Yayıncı olma, kuruyemiş dükkânı aç demişler!

Yozgat’ın yaşayan yüzakı şahsiyetlerinden yayıncı, yazar Ali Tavşancıoğlu ile, Yozgat’ta yayın dünyasını ve bu şehirde yayın yapmanın, yayıncı olmanın zorluklarını konuştuk..

Yayıncı olma, kuruyemiş dükkânı aç demişler!

 

Yozgat, Orta Anadolu’nun şirin şehirlerinden birisi. Her köşesi tarih ve medeniyet kokuyor. Bu tarih ve medeniyet birikimini canlandırmak adına kendini bu işe adamış yayıncı, yazar Ali Tavşancıoğlu ile, Yozgat’ta yayın dünyasını ve bu şehirde yayın yapmanın, yayıncı olmanın zorluklarını konuştuk. Ali Tavşancıoğlu’nu, Yozgat merkezde Abide İşhanı’nın içinde yer alan  bir sahaf dükkânında yakaladık. Bir divanın çevirisi ile uğraşıyordu. Yakın zamanda çıkmaya başlayan Kün dergisini, Kün yayınlarını ve geleceğe dair Yozgat’ta yayıncılık planlarını bizlerle paylaştı. İstifadenize sunuyoruz.

Yozgat’ta uzun yıllar yayın ve yayıncılıkla uğraşan bir isimsiniz. Ancak sizi tanımak ve neler yaptığınızı ve neler yapacağınızı öğrenmek istiyoruz. Lütfeder misiniz?

Estağfurullah. Esasında uzun yıllar denemez, bir kaç yıldır yayıncılıkla uğraşıyorum. Otuz beş yaşına kadar Ankara’da yaşadıktan sonra, sevk-i kader, memleketim olan Yozgat’a geldim. Serseri tabiatlı olmalıyım ki, dikiş tutturamadım o zamana kadar. Yarım kalan bir kaç üniversite macerası, seyyar satıcılıktan inşaat işçiliğine, tezgâhtarlıktan icra kâtipliğine kadar muhtelif işler ve nihayet “bir baltaya sap olamamak”la neticelenen Ankara yılları...

Memlekette bir yerel gazetede çalışmaya başladım. Köşe yazarlığı, dergi editörlüğü filan derken mesleğe intisab etmiş oldum. Yaklaşık bir yıllık bu macera, gazete yönetiminin yazdıklarımı fazla “tehlikeli” bulması yüzünden işten çıkarılmamla neticelendi. Tig u teber ortada kalıverdim. Elimden okumak ve yazmaktan başka bir iş gelmediğinden dolayı, kendi başıma bir dergi çıkarmaya karar verdim. Şehriyar isimli yerel bir dergi çıkarmaya başladım. On altıncı sayıdan sonra tahmin edileceği üzre akamete uğradı. Bu süreçte özellikle Divan edebiyatı üzerine yoğun bir çalışmaya giriştim. Osmanlıca metinlerle haşır neşir oldum. Bu dünyanın bambaşka bir dünya olduğunu fark edip ecdadın estetik ve irfanî zenginliğini kavrayınca, diğer şeylerin çelik çomak olduğuna hükmedip kendimi tamamen Osmanlıca metinlere verdim.

Yaptığım çalışmaları yavaş yavaş kitaplaştırmak fikri husule geline, yayın dünyasını kolaçan etmeye başladım fakat bir muhatap bulamadım. Böyle olunca kendi işimi kendim göreyim diyerek yeni bir maceraya atıldım ve Kün Yayıncılık adıyla bir yayınevi kurdum. An itibariyle 22 kitap yayınlandı Kün Yayıncılık tarafından. Bu yıl sonu itibariyle bu rakamın 30’a çıkacağını tahmin ediyorum.

