banner17

Yazmak yakanızı bırakmayan bir eylem

Dergilerden aşina olduğumuz bir isimle, Selvigül Kandoğmuş Şahin’le öyküleri ve yazmak üzerine sohbet ettik.

Yazmak yakanızı bırakmayan bir eylem

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin, Hece Öykü, Özgün İrade, Yedi İklim gibi dergilerde, seyrek de olsa dunyabizim'de de gördüğümüz bir öykücümüz. İktisat Fakültesi mezunu olsa da, kültür-sanat işleri ve yazıyla ilgilenmeyi tercih eden Selvigül hanımla söyleştik.

Önce Adım Kitap’tan “Söz Buğusu”, arkasından, Gülendamın Renkleri ve Hayırlı Haber öykü kitaplarının ikinci baskısı, Bengisu Yayınları’ndan “Eylül Sancısı” adıyla, okuyucuyla buluştu. Yine Bengisu Yayınları’ndan, “Hızırla Yolculuk” kitabınızın çıktığını haber aldık. Öncelikle hayırlı olsun diyelim. Bu hızlı yayın süreci bir birikmişliğin sonucu mu acaba, çünkü uzun zamandır kitaplarınızı göremedik?

Gülendamın Renkleri ve Hayırlı Haber arka arkaya çıkmış iki öykü kitabım. Baskıları tükendi. Doksanlı yılların öyküleri. O dönemlere bu günlerden bakmak bana daha manidar görünmüştür her zaman. O öykülerdeki duyarlılıklar, aşklar, sancılar, cesur ifadeler bir daha kalemime gelir mi bilmiyorum… Doğrusu o dönem yazdığım öyküleri, bu zamanın gençlerinin okumasını önemsedim. Ben o öyküleri yazarken, Irak halkı bombalar altında inim inim inliyor, arkasından Bosna’da büyük bir soykırım yaşanıyordu… Kemal Sayar: “Biz kristal gençleriz madam, bir genç kızın gözlerine bakamayız, tuz buz olur gençliğimiz.” gibi ifadelerle şiirler yazıyordu. Hakan Albayrak, hınca hınç gençlerle dolu FKM’de “Dengeler Uğruna” diye başlayan şiirini okuyordu büyük bir heyecanla. Mehmet Efe’nin, Mızraksız İlmihal’i kızların elinden düşmüyordu. Arada, İLESAM’a uğruyor, Hilmi Oflaz’ın poşetlerle getirdiği sandviçleri yiyorduk. Tarık Tufan’ın saçları uzun değildi, kızlar gizli gizli Paşalı’yı dinliyorlardı gecenin geç saatlerine kadar… Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde’deki Süheyla’sı olmuştuk sanki hepimiz ama Engin ortalarda yoktu. Ensar Vakfı’nın mütevazı binasında; Süleymaniye’de okunan ezanlar eşliğinde iftar açıyor, Kemalpaşa tatlısı yiyorduk. Ve İhsan Süreyya Hoca, sohbetinin sonunda: “Hepiniz söz verin, en az dört çocuk annesi olacaksınız” diye bizlerden söz alıyordu. Sonrasında 11 Eylül olayları, ekonomik kriz… Böyle günlerin atmosferinde yazılan öyküler…

Eyül Sancısı adıyla toplu öyküler şeklinde Bengisu Yayınları’ndan çıktı.

Söz Buğusu, yaklaşık beş altı yıldır değişik dergilerde yayınlanmış yazılarımın olduğu bir deneme kitabı. Ne yazık ki yayın süreci çok sıkıntılı geçti. Neredeyse iki yıl yayınevinde bekledi.

Hızırla Yolculuk, adlı deneme kitabımda, “Hac Yolculuğu”, “Kudüs ve İran Gezileri” adı altında toplanmış gezi yazılarıyla beraber, son zamanlarda yazdığım, ruhsal yolculuklara taşıyan Kur’an okumalarından esinlenerek değişik yerlerde yayınlanmış denemelerim bulunmakta. Söz Buğusu’ndan da alıntılar mevcut. Çıra Yayın Grubu’na ve editörüm sevgili Şengül Gülbahçe’ye bu dönemde gösterdikleri yardımlarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum…

Üniversite yıllarınızda da fanzin-dergi çıkarıyor, yazı ile ilgileniyormuşsunuz. Yazmak tedavisi olmayan bir şey mi? Yoksa sigara gibi bırakması zor ama mümkün müdür?

