünde bir evliya mesafesindeydi idi adeta. Durum böyleydi. Necmettin Erbakan 1960lı yılların sonunda ortaya çıktığında çok fazla rağbet görmesinin nedenlerinden belki de en önemlisi, 60lı yıllarda profesör ve namaz kılan birisi olmasıydı! Bir şey anlatmasına gerek yoktu. “Zaten bizden ve evliya gibi bir adam”. Ezilen Müslümanlar bir mum ışığına bile hasrettiler.

Milli eğitim sisteminin batıcı, pozitivist kültlerine yeteri kadar cevap verebilecek dinamik bir altyapı Müslümanlar henüz oluşturamamıştı, zaten ezilmiş pozisyondaydılar. Ama sistemin yetiştirdiği Kemalist, batıcı, solcu çocuklar kültürde ekonomide zaten imtiyazlı, şımartılmış olarak, teşvik edilerek büyütülüyordu. Bu açıdan sistem içinde yetişen ister liberal-kapitalist eğilimli ister sosyalist-Marksist eğilimli olsun hepsi pozitivist kültürden nemalanan ilerlemeci tarih anlayışına sahiptiler. Zaten her ne kadar çatışma sol ve sağ -yani kapitalistler ve sosyalistler- arasında gelişse de, bu çatışma, vahye ve İslamî değerlere sahip çıkan halkla yabancılaşan unsurlar arasındaydı. Bunun en somut örneği de son Cumhuriyet Mitingleri’nde meydanlarda ilerlemeci tarih anlayışı ve batılı değerler dizisi doğrultusunda bütünleşen TÜSİAD’cı kapitalistlerle sosyalistlerin bütünlüğünde bir kere daha görüldü.

Gençlik döneminizde İslâm’a  yönelik hassasiyet kazanma süreciniz nasıl gelişti?

Lise son sınıfta, biz, sokaklarda caddelerde dergiler satıyorduk, çeşitli eylemler yapıyorduk, artık Milli Mücadeleci olmuştuk. Yeniden Milli Mücadele Dergisi’ni satıyorduk. Üniversite tercihim İstanbul Hukuk Fakültesi olmuştu. Sarıyer’de oturmama rağmen dava adına daha aktif rol alabilmek için arkadaşlarla Atatürk Öğrenci Sitesi’ne yerleşmiştim. Ve üniversitede üç yılım YMM’ye bağlı kalarak geçti. Bu süreç içerisinde sürekli okuyorduk. Müslümanların birçok kültür çevresiyle tanıştım. Sorgulama imkânım daha fazla oldu. Aynı zamanda 70li yılların ortalarına doğru İslam dünyasındaki öze dönüş hareketlerinin ıslah amaçlı kitaplar Türkçeye daha fazla çevrilmeye başlandı. Bir nevi “İslam’da bunun cevabı nedir?” dediğimiz kitaplarla buluşmaya başlamıştık.

‘Minyeli Abdullah’ı ağlayarak bitirmiştik’

70li yılların başında -kitap yoksulluğumuz içerisinde- Minyeli Abdullah yayınlanmıştı. Bu roman, Müslümanların mağduriyet ve çağdaş direniş tablosunu yansıtıyordu. Amiyane tabirle bize ilaç gibi gelmişti, ağlayarak bitirmiştik. Kitabın edebi değeri nedir tartışılabilir ama İslâm’ı anlamak ve bu yöndeki hassasiyetimiz- duyarlılığımız açısından çok önemli rolü olmuştu. Ayrıca Mehmet Akif’in Safahat’ını adeta hatmediyorduk. Çok ciddi bir boşluk vardı. Kültür sürekli batılı paradigmadan, batılı değerlerden, batılı kişilerden geliyordu.
70li yılların ortalarında İslam dünyasındaki ıslah hareketlerinin, özellikle Malik bin Nebi, Seyyid Kutup, Mevdudî gibi kişilerin eserleri ve bu eserlerin yanında bazı Kur’an çalışmaları (Fizilal tefsiri gibi) gündeme geldikçe, kaynaklarımızla temel kavramlarımızla daha fazla bütünleşmeye ve bu kavramlarla hayatı algılamaya başladık. Bu arada Elmalı Hamdi Yazır tefsirini keşfettik ve lügat yardımıyla okumaya başladık.

