banner17

Yazı cenderesinde hayatla sıkıştırılan adam: Yazar

Öyküleriyle zamanın kalbine bir şerh bırakıyor gibidir Köksal Alver, güzelliğin şerhini düşüyor gibi... Alver, son öykü kitabı 'Bahane' etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını yanıtladı.

Yazı cenderesinde hayatla sıkıştırılan adam: Yazar

Öykünün ne olduğunu yine öykülerinin içinde anlatan bir öykücüdür Köksal Alver. Öyküye ilişkin teorik bilgiler olmamakla beraber, öykünün kendi dünyasında bıraktığı salınımları paylaşır öykülerinde. İkinci öykü kitabı Çevgen’in ilk sayfalarında bunu görebiliriz. Yeni öykü kitabı Bahane’de de öykünün kendisinde makes bulan yanını anlatmış Köksal Alver. “Bana sorarsanız öykünün tek bir kaynağı vardır, o da hayatın kendisidir. Öykü ne kadar hayatın içinde, o kadar iyidir; öykü ne kadar hayata bigâne, o kadar berbattır. Öykü ne kadar hayatın damarlarında, o kadar iyi; ne kadar masa başında, o kadar fena. Ben bunu bilir bunu söylerim. Gerisini siz getirin.” Hâl böyle olunca söyleşimize “Öykü sizin için ne ifade ediyor, öykü türünü tanımlamak isterseniz neler söylersiniz?” gibi sorular sorarak başlamadık.

Köksal Alver, iyi bir gözlemci ve araştırmacıdır. Ülkesinde yaşananlara bigâne kalmayan, devlet-toplum, toplum-insan, insan-insan ilişkilerini öykülerinde işleyen, iktidarın dayatmasını yer yer öykülerinde eleştiren, modern insanın hâlini melodrama düşmeden anlatan bir öykücüdür. “Serçe ile Jaguar” öyküsü, modern insan ile özünü, değerlerini unutmamış insanı resmetmesi bakımından gerçekçi bir öyküdür. “Kentsel Dönüşüm Geldi”, “Her Siteye Bir Dede” öyküleri sistemi ve modernizmi eleştiren öykülerdir. Alver’in öykülerinde, nazik bir dil ile ama aynı zamanda da serkeş bir tutumla modern insana ve insanı sömüren sisteme bir karşı duruş vardır. Metropol insanının her gün biraz daha düşüşünü gözlemler ve onun yalnızlığını anlatır. Alver’in öykülerinde, saygı, sevgi, merhamet, dürüstlük, doğruluk, inanca bağlılık buram buram hissedilir. Öyküleriyle zamanın kalbine bir şerh bırakıyor gibidir Alver, güzelliğin şerhini düşüyor gibi...

İlk öykü kitabı Saklı Yara’dan (2004) sonra ikinci öykü kitabı Çevgen’i (2011) çıkaran yazar, Bahane (2015) ile nitelikli ve sağlam bir öykü dünyası inşa ettiğini gösteriyor. Alver ile son öykü kitabı Bahane etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik. Sosyolog Köksal Alver’in, öykü dünyasına eğilmek, onun gözünden öyküyü tanımak amacıyla gerçekleştirdiğimiz söyleşimiz, yoğun derecede öykü ve hayat içeriyor. Alver’in verdiği her bir cevap okunulası, içe işlenilesi…

Köksal Hocam, sizinle söyleşi yapmak hakikaten çok sevindirici. Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğrenci iken adınızı sık sık üst sınıflardan duyardık. Öğrencisiyle çay içen, öğrencisi selam vermeden selam veren, öğrencisi sormadan kendisi hâl hatır soran, güler yüzlü Köksal Hoca diye. Asık yüzün tabiri caizse moda olduğu, astlık-üstlük durumunun her alanda hissedildiği aşikâr. Kendisi öyle olmak istemese bile ister istemez çevredekilerin olumsuz tavırları insana sirayet ediyor. Böyleyken nasıl güler yüzlü, samimi hoca olma ünsiyetini gösterebiliyorsunuz? Eğer bu soruya cevap alabilirsek, sanırım öykülerinizdeki samimi, doğal, akıcı anlatımın da cevabını almış oluruz. Neticede yazar/öykücü davrandığı gibi yazar, yazdıklarını yaşar.