Sait Faik; “Yazmasam deli olacaktım” derken yazının ondaki karşılığını kendince anlatmaya çalışmıştır. Benim yazı serüvenim doğal, zorlamasız bir şekilde gelişti. İlkokul yıllarından itibaren öğretmenlerimin dikkatini çektim. Üniversiteye kadar ciddi manada okumalar yaptığımı düşünüyorum. Bu okumalar sizi yazmanın eşiğine getiriyor. Bir de yazıya istidadınız varsa… Ben yazmanın, anlamlı okumalar gerektiren, birikim, deneyim, güçlü gözlemler ve derin duyarlılıklar sonucu gerçekleşen çileli bir eylem olduğunu düşünüyorum. Yazmak; yakanızı bırakmayan, hırpalayıp yoran, sizi daim dürtükleyen, sızlayan yanlarınızı aşikar eden, heyecanlarınızı ele veren, hayatı sizin için anlamlı kılan, sadrınızdakileri bir manifesto duyarlılığı ile yaşama katan, anlamlı bir eylemdir. Yazıyı bırakanlar mutlaka vardır. Bu, yazmaya yüklediğiniz anlamla alakalı bence. Yazmak yürüdüğümüz hayat yolculuğunda bir araçtır. Bu aracı anlamlandırmak, aşkın boyutlara taşımak ise yazara, onun yazıya yüklediği anlamlara bağlıdır. Emek ve içtenlik nasıl ki ortaya koyulan ürünün değerini artıyor ve el emeği göz nuru ona biçilen değerin anlamını yüceltiyor. Tüm yazılanlar, bunlar, şiirdir, hikâyedir, romandır, zihin teri ve yürek işçiliğinin gölgesinde yazılamadıkları sürece kalıcılıkları ve samimiyetleri noktasında sorgulanmaya mahkûmdurlar diye düşünüyorum.Selvigül Kandoğmuş Şahin

"Yazar hassasiyeti" nasıl bir şey? Tanık olduğunuz olaylara daha hassas mı yaklaşıyorsunuz?

Biz yazarken oluyor ne oluyorsa; karşı komşunun kızı evleniyor, babamız çaresiz bir hastalığa yakalanıyor, yakın akrabamızın bir çocuğu oluyor, Afganistan bombalanıyor, Çukurca’dan şehit haberleri geliyor, annemizi kaybediyoruz, sonra Uludere’den canhıraş feryatlar yükseliyor... Ne oluyorsa biz yazarken, yani yaşarken oluyor. Tüm bunlarla beraber, yazarlığın fildişi kulelerinde, yalnızlığın damarlarından süzülerek, kurguladığımız o muhteşem (!) eserlerimiz, söz ustalıklarımız hayatın kıyılarında ne denli dolaşıp bu acıları ve sevinçleri yakinen duyumsayıp yaşıyor. Hayatın yaşanmışlıklarını ıskalarken; bir tabutu omuzlayamıyor, hastane köşelerinde bir hastanın terini silemiyor, yeni doğan bir bebeğin ilk gülümsemelerine şahit olamıyor, yüreği yanan anaların feryatlarına kulaklarımızı tıkayıp soğuk ekranlardan, uzaktan kumanda acılara kalemimizin sıcak tahlilleriyle söz ustalıkları yapma telaşında olmaya çalışıyorsak… Asıl acı olan bu duyarsızlıklarımızdır. Hayatta, akan kandan, gözyaşından, terden, bihaber, yaşanmışlığın damarlarından süzülüp gelmeyen bir edebiyat ve tüm yazma eylemleri beni ürkütüyor. Bir sorgulama ve yüzleşme duyarlılığıyla yazdığımı düşününce, tanık olduğum olaylar da kalemime bu sorumluluk bağlamında yansıyor. Yaşadığımız çağda ve yaşadığımız coğrafyada, hayatın belleği ve şahidi olarak sanat icra ediyorsak, sorumluluklarımız ve yazıya olan bakışımız da bu minvalde şekillenecektir. Bu sorumluluk bilinci ve duyarlılığı ile kaleme yaklaştığımızda, yazdıklarımızda hayatın kendisi olacaktır. Sevinçlerimiz, acılarımız, kayıplarımız, ibretlik anlarımız olacaktır eserlerimizde.

