Umudum var, her şey iyi olacak

Özcan Ergiydiren Bey ile Kubbealtı Akademisi’ndeki sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Umudum var, her şey iyi olacak

Röportajın birinci bölümü için tıklayınız.

Kenan Rufai’yle ruberu görüşme imkanı bulabildiniz mi?

Hayır, Kenan Rufai 1950 yılında vefat etmiştir. Ben İstanbul’a 1954’te geldim. Onun için yüzyüze görüşemedik. Ama onun eski talebelerini çok yakından tanıdım. Yaşlı hanımlar, beyler vardı. Onları gördüm. Onlar çok müstesna insanlardı yani son derece kibar, iyi niyetli, biz gençlere güler yüzle, şefkatle muamele ederlerdi. Çok kültürlü insanlardı. Mesela bazılarının tahsili yoktu. Ama irfan sahibiydiler. İnce, kibar insanlardı. Tabii bir medeniyet yıkıldıktan sonra onu tekrar kurmak çok zor. Şu binayı dinamitle çok kısa bir sürede yıkabilirsiniz ama onu kurmak aylar, yıllar ister. Bir medeniyet de yıkılmıştı. Samiha Hanım derdi ki: “ Biz bir yangından çıktık. Ne kurtarırsak kardır.” O bütün bildiklerini yazdı, şimdi bunlar bir kaynak haline geldi. Biz yeniden, tekrar olacağız. Yeniden gerçek bir Müslüman- Türk olacağız. Müslüman- Türk diyorum çünkü Türklerin Müslümanlık seviyesi hakikaten üstlerdedir. Selçuklular ve Osmanlılar Müslümanlığı gerçekten özüyle anlamışlardır. İnşallah biz de onların varisi olacağız ama herkes elinden gelen gayreti göstermek zorunda bundan sonra.

Müslümanlığın bütün dinlerde olduğu gibi birinci şartı birbirini sevmek. Hz. Peygamber “Bir Müslümanı en az kendi nefsi kadar sevmeyenin imanı kamil olmaz.” diyor. Beş vakit namazdan, oruçtan bahsetmiyor. Önce “Birbirinizi seveceksiniz.” diyor. Samiha Hanım’ın da “Peygamber Ahlakı” diye küçük bir risalesi vardır. Biz Peygamber ahlakını Samiha Anne’de müşahhas olarak gördük. O ne söylemişse yapan bir insandı. Samiha Ayverdi’nin kitapları dışında bir çok hizmetleri de vardır. Kurduğu dernekler, eski adetleri ihya etmek, mesela yeni doğan çocuklara isim merasimi, okula yeni başlayan çocuklar için eski bed-i besmele, çocuklar için iftarlar yapmak... O devirlerde tabii şimdiki gibi radyolarda, televizyonlarda neşriyat hiç yok. Ramazanın ne olduğunu dahi bilmeyen çocuklar var. Onlar için eğlenceli iftarlar yapardı. Orda bir arkadaşımız namaz kıldırır, çocuklara abdest almayı öğretir, uzatmadan teravih kılınır, ondan sonra eğlenceler, onlara hediyeler vermek gibi eski adetleri ihya etmişti.

Samiha Ayverdi’nin “yangın” derken kastettiği neydi?

Yangın derken kastettiği kaybettiğimiz vatan toprakları değil, eski kültürün kaynaklarının kaybolması. Yani eski eserlerin artık okunamaz olması, pek çoğunun yurt dışına gitmesi, şehirlerin yıkılması, yıkılma derken eski eserlerin tahrip edilmesi. Şu İstanbul’daki devlet eliyle yıkılan eserlerin sayısı saymakla bitmez. Yani eski tarihin horlanması, Müslümanların itilmesi, yasak değil ama İslami hayatın bir nevi engellenmesi, İslami kaynakların kurutulmasıdır.

Bunun müsebbibi olarak kimi / kimleri görür?