Şu an ne yaptığım sorusunu da kısaca cevaplamaya çalışayım. Mutad vechile metin çevirileri, metinler üzerinde “arkeolojik çalışmalar” yapmaya devam ediyorum. Yayınevi bünyesinde çıkardığımız Kün Edebiyat’ın “ayak işleri”ni yapmaktan arta kalan zamanlarda, Yozgat’ın tek kültürel mekânı olan Sahaf’ta, Hüseyin Hüroğlu’nun kapılarını ve gönlünü açtığı kültür-irfan meraklılarıyla bir araya geliyoruz. Özellikle edebiyat bölümü talebeleriyle divan edebiyatı üzerine sohbetlerimiz, çalışmalarımız, fikir alışverişlerimiz oluyor. Onlara divan şiirini sevdirmek için elimden geldiğince metin okutuyor, aruz vezni çalıştırıyor ve bolca şiir okuyorum.

Gelecekte ne yapacağım ise, cevabını benim de bilmediğim bir soru.

Her şehrin kendi içinde bir takım açmazları var. Yozgat’ta da yayıncılık yapmanın zorlukları neler? Yaptığınız işlerin karşılığını görebiliyor musunuz?

Yayıncılık, aslında bizim mütevazı çalışmalarımız için fazlaca iddialı olur. Evet, bir takım kitaplar yayınlıyoruz, yazı dünyasına yeni isimler katmaya çalışıyoruz fakat bu dört başı mamur bir yayıncılık faaliyeti sayılamaz. Çünkü yaptığımız yayınları okurla buluşturmak konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Yozgat’ta olmak, bu sıkıntıları katmerlendiriyor. Tahmin edileceği üzere, kitap dağıtımı yapan firmalar, bizim gibi yolun başında olanlara, özellikle taşrada iseler, itibar etmiyorlar.

Yaptığımız işin karşılığını görmek meselesine gelince... Manevi anlamda elbette görüyoruz karşılığını. Yozgat’ta kimsenin ilgilenme gereği duymadığı bir alanda çalışıp da ortaya -bütün eksikliğiyle beraber- bir eser koymak ve bunun belki yüz yıl sonrası için bir belge olacağını düşünmek haz veriyor. Ancak bu soruyu ekonomik bir karşılık anlamında soruyorsanız, kesinlikle hayır, karşılığını göremiyoruz. Küçük şehirde yaşamanın rahatsız edici tarafları var. Yaptığınız çalışmaların bir an evvel ferdî ya da toplumsal bir faydaya tahvil olması beklenir küçük şehirlerde. Bu yüzden olsa gerek; bir ahbabımdan çok samimi olarak, “Birader, bu işlerle uğraşma boş yere, bir kuruyemiş dükkânı aç” ihtarını almışlığım vardır. Yayıncılık faaliyetinin bir kuruyemiş dükkânı kadar bile itibar görmediği bir toplumda olmak galiba en büyük açmazımız. Durum anlaşılmıştır sanırım…

Kün Edebiyat dergisi serüveni nasıl başladı?

Eskiden beri bir edebiyat dergisi çıkarma isteğim vardı. Zaten Şehriyar’ı çıkarırken asıl amacım ileride bu dergiyi edebiyat dergisine dönüştürmekti ama Yozgat şartlarında bu mümkün olmadı. Kim söylemişti hatırlamıyorum, “Belasını bulmak isteyen varsa dergiciliğe soyunsun” şeklinde bir söz işitmiştim. Hakkı vardı sözün sahibinin. Bendeniz Şehriyar ile belamı buldum ancak akıllanmamış olmalıyım ki muhtemel bir ikinci belanın kapısını kendim araladım.

Geçtiğimiz yılın Mayıs ayıydı galiba, ustamız, ağabeyimiz Siyami Yozgat’a bir edebiyat dergisi çıkarma fikrini açtım. İyi bir ekip kurabilirsek bunun olabileceği konusunda görüş birliğine vardık. Ardından Yozgat’ta eli kalem tutan isimlerle bir araya geldik. Mehmet Ali Çakır, Celal Kapusuzoğlu, Hüseyin Akbaş, Ömer Faruk Ünalan, Mustafa Çiftçi, Ercan Köksal, Akın Uyar gibi muhtelif mesleklerle iştigal edip muhtelif dünya görüşlerine sahip dostlarla, edebiyat ortak paydasında buluşmak üzere dergiyi çıkarmaya karar verdik, vakit kaybetmeden Haziran ayında ilk sayımızı çıkardık ve “belamızı bulmak” yolunda ilk adımımızı attık.

