Yahya Çoşkun: Esir Düşmüş Bir İnsanla, Vatanından Koparılmış Bir Eser Arasında Fark Yoktur

‘’Vatanından uzak topraklarda esir düşmüş bir insanla, vatanından koparılmış bir eser arasında fark yoktur. Her ikisi de ait oldukları coğrafyanın hür varlıkları olarak daha anlamlıdırlar. Bir tarihi eseri coğrafyasından koparmak, o coğrafyanın şuurunu çorak bir araziye dönüştürmek gibidir.’’ Esra Öztürk’ün röportajı.

Yahya Çoşkun: Esir Düşmüş Bir İnsanla, Vatanından Koparılmış Bir Eser Arasında Fark Yoktur

Ülkemizde sık sık gündeme gelen “kültür iktidarı” konusu; tarihi eserlere gösterilen yoğun ilgi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren alanlarımızın sayısında artış ve kültürel mirasımıza yönelik bilinçteki iyileşmeler gibi umut verici gelişmelerle perçinleniyor.

Bir de konunun önemine binaen yazılan tarihi eserler ve arkeoloji odaklı tarih romanları var ki, örneklerine pek de sık rastlayamıyoruz. Prof. Dr. Haluk Dursun’un geçtiğimiz günlerde “Ülkemizdeki arkeolog sayısının defineci sayısını geçmesi lazım” diyerek getirdiği eleştiri, tarihçi ve romancı Yahya Coşkun’un son romanı olan İncilerin Yıldızı’nda karşımıza çıkıyor. Toplumun arkeoloji ve kültürel mirasa bakışını, aslında olması gerekeni, definecilik efsanesini ve Türkiye’nin kaptırdığı tarihi eserleri hiciv dolu bir dille anlatan Yahya Coşkun, Kaşıkçı Elması’nı konu edinen romanını, hayal dünyasında nasıl kurguladığını anlattı bizlere.

Kitabı okuduğumuzda son derece öngörülemez bir serüvenin yanında aslında tarihi eserlerimize gösterilmesi gereken hassasiyetle ilgili güçlü bir mesajla karşılaşıyoruz. Peki, neden bu mesajın odağında Kaşıkçı Elması var? 

Elmas, efsanevî bir taş. Tarih boyunca elmasa onlarca anlam yüklenmiş. İnsanlar tarafından yalnızca özel değil aynı zamanda ilginç bir nesne olarak kabul edilmiş. Antik Yunanlılar, elmaslar için “Tanrıların gözyaşı” demiş. Kaşıkçı Elması da büyüklüğü, güzelliği ve efsaneleriyle elmaslar içinde özel bir yerde duruyor. Kendi hikâyesi var bir kere. Merak edilen bir tarafı var. Ben de bu hikâyeden hareketle kendi hikâyemi anlattım. Elmasın gölgesinde bir macera kurguladım. Bilinen bir nesnenin ışığında bilinmeyenlere dikkat çekmek için Kaşıkçı Elması’nı seçtim. 

Topkapı Sarayı’na gidenlerin en çok dikkatini çeken eserlerin başında Kaşıkçı Elması gelir. Ben de küçük bir çocukken bu saraya gittiğimde elmas gözlerimi kamaştırmıştı. Eh, hikâyesi de oldukça ilginçti. Farklı rivayetler, bana farklı hikâyeler anlatma imkânı tanıyordu. Bu yüzden çıkış noktam Kaşıkçı Elması’ydı. Lakin elmas, çıkış noktasıydı, asıl meselem, tarihi eser kaçakçılığına dikkat çekmekti. 

Roman ayrıntı sanatadır

Büyüsünü bozmadan söylemek gerekirse romanınızda kıdemli bir tarih profesörü bir anda kendini Kaşıkçı Elması’nı çalmakla görevli dış güdümlü bir ekibin üyesi olarak buluyor. ‘Görevimiz Tehlike’ tadınla bir anlatım var. Tarihi eser kaçakçılığının önüne geçilmesi gerektiği mesajını bir romanla vermek, didaktik bir metinle vermekten daha zor olmadı mı? 

