Yazdıklarımdan da sorulacağına inanıyorum

‘İçim susmanın alfabesi, içim sessiz harf dolu’ diyen şair-yazar Bilal Tırnakçı'yla hayata, edebiyata ve eğitime dair Meryem Dalğıç konuştu.

Yazdıklarımdan da sorulacağına inanıyorum

Yazı, sözü olanın, derdi olanın, yüreğinden kalemine dökülendir. Harflerin gizemini kullanarak bir kalbi, bir hayatı onarır yazar. Harflerin büyüsü götürür bizi bambaşka dünyalara, hayata ve varoluşa. Her kelime şairin elinde anlam kazanırken, her anlam bir anlayanın kalbinde değer kazanarak dokunur hayata.

İçim susmanın alfabesi, içim sessiz harf dolu” diyen şair-yazar Bilal Tırnakçı'yla hayata, edebiyata ve eğitime dair konuştuk.

Hayata, kalbe dokunan şiir, öykü ve deneme dalında eserler yazan Bilal Tırnakçı kimdir?

1971 Sivas doğumlu, okuyan, yazan, fotoğraf çeken bir adam. Küçük yaşta devletin alıp okuttuğu, büyüttüğü, yetiştirdiği biri. TCDD Pratik Sanat Okulu mezunu; ardından mecburi hizmetini yaparken mühendis olmuş, bilgisayar programcılığını son dönemeçte terk etmiş, ama yüksek lisansında bilgisayar destekli eğitim üzerine çalışmış biri. Tam milli tren yapacakken Milli Eğitim Bakanlığı’na geçip tekrar bilgisayar ve yazılım âlemine dâhil olmuş biri. Ortaokul üçüncü sınıfta ilk şiir ödülünü okuldan almış, bir dergide ilk şiiri 18 yaşında iken yayınlanmış, ilerleyen yıllarda dergiler çıkarmış, yazı işleri müdürlüğü, editörlük, tasarım, dergi katlama, bandrol yapıştırma, paketleme işi dahi yapmış biri. Çıkardığı dergilerin kapak ve iç sayfa fotoğraflarını çekmiş, acı çekmiş, uykusuzluk çekmiş, zorluk çekmiş ama her durumda ya sabır diyerek tespih çekmiş birisi. Altı tane kitap yayınlamış, koşmuş, yorulmamış, koşmaya devam eden biri. İlk kırktan biraz fazlasını Sivas ellerinde yaşamış, şimdi Ankara’yı inceleyen biri. Üç şiir, bir hikâye, iki deneme kitabı ve bir de bestelenmiş şiiri olan biri.

Şiir, öykü, deneme olmak üzere altı eseriniz var yayınlanmış olan. Siz hangi dalda kendinizi yazarken daha rahat hissediyorsunuz?

Ben şiir yazarken daha rahat hissediyorum. Evde, otobüste, trende, vapurda, nerede gelmişse orada kâğıda dökülüyor. Diğer türler için mekân, imkân, zaman gerekiyor. Şiir biraz daha mütevazı ve cömert bu bakımdan. Şiiri okuduğum kitabın sayfalarının kenarına kolayca yazabiliyorum. Bazen bir şarkı gibi mırıldanıyorum mısraları daha hayatın içinden, daha derli toplu. Ama ilham olunan neyse onu da yazmaktan geri durmuyoruz tabii. En çok da hikâye çünkü etrafta o kadar çok hikâye var ki. Yaşanan, yazılmayı bekleyen, yazılmayınca yazık olacağına inandığım bir sürü hikâye.

Şiirlerinizde yağmur ve Eylül metaforuna sıkça rastlıyoruz. Eylül ve yağmur kardeşliği nedir? Ekim geldiğinde ilham, gizemini kaybetmiş bir kadın gibi yorgun eteğini sürükleyerek kaybolur mu?

Eylül benim hayata darbe yaptığım ay. Yani Eylül'de doğmuşum. Her ne kadar darbeleri hatırlatsa da Eylül doğmak demek. Sonra yağmur yağıyor Eylül'de. Ama hep bir hüzün var sarı yapraklar, toz duman. Ve yağmurdan sonraki toprak kokusu. Aslında hayatın özeti gibi. Yağmur umut, yağmur bereket, yağmur hasret, yağmur çok şey anlatıyor. Çöle dönmüş dünyaya gelip bereketlendiren Peygamberimin gelişini hatırlatıyor yağmur. Temizliyor, düzene sokuyor, ferahlatıyor. Bitip gidenin hüznüyle sararmış yeniliğin başlangıcını anlatıyor yağmur.

Kendinizi tanımlarken “yaşıyor, yazıyor, fotoğraf çekiyor” diyorsunuz. Fotoğraf çekmek ilhamın neresinde duruyor?