Dergi şu an nasıl gidiyor, yayın anlamında neler çıkardınız? İleriye dönük planladığınız yeni eserleriniz var mı?

Dergi devam ediyor. Altıncı sayının eli kulağında, inşallah bir kaç güne çıkmış olacak. Dergicilikle uğraşanların yakinen bildikleri malum sıkıntılar aşılamamış olsa da, heyecanımız devam ediyor. Gücümüzün tükendiği ana kadar da inşallah devam edecek. Malum sıkıntıları en başından göze almıştık zaten. O yüzden şikâyet etmeye hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Her şey bir kenara, özellikle “Şehir ve Medeniyet” konulu son sayımızla ilgili aldığımız olumlu tepkiler, Kün Edebiyat’ın artık edebiyat dünyasında adından söz ettiriyor olması, hem şevkimizi artırıyor hem de bize vicdanî bir sorumluluk yüklüyor.

Yayınladığımız kitaplardan da kısaca bahsedeyim. Az evvel de bahsettiğim gibi şu ana kadar 22 kitap yayınladık. Bunlardan ilk zikretmem gereken, şüphesiz ki Siyami Yozgat’ın kaleminden çıkan Usat adlı romandır. Tarihimizin karanlıkta kalan –ya da bırakılan- bir noktasına, Yozgat İsyanı’na dair pek çok bilinmeyeni içermesiyle belgesel bir roman olan Usat, Kün Yayıncılık’ın yüz akıdır. Fakat ne yazık ki kitapla ilgili yeterli bir tanıtım yapamadık, her yere ulaştıramadık. Bu yüzden daha iyi olacağı umuduyla ikinci baskısı için Ötüken Neşriyat’a verdik ve geçtiğimiz yıl ikinci baskısı yapıldı.

Siyami Yozgat’ın ikinci romanı Derviş ve Yol’u da bu sene yayınladık. Onun dışında Mesnevi’ye yaklaşımını son derece isabetli bulduğum Prof. Dr. Ziya Avşar’ın Yozgat’ta yaptığı dersleri Aşk Meclisi adıyla yayınladık ki, bu kitabın da son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Ercan Köksal’ın Yarım Kalan Tebessüm ve Terkedilen Ölü adlı öykü kitaplarını yayınladık. Bazı genç arkadaşların ilk kitapları olarak 5 veya 6 tane şiir kitabı ve bir iki deneme kitabı da Kün Yayıncılık’tan çıktı. Yerellikten kurtulmak adına önemli bulduğum bir yayın da Erkan Beder imzalı Huseyn Vay adlı kitaptır. Iğdır ve yöresinde yapılan Kerbela merasimlerini anlatan bu kitap, alanında ilk olması açısından da önemli.

Fakirin de üç kitabı yayınlandı bu arada. Şuara-yı Bozok, Niğdeli Divan Şairleri ve Kastamonu Küre İnebolu Temaşası. İlk ikisi klasik tezkirelerden yola çıkılarak hazırlanmış birer derleme mahiyeti taşırken, sonuncusu orijinali Osmanlıca olan aynı adlı eserin günümüz harfleriyle yeniden yayınlanmış halidir.

Şu an yayına hazır olan bir kaç çalışmam daha var. Cafcaf’ta tefrika edilen hayali divan şairi biyografileri Meşher-i Şuara adıyla çok yakında yayınlanacak inşallah. Bir diğeri, yine Osmanlıca aslından çeviri olan Temaşa-yı Celal-i Huda adlı eserdir ki, Yusuf Ziya Bey’in 2,5 yaşındayken vefat eden yavrusuna ithafen yazdığı önemli bir eserdir. İnşallah bu da yakın zamanda yayınlanmış olacak. Ön çalışmalarına başladığım ancak henüz sadece bir proje olarak mevcut olan çalışmalarım ise “Tokatlı Divan Şairleri”, “Trabzonlu Divan Şairleri” ve “Ispartalı Divan Şairleri”. Ayrıca “Esrar Dede Divanı”nın matbu bir nüshasıyla, Yusuf Ziya Bey’in “Mirat-ı Muhammediye” adlı eserinin çevirileri devam ediyor. Mevla ömür verirse bunları da sırasıyla tamamlayıp yayınlamayı çok arzu ediyorum.

