Yağız Gönüler: "Boğulmamak için kulaç atmak, yüzmek için de okumak lazım"

"Bu topraklarda sınırsız, sonsuz bir imkân var medeniyet tasavvurumuzu öğrenmek ve onu aktarabilmek için." Yağız Gönüler ile şiirden, edebiyata, musikiden psikolojiye, mimariden tarihe varan oldukça geniş bir yelpazede gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi istifadelerinize sunuyoruz. Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Yağız Gönüler: "Boğulmamak için kulaç atmak, yüzmek için de okumak lazım"

Yazarlık, şairlik, web sitesi genel yayın yönetmenliği, e-dergiler, dijital sanat yönetmenliği, ve elbette musiki… Bu kadar geniş ve çeşitlilik arz eden bir etkileşim mecrası, hangi bereketli topraktan besleniyor? Bu bereketli toprağa atılan hibrit tohumları nelerdir?
“Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgalesi. O meşgale, bütün kültürümüzdür” demiş merhum Süheyl Ünver. Bu söz, çok büyük bir nasihattir bizler için. Galiba talihin bana güldüğü yer burası zira mesleğim olan metin yazarlığı çok boyutlu bir iş. Her alandan beslenmek gerekiyor. Burada ilgi alanları devreye giriyor. İlgi alanlarını oluşturan iklim ise kesinlikle İstanbul. Burada doğdum ve burada yaşıyorum. Buranın kıymetini bilmeye çalışıyorum. Eğer siz İstanbul’un kıymetini bilenlerden olmaya gayret ederseniz, o da sizin kıymetinizi bilir. Sunar bütün imkânlarını. Bereketli toprağın adı İstanbul, tohum da İstanbul. Bu alışveriş, biz bu dünyadan çekilene kadar sürecek.

 

Popüler üretim araçları nasıl oluyor da tarihe, edebiyata ve musikiye kapı aralıyor? Disiplinler arası geçişi nasıl sağlıyorsunuz?
Bilgisayara, telefona ve televizyona mesafe koyduğunuz zaman düşünce dünyası sizi çağırıyor. Sokağa çıkıyorsunuz belki yarım saat, bir saat yürüyorsunuz, sonra düşüncelerinizi ve gördüklerinizi yazıya geçirmek istiyorsunuz. Asıl üretim kağıt ve kalemle oluyor. Bana kalırsa popüler üretim araçları sadece yapılanların dağıtımı meselesinde daha çok ortaya çıkıyor. Çünkü internetin, sosyal medyanın, televizyon yayıncılığının önemi hiçbir zaman azalmaz. Bu mecralar hep dünyaya sizin gibi bakanlarla buluşmanızı sağlıyor hem de yazdıklarınızın, söylediklerinizin daha fazla görülmesine olanak tanıyor. Edebiyata gönül vermiş bir insanın psikolojiyle, felsefeyle, müzikle beslenmesi kadar doğal bir şey yok. Böylece geçişler, lezzet veriyor.

 

Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim… İslâm’daki medeniyet tasavvurunun üç mühim sütunu. Sizin yolculuğunuzda bu üçünün de görünür izleri var. Özellikle bu devirde, bu perdeden seslenmek zor olmuyor mu? Modern zamanlarda genetik miras aktarımını nasıl yapıyorsunuz?
Akıl, kalp ve zevk doğumdan ölene kadar insanı takip eden şeyler. Sadece insanın arada bir durup bu takip eden şeylerle ciddi manada tanış olması gerekiyor, onlardan yararlanıp bir şeyler sunması gerekiyor. Bu topraklarda sınırsız, sonsuz bir imkan var medeniyet tasavvurumuzu öğrenmek ve onu aktarabilmek için. İnanın bazen bunca emeğin nereye varacağını düşünüyorum ve zaman zaman karamsarlığa kapılıyorum elbette. Akmayan bir çeşmeye üzülmek başkaları için gülünç olabiliyor. Hafta sonlarını kadim semtlerimizde yürüyerek geçirmek, aklın-kalbin-zevkin örnekleriyle soluklanmak yadırganıyor. Bunları başarıyla ve büyük bir emekle aktarmayı sürdüren büyüklerimiz var. Benim gibilerin yaptığı ancak onları hatırlatmak olabilir. Hatırlatmak ve halkayı geniş tutmak. Bu halka asla kaybolmamalı. Diğer yandan, şu anda bir miras olarak elimde sıkı sıkı tuttuğum ve çocuklarıma da kalsın istediğim en önemli şey: “Emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker.” İyiye ve güzele muhtacız, kötüye ve çirkine değil.