Şair fotoğraf çekiyor kelimelerle, yazar büyük fotoğrafı çekiyor, hikâyeci fotoğrafları peş peşe ekleyerek bize hayatın bir özetini yapıyor. Diğer taraftan her fotoğrafın bir hikâyesi var. Hüzün var, acı var, sevinç var, neşe var, hayat ve ölüm var. Gençlerle yazı dersleri yaptığımız zamanlarda onlara bir fotoğraf verip bunu bir paragrafta anlatın derdim. Herkes farklı bir hikâye çıkarırdı fotoğraftan. Aslında fotoğraf ve yazı aynı işleve sahip, birisi harflerle örülü, diğeri piksellerle. Şair hayatı ve olayları herkesin gördüğünden farklı görür ve şiir o zaman doğar, fotoğrafta ise farkı yakalayabilirseniz işte o zaman kartpostaldır. Aslında ve kısaca bütün yollar kabre çıkıyor.

Ülke olarak zor günleri yaşadığımız bu zaman diliminde sosyal medyada, basında sorumsuzca yazılan bir cümlenin, haberin bizleri nerelere götüreceği meçhulken, “yazdıklarımdan da sorulacağına inanıyorum’’ diyerek yazmanın büyük bir sorumluluk olduğuna uyarı niteliğinde bu cümleniz, ne dersiniz?

Burası çok önemli. Bir süredir bilinçli internet kullanımı üzerine seminer veriyoruz. İnsanımıza anlatmak istediğimiz en önemli şey bu: “Yaptıklarımızdan da yazdıklarımızdan da sorulacağız.” İnternet bizi bozdu sanki. İnancımızla çizilen mahrem sınırları sosyal medya ortadan kaldırdı. Girmememiz gereken alanlara girer olduk. Sınır, kural tanımaz hale geldik. Sokakta kibar beyefendi, hanımefendi, dindar; klavye başında canavarlaştık. Hakaret, aşağılama, seviyesizlik had safhada. İnsanımıza bunları hatırlatıp kadim kültürümüzün ve inancımızın bize sınırlarımıza çekilmeyi emrettiğini, birbirimize saygıyı ve sevgiyi öncelemeyi ve emin insanlar olmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Güzel bir bağlantı kurdunuz, evet, yazdıklarımızdan da sorumluyuz. Klavyeden çıkanlar da hesaba dâhil.

Be Yayınları'ndan çıkan “Kitap Defter’’ adlı son eseriniz hem kitap hem defter oluşuyla dikkat çekiyor. Yazma arzusu olanlar için defter, okuma arzusunda olanlar için mısralardan oluşan kitap niteliğinde. Amaç yazmaya teşvik midir? Okurun kendisini bulduğu mısralarda kendi hikâyesini tamamlaması mı istenmiştir?

Teşvik midir bilemem ama yazmak isteyene buyur al sana defter dedik. Okuyacaksan kitap da var. Ben kitapları öyle okurum. Aklıma hücum eden cümleleri sayfaların kenarlarına yazarım. Bu defa geniş geniş yer bıraktık yazmak isteyenlere. Bir de toplumumuzda okumak isteyenlerden çok yazmak isteyenler olduğunu düşünüyorum. Herkes yazıyor ya da yazmak istiyor. Malum halkımızın onda dokuzu şair. Kitabımızın onda dokuzu da defter olsun dedik. Defter bizden, kalemi siz bulun artık. Geçenlerde bir dostum aradı, “çocuklar okula gidecek, biraz defter kitap lazım” dedi. Farklı oldu, özgün oldu, güzel oldu diye düşünüyorum.

Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde yaşayan çok kıymetli yazar ve şairlerimiz var. Büyükşehirlere nazaran Anadolu’daki yazarlarımızın beslenme kaynakları daha mı geniş? Bu yazarlarımız bulundukları şehirlerde kısıtlı imkânlarla çok güzel sosyal, kültürel faaliyetler yapıyorlar. Bir nevi şehrin manevi mimarlığını üstleniyorlar. Ne dersiniz bu hususta?

Anadolu her şeyden önce saf, temiz ve berrak. Orada iki çift laf edecek, muhabbetin tadına varacak insan sayısı oldukça fazla. Orada çay ocakları, medrese bahçeleri ve cami avluları hep muhabbet kokar. Beklentisiz, art niyetsiz, samimi ve Müslümanca bir çabadan söz etmek mümkün. Kimse adım kalsın diye uğraşmaz oralarda. Veysel’in dediği gibi sadece “Dostlar beni hatırlasın” ama iyi hatırlasın diye uğraşıyorlar. Birkaç güzel yürekli insan bir araya gelince, hele bir de dernek çatınız varsa (ki çoğu zaman derneğin çatısı akar) az sermaye, büyük gayret ve en büyüğü samimiyetle ortaya güzel şeyler çıkarabiliyorsunuz. Allah o samimiyeti bereketlendiriyor.