Kendimizi görüyor. Cumhuriyet hükümetinin iyi taraflarını kabul ediyor ama eski hataların devam ettirilmesi, düzeltilmemesini eleştiriyor. Bir rejim değiştiği zaman elbette ki eski rejimin aleyhinde bulunulur. 5. 10. 15 sene olur ama bu ilanihaye olmaz. Fransız İhtilali olmuş, bütün eski Fransa, hatta Hristiyanlık bile kötülenmiş ama bir zaman sonra tekrar geri dönülmüştür. Eski kıymetlerini hayata geçirmiştir. İşte biz bunu yapamadık. Bugün hamdolsun yavaş yavaş düzeliyor. Ama bu arada çok şey kaybettik. O baraj yıkıldı ama birdenbire bir akım oldu. Müslümanlık ama nasıl bir Müslümanlık? Bugünkü hayatımıza baktığımız zaman bunun yeterli seviyede bir Müslümanlık olduğunu söyleyemeyiz. Tramvaya biniyorsunuz hiç kimse bir yaşlıya yer vermiyor. Ne genç, ne yaşlı; ne sakallı, ne sakalsız; ne başörtülü, ne başörtüsüz kimse yer vermiyor. Neden? Değil mi? Saygı, sevgi, şefkat yok. İslamiyet bu değil mi? Demek ki birçok şeyi kaybetmişiz. Sonra bir şekilci Müslümanlık var. Ne giyersen giy, ibadetini yap, eyvallah, yardımlaşma olmadan, bilgi olmadan –Peygamberimiz “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”diyor.- cahilce bir Müslümanlık olur mu? Nitekim olmuyor.

Bana göre Türkiye hayra, iyiye doğru giden bir yolda. Bazı şeyler yaşandığı anda fark edilmez. Ben 76. yaşımı bitirmek üzereyim. Tabii ki çok şey gördüm. Türkiye pek çok defa badireler atlatmasına rağmen, büyük engellemelere rağmen, tekerine çomak sokulmasına rağmen bugün yine iyi bir noktadadır ve iyiye gitmektedir. Birçok ilim adamımız yetişti, artık kimse tarihine küfretmiyor, padişaha küfretmiyor, tarihin hakikatleri ortaya konuyor. Son 100 yıllık tarihimizi doğru olarak okuma imkanını elde ediyoruz inşallah. Ama en büyük derdimiz mektep. Samiha Ayverdi’nin dediği gibi en büyük dert maarif. O da düzelir, bir gün inşallah o da düzelir.

Samiha Hanım pratikte dindar mıydı?

Gayet tabii. Samiha Hanım beş vakit namazını kılar, hiç aksatmamıştır. Çocukluğundaki az miktar namaz borcunu ödemiştir. Namazını kılar, orucunu tutar. Yalnız son zamanlarda orucunu tutamıyordu, hastaydı. Onun da karşılığını verirdi. Evi Hırka-i Şerif Camii’ne yakındı. Hırka-i Şerif ziyarete açıldığı zaman derhal giderdi. Ama şekilci değildi. Her gün Yasin okur, ayrıca kendi duaları vardı, onları da okur, ziyaretlere gider, Kenan Rufai Hazretleri’nin mezarını her Cuma sabahtan ziyaret ederdi.

Nazik Erik Hanım sizinle ilgilenirken sizi bu halkaya mı dahil etmeye çalışıyordu?

Hayır, Nazik Erik bizimle ilgilenirken bu halkayı bilmiyordu. O da yeni öğrenmiş, yazın tatil için İstanbul’a geldiğinde bir arkadaşı vasıtasıyla tanışmış, kitaplarından haberi yok. Nazik Hanım çok okuyan bir insandı. Döndüğü zaman -Kitaplarını o zaman Gayret Kitabevi basıyordu- ordan bir miktar getirtti. Hatta o zaman kitapların kenarları katlı olurdu ya, bıçakla açılırdı. Bana verdiği kitap da açılmamıştı. O bazı kitaplarını okudu, ben bazı kitaplarını okudum. Ertesi sene tekrar gitti ve yavaş yavaş tanıdı. Samiha Hanım şahsiyet bakımından çok güçlü, insana tesir eden bir şahsiyetti. Son derece kibar, munis ama yüzüne baktığınız zaman şöyle bir toparlanırdınız. Onda bir şahsiyet vardı. Onda taşan bir hava vardı ki insanı tesir altında bırakıyor. Normalin çok üstünde, fevkalade bir insanla karşı karşıya geldiğinizi hemen anlıyordunuz. Ben bazı arkadaşlarımla hatıra kabilinden sonradan konuştuğum zaman hepsi ilk görüşteki bu tesirden bahsederdi.