70li yıllara gelindiğinde aşağı yukarı bütün Müslümanlar milli-dindarlık düşüncesine bulanmıştı. Türk milleti, İslam ümmeti yerine konulmuştu. Meselâ en önemli kavramlarımızdan birisi -Kur’anî kavramlarımızdan birisi- ‘millet’ti. Biz bu süreçte millet kelimesinin, Kur’an’da anlatılan boyutuyla değil saptırılmış bir anlamda kullanıldığını öğrendik. Temel çatışma Mustafa Kemal’in “Ümmetten bir millet yarattık.” sözünde yatar. ‘Ümmet’ İslam’a ait üst kimlik, ‘millet’ ise Türk ulusudur. Üst kimlik Türk milleti mi olacaktır, İslâm mı olacaktır? Türkiye Birinci Meclis’in darbeyle kapatılmasından sonra yaşanan Türkiye’deki en büyük çatışma budur. “Üst kimlik ulusal-batıcı değerler mi olacaktır yoksa İslam mı olacaktır?” Sistem Müslümanlara ait değerleri  tamamen imha etmek, edemiyorsa asimile etmek için –en azından alt kimliğe itmek için- uğraşıyordu ve hâlâ da bu proje varlığını korumaktadır. Oysa Müslümanlar İslâm’ı savunmak cehdi içerisindeydiler ama büyük darbeler yediler, İstiklâl Mahkemeleri’nde binlerce kanaat önderi idam edildi. Batılılaşma sürecine 60’a yakın ilde itiraz oldu. On binlerce insan katledildi. Yüz binlerce Müslüman ülke içinde sürgüne gönderildi. Çok acılar yaşadık ve bu çatışmalar ‘üst kimlik ulusal kimliktir’ dayatması neticesinde oldu. Bu da ‘millet’ kavramı etrafında dönüyordu. Biz, Kur’an’a yönelim çabaları içinde kavramları yeniden incelemeye başladık. Millet kavramının Kur’an-ı Kerim’de on beş yerde geçtiğini ve hemen hepsinde insanlara ait din (millet-i İbrahim’de olduğu gibi) ve şeriat anlamına geldiğini gördük. Kafa sayısıyla ilgili bir kavram değildi. Peki, nasıl oluyordu da kafa sayısıyla ilgili (Batı’daki Nation-Nasyon) veyahut sonradan üretilen ‘ulus’ kavramıyla ilgisi kurulmuştu.

‘Kavramları anlamaya yöneldim’

Türkiye Müslümanları ulusçuluğun ne demek olduğunu ontolojik planda henüz bilmiyorlardı. Dolayısıyla hem Müslümanca kavramları doğru öğrenmek bize şart oldu hem Batılı paradigmayı kavrama yolu açıldı. Böylece benim üniversitedeki çalışmalarım bu kavramları anlama yönüne evrildi. Bu kapsamda ben ve bazı arkadaşlarım adında ‘milli’ kavramı geçen Milli Mücadele’yi sorgulamaya başladık. Yeniden Milli Mücadele çok iyi örgütlenmiş, çok fedakâr bir hareket olmasına rağmen milli-dindarlığı savunuyordu. Dindarlığa eyvallah ama milliyeti de ön plana çıkarıyordu. Dolayısıyla iç muhalefet unsurları oluştu. Biz arkadaşlarımızla Yeniden Milli Mücadele’den, İstanbul’daki örgütlenmeden koptuk. ’75 ve sonraki yıllarda İslâm’la daha iyi tanışabilmek için, onu daha iyi kavrayabilmek için büyük bir cehd içinde olduk. Tevhidin kuşatan boyutları, Kur’an’ın bir hayat kitabı olduğu gerçeğiyle karşılaştık. Yeniden Müslümanları kitabîleştirmek -akaidde, kültürde, siyasette- yeniden kitap merkezli bir ümmet hâline gelmek kaygısına girdik. O yıllardan bu yana da -Allah’a hamdolsun- böyle bir istikamet içerisindeyim. Bu aidiyet içerisinde gücümüzün ve aklımızın yettiği kadar çabalıyoruz.

Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen konuştu

Röportajın birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2012, 01:22
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Eser
Ahmet Eser - 7 yıl Önce

Gerçekten çok hoş bir söyleşi olmuş. Aynı kültürden beslenmiş biri olarak devamlı merak ettiğim bir geçmişi gözler önüne maharetle sermişsiniz. Bu tür söyleşilerin devamlı dile getirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Düşüncem odur ki nereden hareket ettiğimizi bilemezsek tam olarak nereye gideceğimizi de bilemeyiz. Sağlıcakla ve selametle Allah'a emanet olun...

emine feyza
emine feyza - 7 yıl Önce

gerçekten özel bir röportaj olmuş , gençleri özendirip harekete geçirecek cinsten Allahın izniyle .

N. Arısu
N. Arısu - 7 yıl Önce

Sizin millilikten ne anladığınız önemli. Siz, yüklediğiniz anlama göre, sizin yüklediğiniz anlamı yüklemeyeni suçluyorsanız, ortada bir sorun var demektir. Necip Fazıl dahil pek çok fikir ve aksiyon adamı ve hareket, milli kavramını kullanmış ve bu hep anlaşılmıştır.Sözgelimi "Kan kan kan/ Kıbrıs, Kudüs, Türkistan" haykırışı, milli bir çığlıktır. Bunun kritiğini yapmak, bizi, ancak, bugün Suriye'nin sürüklendiği ortama götürür. Kadir Mevla'ya dua ediyorum: Ya Rabb, uyandır kullarını.

Perihan
Perihan - 7 yıl Önce

"Kan kan kan / Kıbrıs Kudüs Türkistan" sloganı nasıl bir slogandır Sayın Arısu? Tam da milliliğin yaşadığı çarpıklığı, eklektik oluşu, sentezciliği çağrıştırmaktadır. Diğer taraftan İslami uyanış, birçok şey gibi Necip Fazıl çizgisinden de kopuşla gerçekleşmiştir. Bunu unutmamak gerekir.

Habil Ademoğlu
Habil Ademoğlu - 7 yıl Önce

Evet, N. adlı şahsın garip millilik anlayışına Perihan hanım güzel cevap vermiş. Aslında N.'nin yorumu birçok şeyi gözler önüne seriyor ya, neyse.Teşekkürler söyleşi için.

ali ihsan
ali ihsan - 7 yıl Önce

enfes bir yazı okudum, emeği geçenlere teşekkür ederim. iyiki varsınız.

banner8

banner19

banner20