Taşrada bu işin ne zorluklarla yürüdüğünü görüyoruz, okuyoruz, duyuyoruz. Siz bu işin hem gönüllüsü, hem hizmetkârı, hem yazarı, hem dağıtıcısısınız. Bu aşkın, heyecanın bitmemesini dileyerek sormak istiyorum: Nedir bu işin sırrı?

Bu heyecanın bitmemesini dilemek, fakir için iyi bir dilek olmayabilir. Çünkü bu heyecandır ki, üç yıl içerisinde sakalımı ağarttı, ömrümden ömür aldı. Kendi adıma söyleyecek olursam, bu işin bir sırrı yok. Varsa da emin olunuz ki bilmiyorum. Başta da dediğim gibi, elimden başka bir iş gelmiyor. O yüzden becerebildiğim kadarıyla bu işi yapmak durumundayım. Bir avantajım var ki, bu işi seviyorum. Önemli olan da bu.

Yozgat’ın kültürü, tarihi çok eskilere dayanıyor ama Yozgatlı kültürüne, tarihine duyarlı mı?

Müsaadenizle küçük bir tashih yapmayım. Yozgat’ın şehirleşmesi aslında eski bir tarihe dayanmıyor. Anadolu’daki birçok yerleşim yerinin şehirleşme tarihçesine bakılırsa, Yozgat’ın bu anlamda nispeten yeni bir şehir olduğu görülür. On sekizinci yüzyıl sonlarına doğru ancak bir şehir hüviyeti kazanmıştır Yozgat. Bunu da, devrin güçlü ayan ailelerinden olan Çapanoğlu hanedanı sayesinde gerçekleştirmiş. Ancak şu da tarihî bir vakadır ki; o meşum Çerkes Ethem yağmasından evvel Yozgat, çok ciddi bir kültürel-irfanî muhit olmayı başarmıştır. Dönemin Yozgat’ında evlerden tanbur, ud, ney sesleri geldiği bilinen bir şeydir mesela. Şiir meclislerinin, sohbet meclislerinin, Büyük Cami’de yapılan Mesnevî takrirlerinin beslediği bu irfanî yapı maalesef akamete uğratılmış ve “Yozgat şehri”, yerini “Yozgat kenti”ne bırakmıştır.

Bugün Yozgat’ta yaşayanların kendi kültürlerine, tarihlerine olan duyarlılığı Türkiye ortalamasının altında değildir. Ancak şöyle bir özel durumu vardır: Yozgat, milletimizin görkemli tarihî birikimine yapılan taarruzlarla tahrip edilmekle kalmamış, bir de Çerkes Ethem tahribatına uğramıştır. Bu anlamda iki defa mağdur edilmiştir. Bir millet, böyle bir tahribattan sonra tarih ve kültür duyarlılığını ne kadar muhafaza edebilirse, Yozgat da o kadar edebilmiştir.

Yozgat’ın kültürüne, tarihine yönelik projeleriniz var mı?

Aslında en büyük projemiz, Yozgat’ı o eski irfanî muhitlerine kavuşturmaktır. Bunun için yapılması gereken o kadar çok şey var ki. Yozgat’ta bunu başarabilmenin önündeki en büyük engel, koordinasyonun sağlanamaması olarak görünüyor. Yerel yönetimlerin, yerel basının, üniversitenin, şehrin münevverlerinin, kanat önderlerinin şahsî ya da kurumsal kaygıları bir yana bırakıp, bu şehrin kültürel-irfanî yapısı üzerindeki ölü toprağını silkelemenin yollarını aramaları gerekiyor.

Somut olarak da, kendi adıma, uzun yıllardır hayalimi süsleyen bir yayın projem var. Bu gün ülkenin çeşitli kütüphanelerinde Yozgatlı müelliflerin telifi olan, matbu ya da elyazması yaklaşık 30 kadar Osmanlıca eser bulunuyor. Yaptığım katalog çalışmasıyla bu eserleri listeledim. Şimdi bu eserlerin tamamının bugünkü alfabe ile yayınlanması, Yozgat’ı tarihi ve kültürü ile buluşturmak adına çok faydalı bir çalışma olacaktır.

 

Kâmil Büyüker konuştu

Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2016, 10:44
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13