Tarihi eser kaçakçılığı, dünyanın bilinen tarihi kadar eski neredeyse. Birçok millet, en eski devirlerden itibaren savaşlarda yendikleri milletlerin eserlerini, bir zafer nişanesi olarak alıp yanlarında götürmüşler… Aslında aynı acı tecrübeler bugün de yaşanıyor. Yanı başımızda dün Irak’ta, bugün Suriye’de yaşanan tarihi eser kaçakçılığı da geçmiş devirlerinkinden eksik kalır mahiyette değil. Bu ve benzeri yağmalar, aradan zaman geçip acılar azalınca ortaya çıkıyor. Dünyanın müzelerini gezin, özellikle Antik Çağ ve İslam eserleri bölümlerine göz atın, muhakkak coğrafyamızdan çalınan eserleri görürsünüz. Dünyanın en önemli müzelerinde, en bilinen, en mutantan sergilerinde hep coğrafyamızın eserleri vardır. Ben onlara bakınca, vatanından koparılmış, toprağından sökülmüş eserlerin hüznünü görüyor, içli seslerini duyuyorum. Zaten bu roman, en çok, vatanından ayrılmış eserlerin içli sesidir. Fransa’dan Danimarka’ya, İngiltere’den Almanya’ya, aslında coğrafyamıza ait olan, bu toprağın bilgisi, tecrübesi ve hikmeti ile üretilmiş eserler sergileniyor. 

Neden bir romanla bunu anlattım? Öncelikle roman, didaktik eserlere göre çok daha fazla okunuyor. Didaktik olarak sayısız yayın var. Ancak ne kadar ilgi gördüğü soru işareti. Roman, çok daha geniş kitlelere ulaşma aracı. Bir de kuşkusuz edebiyatın anlatım gücü üzerindeki etkisi… Daha net ve daha vurucu bir anlatım sağlıyor. Bir eser çalındığında, ait olduğu yerden koparıldığında sadece bir eser çalınmış olmuyor. Hikâyesi, hatırası, geçmişi de çalınmış oluyor ve bu sadece didaktik bir metinle anlatılamaz. Roman, ayrıntı sanatıdır. Bir eserin çalınması da birçok ayrıntıyı ihtiva eder. Bu koparılmanın hikâyesi pek çok duyguyu barındırır. Dolayısıyla bu duygular ancak ve ancak bir romanda okuyucuyla tam anlamıyla buluşabilirdi.

Kitapta hikâyenin geriye sardığı bölümlerde başkahramanın çocukken dahi tarihi yapılara ve tarihi eserlere duyduğu heyecana şahit oluyoruz. Bu bağlamda tarihe ve tarihi eserlere yönelik tutku insanın içinde olan bir şey midir, yoksa sonradan kazanılabileceğini düşünüyor musunuz?

Sabah gazetesinde 1800’lü yılların ortasında çıkan müzecilikle ilgili bir haberde şöyle bir cümle vardı: “İnsanlarda eski eserleri görmeye tabii bir arzu vardır.” Aslında ben bu hissiyatın bütün insanlarda bulunduğuna inananlardanım. Nitekim tarihe değer katan aslî unsurların başında “bedii idrak” yani estetik gelir. Güzel bir bina, özenli bir çalışma neticesinde üretilmiş bir elbise, nadir bir silah, nadide bir işleme… Hepsi tarihin parçasıdır ve hepsi estetik ve güzellik barındırır. İşte bu güzellikler yerinden yurdundan oldu mu aslında esir hayatı yaşarlar. Vatanından uzak topraklarda esir düşmüş bir insanla, vatanından koparılmış bir eser arasında fark yoktur. Her ikisi de ait oldukları coğrafyanın hür varlıkları olarak daha anlamlıdırlar. Bir tarihi eseri coğrafyasından koparmak, o coğrafyanın şuurunu çorak bir araziye dönüştürmek gibidir. Her yaş grubundan insanın bu idrake erişmesi gerekir. 