Ruberu görüşme imkanı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

Samiha Ayverdi ve Nazik Erik. Ondan sonra onun etrafında pek çok büyük insan gördüm. Ekrem Hakkı Ayverdi ki çok büyük bir mimardır. Osmanlı mimarisi üzerinde 30 yıl çalışmıştır. Ekrem Bey’in hanımı İlhan Ayverdi Hanımefendi Kubbealtı Lügati’ni yazmak için 32 sene uğraştı. Tabii tek başına yazmadı ama 32 yıl bununla uğraştı. Bunlar büyük insanlar.

Onun dışında az önce ismini verdiğim Mehmet Dede. Mehmet Dede aslında bir Diş Tabibi, Dişçilik yapmamış. Astronomiye meraklı, eski şiiri çok iyi bilen, ney üfleyen bir adam. Yani bu eskileri biz yanlış anlıyoruz. Çok kültürlü insanlar bunlar, hepsi birkaç lisan biliyor. Dünyadan çok da haberdarlar. Hepsinin de bir mesleği var. Üstad evinde tahsil görmüş insanlar. Şunu unuttum. 1950’li, 60’lı yıllarda Samiha Hanımı Konya’ya konuşmacı olarak davet ediyorlardı. Beni ve birkaç arkadaşımızı sema öğrenmemiz için bir arkadaşına gönderdi. Ben sema öğrendim. 7 yıl Konya’da sema ettim. Mesela benim sema hocam bir Denizci Albaydı. Öyle dünyadan elini eteğini çekmiş insanlar değil bunlar. Bu muhitte Bakan var, Profesör var. Kenan Rufai’nin çevresi de böyle. Öğretmenler var, doktorlar var, hukukçular var, başka şeyhler var. Bunun yanında -af buyurun- sulukuleli çengiler de var. Papazlar var. Müslümanlığını gizleyip ama ayağına gidip gelen. Din adamları da var. Her zümreden insan var. Fakat çoğunlukla kültürlü insanlar var. Mesela Kenan Rufai’nin muhitinde Şakir Paşa’nın hanımı var. O zamanlar meşhur Şakir Paşa’nın ağabeyi sadrazamlık da yapmış. Cevat Paşa’nın bir oğlu da Halikarnas Balıkçısı. O aile var. Cevat Şakir yok ama. Kültür hayatı çok zengin ve üst seviyede insanlar.

Samiha Ayverdi kitabını yazmak için sizi en çok teşvik eden kim oldu?

Beni teşvik eden olmadı. Fakat ben yeri geldikçe ondan bahsediyorum çünkü içim onunla dolu. Samiha Hanım “Söz uçar, yazı kalır.” derdi. Ben daha önceleri hiçbir şey yazmadığım için de çok pişmanım. Allah bu kitabı yazmayı bana nasip etti. Çünkü insanın hafızası zamanla zayıflıyor. İçim dolduğu için onu yazmamak mümkün değildi. Ama ben bu kitapta onun edebi şahsiyetini, tarih görüşünü vs. gibi taraflarından hiç bahsetmedim. Onlar apayrı mevzular. Tasavvuf anlayışı neydi, Türk sanatına nasıl bakıyordu, sosyal hadiselere ne gibi çözümler getirmişti. Ben bunlardan hiç bahsetmedim. Çünkü bunlar çok ayrı mevzular.

 

Ben sadece önce bana nasıl muamele etti, ben kimim? Taşradan gelmiş cahil bir genç delikanlıyım. Bildiklerim ise lisede ne öğrendiysem. Bana nasıl muamele etti? Önce onunla başladım. Sonra onun muhitinde kimleri gördüm? O insanlarla nasıl konuşurdu? Bir meseleyi nasıl hallederdi? Bana ne gibi nasihatlerde bulundu? Birebir gördüklerimi ve duyduklarımı yazmaya çalıştım. Nakiller çok az. Bizzat görüp dinlediklerimi ve kendisini söylediklerini, sonra kendisiyle beraber geçen zamanlarımızı... Konya’ya 7 yıl beraber gittik, sonra kendisiyle bir Avrupa seyahatine çıktık, böyle hatıralarımı yazdım. Bütün bunlardan maksat onun insanlarla olan münasebetini anlatabilmek. Ondan enstantaneler verebilmek. Vefası, yardımseverliği, insanları nasıl teshir ettiği, birçok kimse vardı ki hayatını ona adadı. Kimseden bir şey beklemeden. Çünkü onda bir hal vardı. Hiç kimsede olmayan şey vardı. Mesela onu gören bir daha unutamıyor.