Teşekkür ederim öncelikle. Bir öğrencimle söyleşi yapmak benim için de bir sevinç. Seni edebiyata, özelde öyküye ilginden dolayı tebrik ederim. Farklı bir açıdan giriş yapma niyetindeyim. Biraz kafamı kurcalayan bir meseleden. Kişisellik önemlidir, bireylilik önemlidir. Ama biz ne kadar yazarları bir ‘kişi’ olarak tanıyabiliriz ki? Yazar, okurlar için gizli bir hazine, saklı bir sandıktır. Okurlara o hazineden sundukları sadece yazdıkları. Oysa yazmadıkları, yazarken gizledikleri, okura kapalı tuttuğu dünya… Bütün bunlar yazdıklarıyla birlikte yazarın kişiselliğinde belirir. Bireylilik ve kişisellik bütün yaşantının kendi mecrasında belirginleşir. Karakter halini alır, deri olur, gönül olur, kanaat olur. İlginç bir damga, adeta silinmez boya. Yazar kişiselliğinden çok fazla kurtulamaz, çok fazla uzaklaşamaz; kişisellik her insan gibi yazarı da kuşatır, belirler, sınırlandırır. Yazarın hayatı da yazdıklarına kimi zaman yansır, kimi zaman yansımaz. Benim de öyledir. Aşikar ettiklerim, sakladıklarım, gizlediklerim, haykırdıklarım, avazlarım, içime gömdüklerim, içime içime söylediklerim var. Gündelik hayat ilişkilerimde olduğu gibi yazılarımda, öykülerimde, derslerimde bir tavrı, duruşu, niyeti, bakışı belirleyen kişisel hallerim. Belki buradan bir pencere açılabilir yazıya, öyküye ve hayata.

Taşra ve şehir hayatı… Her ikisini de gözlemleyen bir kalem olarak taşranın ve şehrin öykünüze/kaleminize katkıları nelerdir?

Bir dünya zenginlik ve farklılık diyebilirim. Her yerin kendine özgü yönü beni etkiler. Her yeri kendisi olarak görmek gerek. Nasıl her insanı kendisi olarak görmek gerekiyorsa. Mekânları, yerleri, şehirleri, insanları birbiriyle kavgaya tutuşturursak, bir mücadeleye sokarsak oradan gerekli öyküleri alamayız. Ben bulunduğum mekânları ve şehirleri sevmeye çalışırım, sevmek için nedenler ararım. Kaçmak için nedenler de bulabiliriz, kalmak için de, sevmek için de, nefret etmek için de nedenler sonsuzdur. Ama şunu biliyoruz ki her halin bize öğrettiği şey, bizi yönlendirdiği istikamet, bize söylediği söz farklıdır. Taşra sıkıntısında boğulan kişinin taşraya söyleyeceği söz, taşrayı yücelten bir adamın taşraya söyleyeceği sözden çok farklıdır. İstanbul’u seven öykücünün öyküsü farklı olur, İstanbul’a öfke kusan birinin öyküsü daha farklı olur. Ben biraz böyle bir eksenden yaklaşıyorum hayata. Taşranın sükuneti ve sıradanlığı, İstanbul’un hızı, temposu, çeşitliliği apayrı bakışlar verir insana. Farklı ilhamlar alır insan buralardan, farklı kaynaklardan beslenir. Biçimler, yaşamlar, nesneler, görüntüler çok farklıdır elbette, ama öz gene aynıdır bana sorarsanız: İnsan ve hayat. Her şey bu iki sözcükte saklı, sırlı yahut aleni. Onun için mekânlara, hayatlara, insanlara biraz ‘esastan bakmalı’; esastan bakmayınca nerede olduğunun pek bir kıymeti yoktur.