Evli ve dört çocuklusunuz ve kültür sanata yeteri kadar vakit ayırıyorsunuz. "Evlilik kadının sosyal ve entelektüel yanlarını öldürür" şeklindeki yanılgıya nasıl bakıyorsunuz? Yoksa ev hanımlığı fazla vakit alan bir uğraş olduğu için, bu merakı haklı buluyor musunuz?

Bu sorunuzun zamanla olan muhataplığımızla alakalı olduğunu düşünüyorum. Sorumluluklarımız noktasında bize sınırlar çizen Rabbimiz, zamanı kullanma konusunda da bizlere bildirimlerde bulunur. “Asra Andolsun” diye başlayan Asr Suresi’nde asra, geçip giden zamana yemin edilir. Anlaşıldığı üzere zaman mukaddestir. Üzerine yemin edilmiştir. Bu noktadan baktığımızda, üzerine yemin edilen zamanın tasarrufu da biz yaratılmışlara aittir. Her konuda önderimiz olan Resulullah Efendimiz’in zaman tasavvuru ve zamanı kullanma şekli bu zamanın tüketen modern insanına çok şeyler ifade etmektedir. Adaletle ve irfanla, hikmetle kullanılan zaman Resul’ün yaşantısını nasıl da anlamlı kılmıştır. Vaktini üçe ayırırdı efendimiz bilindiği üzere, Allah’a, ailesine ve sorumlu olduğu, muhatap olduğu ümmetine tahsis ederdi.

Çocuklarımın varlığı benim yazınsal dünyama katkılar sağlamıştır. Beş çocuk sahibi olan eğitimci bir büyüğüm; “Çocuklarım sayesinde zamanı kullanmayı öğrendim” demişti bir gün. Ben de çocuklarımın varlığıyla daha bir disipline olduğumu ve derinleştiğimi hissedebiliyorum. Modern zamanlarda yaşıyoruz. Ayartıcılarımız, oyalayıcılarımız oldukça fazla. Kitap okumak, dar ve boş zamanların işi değildir. Bir zorunluluk ve vecibedir… Çünkü ilk emri ‘oku’ olan bir dine mensubuz. Yemin edilmiş bir kalemle yazmak da sorumluluk istiyor. Anneliği ve ev hanımlığını önemsiyorum. Seküler ve feminist söylemlerle bir yerlere varılamayacağını düşünüyorum. Fıtratımızın, bize yüklediği zenginliği, entelektüel algılarımızla, içsel zenginliklerimizle, anlamlı paylaşımlara dönüştürebileceğimizi düşünüyorum. Karşılıklı saygıyla, bireylerin birbirlerine desteğiyle, çalışmalarınızı sürdürebilirsiniz. Yukarıda yaptığım vakitlerin hakkını verme noktasındaki tasnifte haksızlıklar olduğunda tehlike çanları çalmaya başlar. Çocuklarınızı, evdeki sorumluluklarınızı hiçe sayarak geldiğiniz yerler sizi çok fazla mutlu edemez. Çalınmış zamanlarla yazdığınız yazıların bereketi bu yazılara yansımaz diye düşünüyorum. Ne zaman iyi bir anneyim, iyi bir yazar oluyorum. Ne zaman iyi bir yazarım kuşatıcı bir anne oluyorum.

Bir yazarın İstanbul'da yaşaması işini kolaylaştırır mı?

Bazı yazarlar için İstanbul, kalabalık, keşmekeş ve yazılamaz bir mekan olarak adlandırılabiliyor. Ben İstanbul’u seviyorum. Ve bizden önce birçok yazar nasıl İstanbul’dan beslenmişse benim kalemim ve yüreğim de İstanbul’dan besleniyor. İstanbul benim için mukaddes bir şehir. Bunu, Mekke’ye, Medine’ye, Kudüs’e, Meşhed’e gidince daha iyi anladım. Hele eski İstanbul, beni büyülüyor. Parke taşlı ahşap evlerin olduğu sokaklar, asırlık çeşmeler, ulu mabetler, salkım söğütler, yıllara meydan okuyan çınarlar… Birçok kültürel faaliyetin İstanbul’da olması, yazın dünyasının dergilerinin merkezi olması iletişim noktasında da kolaylıklar sağlıyor. Yoran, hırpalayan ama terk edemediğiniz bir sevgili gibi İstanbul birçok yazara ve şaire ilham kaynağı olmuştur. Hala ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

Sevdiğiniz alimler kimler? Özellikle ismini zikretmek istediğiniz?