Annem çok hastalanmıştı ama annem için bambaşka bir şeydi. Mesela Hazım diye benim görmediğim bir bey vardı. Hazım Bey ile münasebeti kendisinin vefatına kadar sürdü. Başlangıcı 1950’li yıllar. Yani 40 seneye yakın sürdü. Hazım’dan bir mektup geliyor. Mektubunda “Sizin kitaplarınızı okudum, tabii bir eli yağda, bir eli balda bunları yazmak marifet değil.” diye yazmış. Tanımadığı bir kimse Hazım Bey. O da hemen mektuba bir cevap vermiş. Demiş ki: “Herhalde siz hayattan bir darbe yemişsiniz, bir sıkıntı görmüşsünüz.” Hazım’dan bu defa daha yumuşak bir cevap gelmiş. Hazım bir Pilot’muş. Evli, çoluğu çocuğu olmuş filan. Fakat hastalanmış ve erken emekli olmuş. Geçinemiyor. O zamanlar Ümraniye dağbaşı gibi bir yer. Orda bir gecekondusu varmış. Çocukları olmuş. Sonra küçük bir memur olarak PTT’ye girmiş. Çoluk çocuk artmış. Hazım’ın galiba 7 tane çocuğu olmuş. Hazım’ın her çocuğu olduğunda hanımlar toplanıyorlar, ona giyecekler hazırlıyorlar, ne varsa hazırlarlar. Hazım’a para yardımı gider. Samiha Hanım’ın öyle pek bir geliri yoktu. Kitaplarından hiç para almadı. Çünkü onu Allah için bir hizmet olarak yapıyordu.

 

Bir arkadaşımızın yazdığı bir hatıra var. Sadece Kubbealtı ve Fetih Cemiyeti kitaplarını basınca usulen para vermişlerdir. Bu paraları da ihtiyacı olan talebelere vermiştir. Ordan bir kuruş harcamamıştır. Elinin bol olduğu zamanlar oldu ama etrafına yardım etmekten bir evi olmadı, bir arabası olmadı, hiçbir mülkü olmadı. Yanında hizmet edenlere ev aldı, küçük küçük daireler aldı ama önce onlara aldı. Evi bir ara sobalıydı, kalorifer yok. Evi iki katlı. Çalışma odası da biraz soğuk oluyor. Rahmetli Safiye Hanım vardı, ona “Ablacığım! Bir yaz sobası alsak buraya.” demiş. Bir de emektar bir Hayriye Abla var. “Hayriye Abla’nın odasına soba almadan kendi odama soba almam.” diyor. Demek istediğim çok zengin bir hayatı vardı.

 

Bu kadar yazıyı nasıl yazdı? Yazdıkları 10.000, 15.000 sayfa tutuyor. Belki 1000 küsur mektup yazmış. Her saat insanlar geliyor, o insanların hepsiyle alakadar oluyor. Birisinin çocuğu doğmuş, onu tebrik ediyor. Mektup geliyor, cevap yazıyor. Evinde ne varsa sağa sola gönderiyor. Hiçbir zaman parası birikmedi. Hz. Rufai şöyle buyurmuş: “Dilenmeyiz, reddetmeyiz, istif etmeyiz. Biri bir hediye getirirse onu kabul ederiz, onu da ihtiyacı olana veririz.” Samiha Hanım da öyleydi. Hiç kimseden bir şey istememiştir. Zaten çocukluğunda annesiyle babasından da istemezmiş. İhtiyacını cebine koyarlarmış. Böyle bir insandı, anlatmakla bitmez. Ben onu anlatabilmiş değilim. Yalnız şu var: Onu tanıyanlar bu kitabı okudukları zaman çok mütehassıs oluyorlar çünkü görmüş gibi oluyorlar. Birçok kimsenin pek çok güzel hatırası var. Bunların bir kısmını ben toplamaya çalıştım, yazdıklarını bana gönderdiler, geride kalanları da göndersinler diye dua edip duruyorum. Çünkü bilmediğim öyle güzel hatıralar var ki bakalım inşallah bir kitap olursa ne ala.