Şimdi yazarlığımın yirmi beşinci yılı münasebetiyle gençlerin bana gönderdiği söyleşi sorularını cevaplıyorum odamda. Kafamda nice ayrıntılar, gelgitler, karmaşalar, sevinçler kendimi kaptırmış giderken, birden Hınzır’ı hatırlıyorum. Ne garip değil mi? Hınzır’ı ben hatırlıyorum. Epeydir yok ortalarda. Ne âlemdedir kim bilir?” Öykünüzdeki bu Hınzır, kafanızda beliren bir varlık, sizi sürekli kışkırtan… Böyle hınzır ya da hınzırlar, bazen kafanızda değil de dışarıdan gelen bir tehlike olabiliyor mu? Örneğin, sizi sevmeyen birileri sizin sanatınızı, öykünüzü olumsuz etkiliyor mu? Böyle durumlarda kafanızdaki Hınzır’a davrandığınız gibi mi davranıyorsunuz?

Hınzır mühim. Büyük ihtimalle yazıya başlayan, yazmayı ve okumayı kendine bir mesele bilen birçok kişinin amansız belasıdır Hınzır. Hep kafamızın içindedir, başımızın etini yer, beynimizi kemirir, nefesimizi keser, heyecanımızı bitirir. Olmadık sözlerle yazı meraklısını bunaltır, onu cesaretsiz kılar. Yazının bizzat kendisi zaten zahmetli, çileli, zor bir uğraştır. Netamelidir, sancılıdır yazı yazmak. Hiç kimse kolay yazamaz, yazıp geçemez, yazdığı önce kendinde yankılanır, kendini acıtır, kendini gönendirir yahut. Yazı içte olup biten bir serüvendir önce, sonra kağıda dökülür. İçini kanatır insanın yazı, içinde cevaplar oluşturur. Bir iç sesin dışa yansımasıdır yazı. Dolayısıyla yazar, hem içinde kendisiyle bir mücadele-çekişme halindedir, hem de kafasında beliren hınzır tiplerle.

Ne ki bu tipler sadece kafada belirmezler, gündelik hayatın içinde de fazlasıyla var olabilirler. Yazma meraklısını bu uğraştan soğutmak, uzaklaştırmak, onun cesaretini kırmak adına olmadık şeyler yaparlar. Dudak bükerler, kıskanırlar, haset ederler, beğenmezler, laf çarparlar, ‘sen mi yazdın bunları’ diye küçümserler, ‘herkes yazar böyle şeyler, ben daha alasını yazarım’ derler. Yani derler ve bir adamı kötürüm edecek kadar berbat konuşurlar, çok konuşurlar, ukalaca konuşurlar, fena halde can sıkarlar, adamı canından bezdirirler. Hınzır bir değil pek çoktur, hınzır kafada değil her yerdedir. Ama böyledir, yazı böyledir, yazmak böyledir.

Ben tıpkı kafamdaki Hınzır’a davrandığım gibi davranıyorum etrafımda olumsuzları çoğaltan insanlara. Hızır olun be kardeşim, Hızır olalım biraz da; hep Hınzır mı olacaksınız, deyip işime devam ediyorum, hayata ve muhabbete dalıyorum, kaleme sarılıyorum, çay içiyorum, şevkle ders anlatıyorum, evimde çoluk-çocuğumla neşeli vakitler geçiriyorum, çekirdek çitleyip televizyon izliyorum, kitap okuyorum, onlarla birlikte hikayeler uyduruyorum ve daha başka şeyler yaparak Hınzırlara inat direngen bir şekilde yazıyı takip ediyorum. Başka da bir yol bilmiyorum. Yoksa eleştiri oklarını üstümüze üstümüze gönderen adamlara takılırsak, onların bön bakışlarında boğulursak, onların ekşi sözlerine göre yürüyüşümüzü ayarlarsak vah halimize. Bizden bu kadar, benden bu kadar, ‘kabul ola, affola’ deyip yola revan olmak gerek. Ben böyle yapıyorum ve Hınzır’la dalaşmayı seviyorum.

Yorgun Yazar’ isimli öykünüz ekseninde soracak olursam, yazmak bir yazar için zor ve yıpratıcı mıdır? Yazı yorar mı?

Bu yazının kaderi mi, yazarın kaderi mi’ diye sorar öykü. Yazar yorulur, yazı yorar çünkü. Yazı baştan sona bir cendereye sokulmadır, baştan sona bir ızdıraptır, çiledir. Hakikaten kolay değildir; hem yazar için hem yazarın etrafında olanlar için. Bu meselenin nasıl halledileceği de müşküldür. Bir garip durumdur. Sevaptır elbette, bir iyiliktir ama aynı zamanda ateşin bir durumdur, trajedidir, çelişkiler yumağıdır yazı meselesi. Toplumsallık, bireysellik iç içedir.