Üniversite yıllarında, Mevdudi’yi, Seyyid Kutup’u, Hasan El Benna’yı, Said Nursi’yi, Abduh’u ve birçok düşünce ve fikir öncüsü yazar ve şairleri okuduk.

Âlimlerin silsilesi; Hz. Adem, tüm Ulul Azm Peygamberler, Resullullah Efendimiz, Hz. Ali, Hz Aişe’den günümüze kadar gelmiştir. Bu zamanın alimleri önderleri de vardır mutlaka.

Hayrettin Karaman, Mustafa İslamoğlu, Ramazan Kayan, Nurettin Yıldız… gibi zamanımıza ışık tutan birçok kanaat önderi ve hocaefendi vardır.

Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Cemil Meriç, Aliya İzzetbegoviç, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Atasoy Müftüoğlu, İsmet Özel ve birçok sanat ve fikir işçisi önümüzü aydınlatmaktadır…

İsminizi gördüğümüz dergilerin hepsi hayatımızda önemli yer tutan, samimiyetine inandığımız dergiler. Dergilerin insanı yönlendiren, geliştiren ve zamanla eskimeyen bir özelliği var, değil mi? Gazete gibi çabuk tüketilmemesi de bir etken belki..,

Dergiler bizim ilk yazdığımız yıllarda gençlerin uğrak yerleri idi. Bizler oralarda bir çok öncü yazarla tanışmış, yazmanın o büyülü dünyasına onlarla girmiştik. Sohbetler olur, haftasonu buluşmalarıyla, iftarlarla dergilerin bereketli dost iklimleri yazarları daha bir yakın ederdi. Adeta dergiler bir dergah atmosferi gibi, silsileyi zenginleştirerek gençlerin elinden tutarlardı. Her dergide bir büyük abi ve onun çevresindekiler olurdu. Mustafa Kutlu’ nun “Yokuşa Akan Sular” kitabındaki Kerim ve Murat Abi hiç aklımdan çıkmaz.

O yıllarda yazarlık kursları falan da yoktu. Usta çırak ilişkisi şeklinde yazılarımızı götürür ağabeyler değerlendirirlerdi. İlk öykümü Ali Haydar Abi’ ye üç kere götürdüğümü hatırlıyorum. Yazı hayatımda bana öncülük eden Hasan Aycın, Ali Haydar Haksal, Cemal Şakar, Osman Bayraktar, Hüseyin Su gibi büyüklerimle dergilerde tanıştım. Kendi kuşağımdan birçok yazarla beraber çalışmaları bu dergilerde sürdürdük. Şimdilerde, internet, sanal alem bu doğal süreci, samimi ortamları, insan sıcaklığını baltalamış görünüyor. Tuşa basıp yazınızı gönderiyorsunuz.

Dergilere yazmaya gelince, zaten çok üretken bir yazar değilim. Yazdığım zaman da, yazdıklarımın iki kapak arasına girebilecek, kitaplaşacak metinler olmasını istiyorum ve samimiyeti önemsediğim için dergileri tercih ediyorum. Aktüalitenin, günübirlik yazıların, sanatçı duyarlılığıyla yazan, zamanın ötesini önemseyen yazarları tükettiğini düşünüyorum.

Yakın zamanda yazmayı, görmeyi, konuşmayı, sevmeyi istediğiniz neler var?

Savrulan öykü kitabımı tamamlamak ve okuyucuyla buluşturmak istiyorum.

Endülüs’ü yani İspanya’yı görmek isterim. Batı ülkelerini ziyaret etmek isterim. Doğuyu az çok gördükten sonra Batı notları tutmak istiyorum. Haddimi aşmadan.

Beni anlayabilecek, yüreğimdekilerini art niyetsiz bir şekilde hissedebilecek kimselerle konuşmak isterim.

Sevilmeye değer, sevgiyi hak etmiş, tüm mahlûkatı Rabbimin bana yüklediği duyarlılık sınırlarını aşmadan, yine haddimi bilerek sevebilirim.

 

Sümeyye Karaarslan sohbet etti

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2012, 23:47
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20