 

Evvelden ahire uzanan ömür yolculuğunuzda mihenk taşları dediğiniz şehirler var mıdır?
İstanbul’un Fatih ilçesinde, Kocamustafapaşa’da doğdum. Şimdilerde belirgin bir tanınırlığı olan Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin yanındaydı evimiz. Sonra çeşitli semt değişiklikleri oldu elbette. Fakat oranın bana atmış olduğu bir tohum var. Valide hanım da sağ olsun, benim göbek bağımı Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin bahçesine gömmüş. Ben ne zaman oraya gitsem dünyaya yeni geliyormuş gibi hem ağlamak hem de gülmek isterim. Havf ve reca nedir, orada iyice hatırlarım. Diğer yandan, küçükken yazları Bursa’da dedemin yazlığında geçirirdim. Bursa ile çok bağımız var, babamın doğum yeri olması, akrabalar vesaire. Yani biz nereden Bursa’ya gelmişiz, gerçekten kökenimiz neresi diye hiç düşünmeden Bursa’yı bir memleket olarak sevdim, seviyorum. Gittikçe kimliğini kaybetse de seviyorum. Çünkü orada insan yürürken adımlarına bakıyor. Bastığınız her yerden bir medeniyetin mirası fışkırıyor.

 

İsmet Özel’I seven şairlerimizden biri de sizsiniz. Sizin aynanıza yansıyan hâliyle neye/nasıl tekabül ediyor İsmet Özel?
Kadirşinas itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş asalet. Benim için İsmet Özel budur ve hayatıma kattığı en büyük mana da budur. Diğer her şey sonra gelir. Ben onun karşısına ilk defa çıktığımda “Edebiyatla, şiirle uğraşıyorum” diye boyun bükmedim. Karşımdakinin büyük bir şair olduğunu bilerek “Ben şairim” dedim, öyle tanıştım. İsmet Özel, şiirin bir yurt olduğunu hatırlatması açısından bende çok büyük bir yere sahip. Geçen gün Waldo Sen Neden Burada Değilsin’i bitirdiğimde tebessüm ettim zira bu üçüncü okuyuşum. Yedi sene arayla üç defa okumuşum. Neden? Onun yerini sadece o olduğu için değil, ciddi bir anlam yüklediğim ve o anlamdan beslendiğim için genişletmek adına okuyorum. Birini sevmek tek başına bir şey ifade etmiyor. Önce anlamak lazım. Önce ve daima anlamak.

 

Son dönemde herkesin mimariyle kurduğu bir ünsiyet var. Şehircilik konusunda geleneksel mimariyi postmodernizme tercih eden bir meyyal hissediliyor sizde. Bunun katmanları ve dayanakları nedir?
Eğer büyüdüğünüz semtte sizi ciddi biçimde kendine çeken yapılar olduysa ve bu yapıların geçmişte sizin medeniyetinizin mirası olan yapılar olduğunu öğrendiyseniz işler değişiyor. Her şey birbirine karışıyor. Çünkü doğru ve güzel olan burnunuzun dibinde ama hemen onun yanında şimdinin teknolojisiyle üretilmiş, soğuk bir yapı daha var. Sonra edebiyatla, müzikle ilgileniyorsunuz ve sizi etkileyen kelimeleri, cümleleri, besteleri, güfteleri kimler yazdıysa bir bakıyorsunuz onlar da bu yapıları tercih etmiş. Sadeliği, komşu hakkını, fedakarlığı, muhabbeti. Hiçbir kavrama ve referansa ihtiyaç duymadan işte katmanlar ve dayanaklarım. Şarkısı Biten Şehir adlı kitabımı da bu yüzden yazdım. Bu konuda bir eğitim almadım, kimsenin rahle-i tedrisinden geçmedim. Sadece şehri sevdim, onun tarihini iyi okudum ve bir şeyler anlatmak istedim. Hani şimdilerde bir tartışma var ya “sosyal tarihçilik” diye. Evet, vardır ve çok önemlidir sosyal tarihçilik. Biz her şeyi tarihçilere bırakmayacak bir milletiz. Arkamızda asırlar var. Yeni gelmedik buralara.