Niye yazdığımızın cevabı çok net değildir bana göre. Kimi zaman ideolojik cevaplar, kimi zaman dini cevaplar verilebilir. Ama cevap aslında insanın kendisindedir, yani yazarda. Orası ise bir sırdır, gizlidir, kaygan zemindir. Onun için yazarlar yorgun adamlardır, yazı yorucu bir iştir. Öyle masa başı işi değildir, etliye-sütlüye karışmama işi değildir. Yazı hayata bulaşmışlıktır her haliyle; yazar yazının cenderesinde hayatla sıkıştırılmış bir adamdır. Dediğim gibi bir yönüyle enginliktir yazı, ama başka bir açıdan zor ve çetin bir yol, bir daralma, bir kaçış, bir haykırış, bir benlik kaygısı, bir var oluş sancısıdır. Karışık bir şeydir yani. Onun için de yorucudur. Bakınız yazı hakkında birazcık konuşmak bile insanı nasıl da yoruyor, değil mi?

Her yazara/öykücüye “ilham gelmesi” farklı farklıdır. Köksal Alver’e ilham nasıl gelir?

İlham ilginç bir durumdur. Vardır. Elle tutamaz, gözle göremez ve hatta gösteremezsiniz. Anlıktır. Zamansızdır. Ama bal gibi vardır. Güçlüdür, belirgindir, aşikardır. İlham edebiyatın kaynağıdır; hele şiirin, öykünün olmazsa olmazıdır. Ruhtur, iştiyaktır, aşktır. Arzudur, istemedir, aramadır. Her şey hazırdır ama ilham yoksa öykü kurulamaz, şiir yazılamaz. Bütün malzemeler hazırdır, ama o malzemeden ne yapılacağı bilinmiyorsa öykü gelmez, şiir gelmez. Böyle bir şeydir işte ilham. Ne yapacağını bilmek, tasarlamak, kestirmek, düşünmek, kavramakla ilgilidir öncelikle. İlham gelmediğinde fena olur Allah korusun. Boğazı sıkılmış, damarı kesilmiş birine döner insan. İçi dolar dolar, sıkıntı basar, gerilir, öfkelenir. Ama ilham o adamı çözer, uysal bir insana dönüştürür.

Bana ilham değişik anlarda, durumlarda gelir. Ama gelir. Okurken, yazarken, ders anlatırken, sohbet ederken, çay içerken, dolaşırken. Fark etmez. O belirler zamanı zaten, sizin bir şey yapmanıza gerek kalmaz. İlham aranmaz çünkü, o gelir. Onun için de ilham arama faaliyeti yapmazsınız; siz bir hal üzere iken o kendi zamanını ayarlar gelir. Allah vergisidir. Sizin çabanızla olacak şey değildir. Aklınıza, kalbinize, yüreğinize, gözünüze bir ‘şey’in düşürülmesi olayıdır. Bunu da siz yapamazsınız zaten. Ama sonrası size kalır. Oturup öyküyü çatarsınız.

Bana sorarsanız öykünün tek bir kaynağı vardır, o da hayatın kendisidir. Öykü ne kadar hayatın içinde, o kadar iyidir; öykü ne kadar hayata bigâne, o kadar berbattır. Öykü ne kadar hayatın damarlarında, o kadar iyi; ne kadar masa başında, o kadar fena.” Öykü adına bir manifesto niteliğinde olan bu cümleleriniz öykünün ne olduğunu ve ne olamayacağını çok iyi anlatıyor. “Hikâyeci” başlıklı öykünüzden alıntıladığım bu cümlelerle sormak istediğim şu: “Hikâyeci” başlığının devamında neden hikâye değil de öykü ismini tercih ederek yazdınız? Öykünüzün başlığı neden “Öykücü” değil de “Hikâyeci”?