Samiha Hanım’ın dışında sizin en çok beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Yakın arkadaşlarından Safiye Erol Hanım var. Onun bilhassa Ciğerdelen romanını herkes beğenir, ben de beğenirim. Hakikaten insanın ciğerini delen bir romandır. Yahya Kemal’in kitapları her an, her asır, her zamanda değerini muhafaza eder. Şairliğinin yanı sıra yazarlığı da vardır. Tanpınar’ı çok severim. Şair denince eski şairleri daha çok seviyorum. Refik Halit Karay’ın romanlarını severim, dili çok güzeldir. Yakup Kadri ile Reşat Nuri’yi de beğenirim. Yabancılardan Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Dickens... Fuzuli benim için bitmez tükenmez bir hazinedir. Hayali ve Baki de çok beğendiğim şairlerdir. Hala okuyorum. Bunları okumak benim için büyük bir zevk.

Samiha Ayverdi kitabınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Toplumda tesiri oldu mu, olmadı mı bilmiyorum. Ama hamdolsun bana okuyanlardan epey telefon geldi. Tabii bu insanı memnun ediyor, sevindiriyor. İnşallah olur. Kubbealtı maddi imkanları çok kısıtlı olduğu için kitaplarının reklamını fazla yapamıyor. Kubbealtı köklü mazisi olan bir müessese. Zaman içinde olur elbette. Samiha Hanım kitaplarını yazdıktan sonra “Benden çıkar.” diyordu. Biz de öyle yaptık. Bakalım Allah ne netice gösterecek. İnşallah bir hayra vesile olmuştur.

Samiha Hanım’dan bir hatıra anlatabilir misiniz?

Bu insanlar aslında neşeli insanlar. Çok acılı görünmelerine rağmen. Evliyaullah da, Peygamber de neşeli insanlardı. Samiha Hanım da komik şeyler anlatırdı. Son zamanlarda yemek masasında oturamıyordu. Yemeğini koltukta oturarak yiyordu. Suzan Hanım yemeğini hazırlar, tepsi içinde kucağına koyardı. Evinde her zaman bir kedi bulunmuştur. Civelek diye yamyassı, uzun boylu, sivri bacaklı bir kedi vardı. Kedi gelir, kucağına otururdu. O da kedilere dokunmaz. Samiha Hanım kediler hakkında 35 sayfa yazmıştır. Kedi oturur. Yemek vakti geliyor. Suzan Hanım minderi getiriyor. Yuvarlak bir minder, kucağına koyacak ki tepsi üstünde dursun. Kedi kalkmıyor. Kedinin üstüne koyuyor. Ondan sonra tepsiyi koyuyor. Samiha Hanım yemeğini yiyor. Kedi orada yatıyor. Hem tepsi, hem de yastığın altında. Suzan Hanım yemek bittikten sonra tepsiyi kaldırıyor. Sonra yastığı kaldırınca kedi uuhhh diye derin bir nefes alıyor. Sırma diye başka bir kedisi daha vardı. O da 60-70 santim genişliğinde bir komodin vardı. Onun üst çekmecesini açardı. Kedi oraya girer. Çekmeceyi kapatır, kedi orda dinlenir. Çıkacağı zaman çekmeceyi açar, çıkardı. Balkona kuşlar gelirdi. Kediler kuşları kapmak istiyor. Gerçi hiçbir kuşu kedi kapmaz ama kuşlara yem verir, bazen kapı açık olur ve kediler kuşlara atlardı. Onlar da kaçarlar. Suzan Hanım “Aman efendim! Kuşları yiyecekler.” deyince o da “Allah kedinin nasibini kuştan verecekse verir. Nizam-ı alem böyle kurulmuş. Onun nasibi böyle olmuş.” derdi. “Hayır ve şer birbirinin devamıdır. Bunlar izafi şeylerdir. Bir hırsız için hırsızlık iyi bir şeydir.” derdi.

 Mehmet Said Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 10:46
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
M.Nihat MALKOÇ
M.Nihat MALKOÇ - 8 yıl Önce

Çok faydalı bir sohbetti. Ahmet Said Fidan'a teşekkür ediyoruz. Sohbeti okuyunca o büyük insanlar bir an geçti gözlerimin önünden. Geçen zamanla birlikte ruhlarımız ne kadar da sığlaştı. Maddenin cenderesinde özümüzü ve basiret gözümüzü kaybettik. Özcan Ergiydiren Ağabeyin böyle kıymetli bir eser yazarak bizi geçmişe götürmesi, merhum Samiha Ayverdi Hanımefendiyle buluşturması her türlü takdire şayandır. Keşke bu gibi değerlerimiz ve değerlilerimiz sonsuza dek yaşasa...

banner19

banner13