 

Bu kadar spesifik uzmanlaşmanın olduğu günümüzde iki kanatlı uçmak (ilim ve aşk) giderek zorlaşıyor. İşimizde derinliği nasıl yakalarız, eğitimin handikabı olan körlüğü sizce nasıl aşarız?
Bizim inancımız iki ayaklıdır: İbadet ve muhabbet. Burada ilimle ibadeti, aşkla muhabbeti işaretleyebiliriz. Eğer siz ibadetlere dair bir şeyler öğrenmek istiyorsanız ilim kitaplarına dalmak zorundasınız. Aşka dair bir şeyler öğrenmek istiyorsanız eskilerin muhabbetine gönlünüzü açmanız şart. Bendeniz bunu yaşamın her anında, ne okuyorsam, ne öğreniyorsam yerleştirmek istedim. İlim önemli ama aşksız ilmi neyleyim? O bana ne katabilir? Derinliğin tek formülü muhabbettir. Bir şeye kalpten, gönülden muhabbet besleyeni yarı yolda bırakmazlar. Siz şimdi bunu alın adalet sisteminden eğitim sistemine, sağlıktan yol yapım hizmetlerine kadar koyun. Her şeyiniz çiçek açar. Şâbân-ı Velî’nin buyurduğu gibi “Her işiniz güle güle” olur.

 

Ruhuna Kitap’ın menşei, ilk tohumu nedir? Hangi ihtiyaç, hangi içsel motivasyon bu oluşumu neşet ettirdi? Bundan sonraki hareket alanını tarif eder misiniz?
Ruhuna Kitap, her okuyucunun şüphesiz bir ruh sahibi olduğunu düşünerek, her ruha hitap edecek kitapların inceleme yazılarından oluşuyor. Yani bir kitap tanıtım blogu ya da sadece eleştiri portalı değil. Bir kitap okudunuz ve onu sevdiniz mesela. Oturup ona dair yazıyorsunuz -ki bunun içinde elbette eleştiri de olacaktır- ve biz de yayınlıyoruz. Böylece samimi bir ortam oluşuyor. Bize yazı gönderenlerin geçmişine, daha önce neler yapıp yazdıklarına hiç bakmıyoruz. Bu blogun bir sahibi, patronu, holdingi, vakfı, derneği yok. Reklam da almıyoruz. Okuyoruz, yazıyoruz ve bunu çok seviyoruz. Sanırım bizim bu çabamız bibliyoterapi altında değerlendirilebilir. Kelimelerin sağaltıcı gücüne inanıyoruz ve daima inanacağız.

 

Dünya Bizim’in kadim bir yazarı olarak bu platformdaki geçmişiniz ve hâlen sizin için ne  ifade ettiği hakkında birkaç kelam eder misiniz?
Dünya Bizim’de epey yazı yazdım. Hatta bu yazıların neredeyse tamamını alıp kitaplarımın içeriğini genişlettim. Özellikle toplantıların yapıldığı, fikirlerin tartışıldığı, nefis İstanbul manzaralı ofis günleri pek güzeldi. Orada herkesin yüzünde bir çabayı görüyordunuz. Kimisi şehrin emekçisi olmuş, kimisi çocukların, kimisi teknolojinin, kimisi de müziğin. Bu insanı yeşerten bir şey.

 

 Klasik eserlerle aranız nasıl? Zemin etüdünüzde yer alan özellikle zikretmek istediğiniz eserler veya yazarları hangileridir?
Klasikler denince benim aklıma tasavvuf klasikleri geliyor evvela. Onlardan aldığım lezzeti hayatta çok az şeyden almışımdır. İçinde "derviş" ve "sufi" kelimeleri geçen yeni tarih-tasavvuf kitaplarının genelinde tat tuz yok. Yazanın tasavvufu bir iş olarak görmesinden olsa gerek. Oysa tasavvuf mektebinin talebesi yazınca bambaşka oluyor. Bal demek başka, bal yemek başka, bal olmak başka.