Güzel bir ayrıntı. Neden öykü, neden hikaye? Hikaye asıl olan, öz olandır. Öykü bir biçim, roman başka bir biçim, şiir bir diğer biçim. Ama hepsinde hikaye, asıl ve öz bir şekilde var olandır. Mayadır. Daha öze, ilkeye, ilkesele, kökene ve var olacak şeye işaret eden bir kelime hikaye. Oysa bunun zamanla değişik biçimlerde anlatımı, türleri oluşturur. Hikaye hep vardır, var olacaktır, türlere hayat verecek olandır. Burada konuşan hikayeci, öykünün, romanın, şiirin hikayeye yani hikaye damarı olan hayata yakın durması gerektiğini söylüyor. Asıl olana gitmek gerektiğini, öze ve kökene bakmak gerektiğini söylüyor. Onun için adı ‘hikayeci’ oluyor.

Öykülerinizde mekânlar, şehirler önemli bir yer tutuyor. Köksal Alver’in adeta adıyla özdeşlemiş bu mekânlar ve şehirler. Öyküleriniz açısından şehirler ve mekânlar sizin için ne ifade ediyor?

Biraz böyle oldu, benim öykü dünyam mekânlara fazlasıyla bağlı kaldı. Böyle oldu. Elimde değil, öykü yazarken mekânlara giden bakışlarım var. Şehirler, kasabalar, mekânlar beni kendilerine çekiyorlar. Kendimi onlardan alamıyorum. Bir sokak başka sokağa, bir yol başka bir yola düşürüyor. Görmek, bakmak, dokunmak, konuşmak, keşfetmek gibi bir merakım var. Bu merak öyküde daha bir yol buluyor kendine. Dediğim gibi böyle oluyor ve ben kendimi oralarda buluyorum.

Kitap isimleri önemlidir. “Bahane” isminin tercih edilmesi nedendir?

Elbette önemlidir kitap isimleri. İsim önemlidir dahası. Çocuklarımızın isimleri, kendi isimlerimiz, sevdiklerimizin isimleri önemlidir. Güzel isimler vermeye çalışırız çocuklarımıza. Çünkü isim ilk çağrışım, ilk duyuş, ilk karşılaşmadır. Tanıştığımız kişilerin isimlerini sorarız ve o isimden hareketle farkında olmadan yorumlar yaparız. O ismin bize duyumsattıklarıyla oyalanırız. Kitap isimleri de aynen öyledir. İsminden dolayı merak ettiğim onca kitap vardır, isminden dolayı alıp karıştırdığımız ve belki satın aldığımız onca kitap vardır.

Ben de kitap isimleri üzerine düşünürüm tabi. Bazen hemen gelir isim, bazen zorlanır. “Bahane”, daha kitap yokken ortada gelmişti bir ad olarak. Kelimenin müziğini önemsedim, yani bendeki karşılığını. Kelimelerin müzikleri de önemlidir. “Bahane”, müziğinin güçlü olmasının yanında dalgalı da bir kelime. Dalga dalga yayılan, giden, alıp götüren, hemen her şeye, herkese, her duruma uyan, onları saran bir kelime. Hayat bahane, aşk bahane. Yani her şey. Onun için çok köklü, yankılı, esrarlı, sarsıcı bir kelime. İyi bir kelime, iyi bir ad. Bu kelimeyi sevdim. Sevdim ve kitabıma taç yaptım.

Bu güzel söyleşi için Dünya Bizim adına teşekkür ederim.

İlginiz için ben teşekkür ederim. Sağ olun, var olun.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2016, 13:36
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cemal Ocak
Cemal Ocak - 3 yıl Önce

Eline, zihnine, gönlüne sağlık. Rabbim bu dünyada Sana daha çok gezme ve seyahat etme imkanı versin ki daha çok yolculuk yapa daha çok yazasın.Yıllar önce Pakdil'in bir kitabını İstanbul-Erzurum seyahatinde Otobüste okumuştum. (Osman abinin Pakdil özel koleksiyonundan)Bu arada o kitap o otobüste kalmıştı.Bahane’yi okurken o yolculuğu hatırladım. Pakdil o kitabında Batı Notlarını yazmıştı. Bahanede ise Anadolu notlarını okudum adeta. Bu arada Bahane’yi bir “fırtta” okudum.İlk İstanbul seyahatiniz

banner19

banner13

banner20