Bizler Sivas’ta Türkiye Dil Ve Edebiyat Derneği çatısı altında 30 kadar kitap ve dergi yayınladık. Her yıl bir sempozyum (Necip Fazıl, Mehmet Akif, Şems-i Sivasi, vb.) ve Buruciye Şiir Akşamları organize ettik. Hafta sonu derneğe devam eden öğrencilerimiz yıl içerisinde bir yetkili denetiminde her hafta bir kitap olmak üzere yılda yirmi kitap okuyor. Dört yıl derneğe devam eden bir öğrenci kültür dünyamızın vazgeçilmezlerinden seksen kitabı okumuş olarak bitiriyor çalışmayı. Derneğimizde yetişen gençler kendi aralarında şiir gecesi ve konserler organize ediyorlar. Hat dersi ve fotoğrafçılık dersi alan öğrencilerimiz yıl sonunda sergiler düzenliyorlar. Onları da geleceğe ve topluma hazırlamış oluyoruz. Bunları sessizce, masumiyetine zarar vermeden ve gençlerin ruh dünyasına uygun güzellikte yapmaya çalışıyoruz.

Sorunuzun diğer kısmı olan Anadolu'daki kalem erbabının beslenme kaynaklarına gelince: Organik kültürle besleniyorlar, o yüzden bereketli oluyor. Her zerresi şiir, her karesi türkü, her adımında ağıt olan şehirlerde yaşıyorsanız ister istemez etkileniyorsunuz. Çok renkli, çok temiz ama bir o kadar çok hikâye barındırıyor bu topraklar.

Edebiyatçı kimliğinizin yanında Milli Eğitim'de de etkin bir görevde bulunmanız hasebiyle çocuklarla, gençlerle, öğretmenlerle iç içesiniz. Çocuklarda, gençlerde, öğretmenlerde okuma düzeyi nasıl? Kısacası eğitim camiasında kitap okumaya ilgi ne oranda? Kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için okullarda seçmeli olan “okuma becerileri” dersi ana ders olsa daha faydalı olmaz mı?

Bir dönem kitapçılık yaptım. 1990-2000 yılları arası. Güzel yıllardı. Çok kitap satardık. Okuma oranlarını mukayese edecek bir istatistik yok elimde şu an amainternet, medya, vs. gibi unsurların okuma oranlarını olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Özlediğimiz görüntü metroda, otobüste, vapurda herkesin bir şeyler okuduğu görüntü. Kızların çeyizlerinin en önemli parçasının kitap olduğu, evlerin en önemli köşelerinin kitaplık olduğu bir yapıyı özlüyoruz. “Okuma becerileri” dersi gibi dersler var, ilkokullarda sabahları yirmi dakika yapılan böyle uygulamalar da mevcut. Ancak başka şeyler gerekiyor sanırım okumayı sevdirmek için. Toplumun buna ekmek gibi, su gibi ihtiyaç hissetmesini sağlamak gerekiyor.

TV dizilerinde, sinema filmlerinde bu konu işlenebilir. Toplumu dönüştüren, yöneten, yönlendiren insanlar kitabı önceleyebilir. İçinde kitap okunan bir müzik klibi hatırlıyor musunuz? Ya da TV reklamlarında kitap reklamına ne kadar zamanda bir rastlıyorsunuz? Kitap okumanın para kazandırmadığı ama insana çok şeyler kazandırdığını anlatmak lazım. Çocukken mahallede Teksas, Tommiks ve çocuk dergileri takas ederdik. Ama mahallemiz vardı, arkadaşlarımız vardı, paylaşmak vardı.

Şu anda okuduğunuz kitaplar nedir? Tekraren okuduğunuz kitaplar var mıdır?

Nurettin Topçu'nun “Reha”sı, Şems-i Sivasi Külliyatı, Şerif Mardin'in “Türk Modernleşmesi” kitabı, Kemal Karpat'ın “Osmanlı Modernleşmesi” kitabı ve CF ve OT dergilerini okuyorum.

Tekraren okuduğum kitaplar ise Kur’an-ı Kerim ve Mahmud Sami Ramazanoğlu'nun “Musahabe” serisi... Mustafa Kutlu’nun hikâyelerini de zaman zaman alır, birkaç hikâye okurum, dar zamanlarda iyi geliyor. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, İsmet Özel kitaplarını da dönüp dönüp okurum.

 

Meryem Dalğıç sordu

Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2015, 16:51
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ertuğrul
Ertuğrul - 4 yıl Önce

Çok başarılı bir söyleşi çok beğendim.

Cemal Kırkkavak
Cemal Kırkkavak - 4 yıl Önce

Anadolunun saf tarafı yaşıyor demek ki, güzel bir söyleşi okurken dinlendim.

Hakan Cansız
Hakan Cansız - 4 yıl Önce

O Bilal abi sen cansın...Emeğin yeter dernekte çay dağıttırdığın gençler şimdi senin için duacılar.

Rüveyda
Rüveyda - 9 ay Önce

Kelimelerin anlatmakta yetersiz kalacağı kadar güzel bir insansınız.

banner19