Ferîdüddin Attâr'ın Tezkiretü'l Evliyâ'sı, Abdurrahman Câmî'nin Nefahâtü'l Üns'ü, Kuşeyrî'nin Risale'si, Muhammed ibn Münevver'in Esraru't-Tevhid'i, Hemedânî'nin Temhîdât'ı, Nesefi'nin İnsan-ı Kâmil'i, sonra Miftâhü'l-Kulûb ile Noktanın Sonsuzluğu ciltleri, Darkavî'nin Mektuplar'ı, Gazzîâde'nin Mergûbü’s-sâlikîn'i, Hâce Hemedânî'nin Rütbetü'l-Hayat'ı, Hüseyin Hamdî Efendi'nin Hasbihâl'i, Sirâceddin Şirvânî'nin Risâleler'i, Kitapsız Mustafa Efendi'nin Maksadu's-Sâlikîn'i, İbni Mübârek'in Enîsü't Tâlibîn ve Uddetü's-Sâlikîn'i, Muhammed Sâdık Efendi'nin istisnasız bütün risaleleri, Anadolu'nun üç ermişi Yûnus, Eşrefoğlu Rûmî ve Niyâzî-i Mısrî'nin dilimize kazandırılan her eseri, İbn Arabî sultanın tüm yazdıkları, Muzaffer "Aşkî" Ozak'ın İrşad ciltleri ve Zînetü’l-kulûb'u. Hepsi ballar balıdır. Velhâsıl, haddim olmadan bir liste sunmuş oldum, affola. Ahmed Avni Konuk hazretin buyurduğu gibi "İlim ve mârifet satmak için değil de olmak ve bulmak için" okumak, sonra da "İbret-âmiz olarak okuduğun vakit, cânına ten kafesi dar gelir" lezzetinden almak için her şey.

 

Geçmişte ya da bugün hayran olduğunuz/kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz duayen mimar/sanatçılar kimlerdir?
En Büyük Sanatçı’ya daima âşık, hayran ve muhabbetli olunca her insandan bir şey öğrenmeye kapınız açılıyor. İsim zikretmeyeyim çünkü insanoğlu maalesef eksik arar, kusur arar. Bu niye şöyledir, o kimdir ki bu isimler arasındadır diye kazır da kazır. Halbuki bu işler muhabbet işidir. Gönül verdiğiniz bir mesele ne ise (mimari, musiki, edebiyat, felsefe, psikoloji) o işe sahiden gönül vermiş bir er kişiyi bulmak gerekir ki fayda hasıl olsun.

 

 İlk göz ağrınız “Minnet Eylemem”, arada 5 adet daha yayınlanmış eseriniz ve son olarak çiçeği burnunda “Freud’un göremediği Rüya”… Yağız Gönüler’in gönül ufkuyla birlikte eserlerindeki çizgisel evrimi nasıl oldu?
İnsan olmaya çalışıyorum. Başka bir çizgim yok. Yazdığım her şey insandan insana ve kendimden kendime seyreden bir yol. Mevlâ mahcup etmesin.

 

Son eseriniz çıkalı yaklaşık bir ay oluyor ve heyecanı ter-ü taze olsa gerek… Bu eserin sizin nazarınızda hususiyeti nedir?
Çok mutmain olduğum bir kitap Freud’un Göremediği Rüya. Oradaki şiirlerin yazılmasına hep güzel şeyler vesile olmuştur ve güzel aktarabildimse ne mutlu. Bu kitabın hususiyetini belki şu dizelerim açıklayabilir: Bana tutunacak çok dal verdi hayat / Rüyalar, dualar, eskilerin ayak izleri ve kapılar…

 

 Çok çeşitli dallardan oluşan geniş bir etkileşim mecranız var. Yine de kimselerin bilmediği; kendinize sakladığınız, harici bir ilgi alanınız var mı?
İlgilendiğim hiçbir şeyi gizleme ihtiyacı duymadım, aksine o konularla ilgili bir şeyler yazmayı hep çok sevdim. Mesela yazdıklarıma bakarsak biri okuduğum kitaplarla ilgili (Yolda Olmak), biri şehirle ilgili (Şarkısı Biten Şehir), diğeri çocuklukla ilgili (Unuttun Ama Çocuktun). Bunların haricinde yukarıda da aslında belli ettim ama tasavvufa yoğun ilgim var. Fakat burada bir şeyi eklemek lazım: İnsanın tasavvufla ilgilenmesinden bir şey doğmaz, tasavvufun o insanla ne kadar ilgilendiğine bakmak lazım. Yine muhabbet, illa muhabbet.

 

Şiirlerinizde modern anlamda “hece”olarak tabir edilen ancak uyak, kafiye ya da hece sayısını çok da dikkate almayan görece serbest bir nizam takip ediyorsunuz. Üslubunuzu şahsen nasıl tanımlarsınız?
Üslubum halet-i ruhiyemdir. O sebeple zaman zaman serbest yazıyorum, zaman zaman da kafiyeye önem veriyorum. Ahengi çok önemsiyorum, ritmi çok önemsiyorum. Şimdilerde bakıyorum bazı genç arkadaşlar Karacaoğlan sevgisiyle bir şeyler yazıyorlar da o şiirden bir şey çıkacağını sanmıyorum. Çünkü sen o çileyi çekmedin, o aşkı da duymadın. Bu olsa olsa özenmek ve özendiğini belli etmektir. Olsun elbette, daima olsun ama ne çıkacak bundan? Üslup meselesine geri dönelim. Atâullah el-İskenderî, Hikem-i Ataiyye’den: “Söylenen her söz üzerinde, içinden çıktığı kalbin kisvesi vardır.”

 

Klarnet icra ettiğinize dair duyumlar aldık... Müzik-şiir ilişkisi ne ifade ediyor sizin için?
Klarnet en sevdiğim enstrüman. Birkaç ay eğitim aldıktan sonra hem kendim için hem de çevremde dinlemeyi sevenler için epey şarkı icra edebiliyordum. Fakat geçtiğimiz yıl satmak durumunda kaldım. Böylece ilk şiir kitabım Kırılınca Klarnet bir kehanet olarak hayatıma çökmüş oldu. Artık klarnetim yok. Hâlâ alışamasam da ve bir yerde klarnet sesi duyduğumda üzülsem de yapacak bir şey yok. Hayat bazı şeyleri alıyor ve karşılığında başka şeyler verebiliyor.

Müzik ve şiir birbirine kopmaz bağlarla bağlı. Ne sözsüz ne de sazsız olmuyor çünkü. İnsan, koptuğu yeri keşfetmek için duymak ister bazen. Tıpkı tam koptuğu yerde yazmak istediği gibi. Dinlemek ve yazmak yeryüzünün en güzel iki eylemi. Şükretmek lazım duyabiliyorsak, görebiliyorsak, yazabiliyorsak.

 

Bir evlat sahibi olarak “30 yılın ardından oğlunuza 30 öğüt” derdest ettiğiniz bilgisiyle Yağız Gönüler nasıl bir baba, nasıl bir eştir?
Ev işlerinde ve çocuk bakımında “yardımcı” değil, babalık yapmaya ve eş olmaya çalışan biriyim. Muhabbeti daima evin merkezinde tutmaktan yanayım. Endişelerimiz ve kaygılarımız çağın gereği olarak hazır biçimde duruyor zaten kapıda. Biz bunu nasıl aşarız? Kadim öğretilere ve geleneklere kıymet vererek. Bir şekilde onları hayatımızda muhakkak sabit tutarak. Yuva kurmak ve ebeveyn olmak konusunda mükemmellik değil muhabbet esas alınmalı. Klinikler mükemmel olmak gibi beyhude bir çabayla boğuşan kimselerle dolu. Baskıcı, kontrolcü karakterler annelik ve babalık yapmak konusunda bu yüzden başarısız. Önce kendi yaralarımızı onarmamız lazım. Kendi hikayemizi bilmemiz lazım. Yoksa ne eşimize, ne çocuğumuza faydamız olur. Bir çocuk sen istiyorsun diye okuyamaz, sen istiyorsun diye o okula gidemez, sırf sen istiyorsun diye şekil alamaz, biçim alamaz, yol gidemez. İnsan biriciktir ve kendi kararlarını kendi verebilen, hayır diyebilen, emeği ve gayreti hayatında önemli bir yere koyan herkes çok değerlidir benim gözümde.

 

Şu sıralar neler okuyorsunuz?
Pandemi sürecini verimli hâle getirmek için ne zamandır aklımda olan kitapları bir yana koymuştum. Ara sıra yeni kitaplar da ekleniyor ve okunacaklar listesi kabarıyor elbette ama son iki üç aydır yoğun biçimde edebiyat ve psikoloji okuyorum. Şöyle bir okuma güzergahım var şimdilerde:

Gabor Mate – Vücudunuz Hayır Diyorsa
Ahmet Sarı – Edebiyatın İyileştirici Gücü
Adam Phillips – Akıl Sağlığı Üzerine
Terry Eagleton – Edebiyat Nasıl Okunur
Bessel A. van der Kolk – Beden Kayıt Tutar
Joe Fassler – Karanlığı Aydınlat
Alper Hasanoğlu – Gel Hayattan Konuşalım
Sezai Karakoç – Edebiyat Yazıları I – II
Erich Fromm – Sevme Sanatı
Nurdan Gürbilek – Kör Ayna, Kayıp Şark

 

Boğulmamak için kulaç atmak, yüzmek için de okumak lazım.

Röportaj: Hacer Yeğin

Güncelleme Tarihi: 25 Eylül 2020, 11:46
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26