Ahlakî normlar diri tutulmalı

Tarihi eser kaçakçılığı profesyonel bir meslek ve hatta bir sektör haline gelmişken bu meselenin nasıl önü alınabilir?

Bu sorun yalnızca hukuki yollarla, polisiye tedbirlerle çözülemez. Toplumsal bilinç, bireysel sorumluluk ve ahlakî normlar diri tutulmalıdır. Tarih şuuruna sahip olmayan bir toplumun tarihten kalanlara artık muamelesi yapması doğaldır. Bu sebeple evde, okulda, hayatın her alanında eğitimin işlevinden maksimum düzeyde yararlanılmalıdır. Farkındalık oluşturmadan; çocuklara, gençlere bu şuur verilmeden bu sorun çözülemez. Bir de definecilik diye bir şey var biliyorsunuz. Maalesef, definecilik günümüzde, talanın kibar ifadesi haline gelmiş durumda. Bilinçsiz, izinsiz defineci, yarardan çok zarar veren kişi durumunda. Birçok zaman defineciler, en azından yeraltında sağlam duran eserleri, daha gün yüzüne çıkarırken tahrip ediyor. Sağlam çıkarabilmeyi başardıysa, üç kuruşa elden çıkarıp insanlığın ortak değeri olan eserlerin haraç mezat satılmasına, değerini bilmeyenlerin elinde kaybolmasına yahut da yurt dışına kaçırılmasına aracılık etmiş oluyor… 

Kitapta her fırsatta Türkiye’mizin coğrafi ve kültürel hazinesini anlatıyor ve mümkün olduğunca satır aralarını doldurarak okuyucuyu uyandırıyorsunuz. Peki, sizin zihninizde nasıl bir Türkiye tasavvuru var?

Türkiye, taşınamaz güzellikler ülkesidir. Temas ettiği her şeye aynı zamanda güzelliğiyle nüfuz eder. Elbette, coğrafya herkes için kaderdir; ancak Türkiye, Türk milleti için hem kader hem de bir tercihtir. Bütün tarihimizin nihai neticesidir. Türk milleti için kıskanılacak başka bir yurt, imrenilecek başka bir tarih yoktur. Onun için bu güzellikleri anlatmak, paylaşmak, herkesin bilmesini sağlamak, bir tarihçi için oldukça keyifli. 

Resmî kayıtlara göre 1980’den bu yana yurtdışında alıkonulan 87 eserimiz iade edilmiş. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çalınan eserleri geri getirme yönünde son yıllarda gözle görülür bir gayret ve başarı da var. Fakat getirebildiklerimiz getiremediklerimizin zekâtı kadar desek mübalağa etmiş olmayız. Bir taraftan ülkemizden tarihi eserlerin kaçırılmasına engel olmalı diğer taraftan da daha önce kaçırılan eserleri geri almak için çabalamaya devam etmeliyiz. Tarihi eserler, ait olduğu toprağın bilgisi, tecrübesi ve hikmetidir.  

Peyami Safa, bir yazısında şöyle diyordu. “Cihan Harbi’nde Alman ordularının Fransa’yı işgale başladığı devrenin talihsiz başvekili Reynaud, şu beyanatta bulunmuş; ‘Düşman ilerliyor, Paris ve vatan tehlikededir. Size verilebilecek hiçbir iyi haberim yok. Yalnız bir müjdem var. Pascal’ın, Moliere’in, Racine’in ve bütün Fransız büyüklerinin eserleri muhafaza altındadır.’ Fransız başvekilin sözü, onu anlamayanlara bir ümitsizlik hezeyanı gibi görünebilir. Fakat Fransa’yı kurtaran bu müjdedir.” Ülkemizi kurtarmak mevzu bahisse, bu torakların birikimi olan eserlerimize sahip çıkmak zorundayız.

 

 

Röportaj: Esra Öztürk

 

 

Güncelleme Tarihi: 07 Ağustos 2018, 13:37
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER