Ümit Meriç: Kelimeleriyle toplumun ruhunu yakalıyordu

Cemil Meriç’in gören gözleri, hakikat yolundaki davasında eli, kolu olan yol arkadaşı ve günümüzün en önemli sosyologlarından yazar Ümit Meriç ile babası Cemil Meriç’i ve aralarındaki baba-kız ilişkisini konuştuk.

Ümit Meriç: Kelimeleriyle toplumun ruhunu yakalıyordu

20. yüzyıl Türk düşünce hayatının en parlak yıldızı olarak tanımlanan babanız Cemil Meriç’i, siz nasıl tanımlarsınız?

Cemil Meriç, evvela bir ciddiyet abidesidir. Sonra toplumunun geçmişinin ve hâlinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan insandır. Üçüncü özelliği ömrünün her dakikasını ilme vakfetmiş olmasıdır. Dördüncü özelliği dünya tarihinde gözleri görmeden on iki fikir eseri kaleme almış olan ilk ve son insan olmasıdır. Onun hakkında 400 sayfalık bir kitap kaleme aldım. Cemil Meriç’in bir mucize insan olduğuyla ilgili teferruatlı bilgiyi öğrenmeleri için okurlarımızı o kitabı (Babam Cemil Meriç, İnsan Yayınları, 2018) okumaya davet ediyorum.

Kitapta Cemil Meriç’in Balzac hakkında “Sanat mabedine adım atan her heveskârın ibretle okuyup satır satır ezberleyeceği bir ders kitabıdır.” dediği satırları okuyoruz. Has dostumdur diye nitelendirdiği Balzac’ın yeri Cemil Meriç için yeri neden ayrıdır? Bir de sizden dinlemek isteriz.

Cemil Meriç’e göre Balzac 19. yüzyıl Fransa’sının en büyük sosyoloğudur. Sadece 19. yüzyıl Fransa’sının değil, belki de bütün beşeriyetin yetiştirdiği en parlak toplum gözlemcisi, en parlak alan araştırmacısıdır. Cemil Meriç, eserlerinde, kendisini, eşini, baldızını, devrinin siyaset adamlarını vs. vs. tanıdığı için Balzac’ı sevmiştir. Balzac ona insanı ve insanlığı tanıtmış, sevdirmiş, tek kelimeyle hayat yolunu kısaltan bir rehber olmuştur. Böyle bir rehberi kim sevmez!

Kitapta gittiği her yere neşe götüren, etrafı daima kahkahadan kırılan insanlarla dolu olurdu diye bahsettiğiniz babanızla aranızdaki baba-kız ilişkisi nasıldı? Cemil Meriç nasıl bir babaydı?

Bu sadece bir baba-kız ilişkisi değildi. Başka baba-kız ilişkilerinden farkı da bundandı. Babam, benim hocam, arkadaşım, sırdaşım, dertdaşım idi. Ben de onun talebesi, dostu, sırdaşı, dertdaşı idim. Her zaman aramız yağ-bal değildi. Ama beni kırdığı zamanlar hemen pişman olur, özür diler, kırgınlığım geçmezse “Baba ile kızın dargınlığı on beş dakikadan fazla sürmez!” diye neredeyse yalvarırdı. Onun da benim de kinimiz yoktur. Aramızda bazen fikren bazen ruhen çıkan çatışmalar on beş dakika sonra kahkahalarla sürüp giden bir sohbete dönüşürdü.

Yine bu kıymetli eserin satılarında da bahsettiğiniz üzere Cemil Bey çalışırken rahatsız edilmekten, dikkatinin dağıtılmasından hiç hoşlanmazmış. Ve eğer bir aksilik olmuş ve o gün Cemil Bey’e kitap okunmamışsa derin bir üzüntü içerisinde olurmuş. Aslında okumaya, yazmaya ve çalışma prensiplerine dair çok ciddi bilgiler içeren satırlara istinaden siz onun bu çalışma prensiplerini, okuma tutkusunu nasıl değerlendirirdiniz?

Sabah 9’dan akşam 5’e kadar yazıhanenin bir tarafında o oturur, öbür tarafında ise eşi, çocuklarından ya da talebelerinden biri yer alır. Her gün için mutlaka okunması gereken yerli ya da yabancı dilden makale ya da kitaplar vardır. Onlar okunur, tercüme edilir, tekrar okunur, “havuzdan havuza” bilgi aktarılır. Bu yoğun çalışma sürecinde dünyada onu çalışma konusundan başka hiçbir şey ilgilendirmez. Gözlerinin gördüğü dönemde de çok çalışkan olduğunu biliyoruz. Ama özellikle gözlerini kaybettikten sonra iç dünyasındaki karanlığı düşünce dünyasındaki aydınlıkla unutması mümkün olduğu için hep çalıştı ve hep üretti. Kitaplar onun cennetiydi.

Cemil Meriç düşünceleriyle, diliyle, üslubuyla her dönem canlı kalmayı başarmış kıymetli bir isim. Bu kadar canlı kalabilmesinin sırrı sizce nedir?

Canlı bir insan olması. Sahiden yaşayanlar hiç ölmezler. O da hayatı ciddiye alan bir insandı. Kelimeleriyle toplumun ruhunu yakalıyordu. Onu her daim canlı kılan şey bu cevherdi. Beyni bir mıknatıs gibiydi, bütün demir tozlarını toplar ve onlara bir düzen verirdi. Bu önce onu, sonra okurlarını rahatlatan bir güzellik sağlardı.

Cemil Meriç hayatı boyunca adım adım siyaseti takip etmiş ancak hiçbir zaman içerisine girmemiş. En yakınındaki kişi olarak sizce bunun nedeni neydi?

Siyaseti severdi ve takip ederdi ama bir aktör olarak değil, alkışlarıyla ya da eleştirileriyle sahneye yön veren bir yönetmen konumundaydı.

Kitabın Ortası okuyucularıyla babanızla alakalı bir hatıranızı paylaşabilir misiniz?

Kitaplarını hazırlarken birçok yardımcısı olmuştur. Babam bana; “Beynimin iki yarım küresi iki teyp kaseti olsa, herhalde bir tanesinin tamamından fazlası senin sesinle doludur.” derdi. Uzun günler ve geceler boyu yıllarca çalıştık. Bana hediye ettiği kitaptaki ithaf şöyle:

Şeriatta şu senindir bu benim,

Tarikatta hem senindir hem benim,

Hakikatta ne senindir ne benim…

Aslında bu hikmet dolu ifadeler belki de bütün yaratıcıların eserleri için derin bir sırrı ifşa ediyor bize.

Babanızın görme kabiliyetini kaybetmiş olması onda ne gibi değişiklere yol açtı ve bunun sizin hayatınızda ne gibi etkileri oldu?

Hiç hayatınızda bir saat gözlerinizi bağlayıp evin içinde dolaşmayı denediniz mi? Ve hiç böyle bir gözlerini bağlamış insanın yanında bulundunuz mu? Sorunuzun cevabı burada gizlidir.

Tüm bunların yanı sıra iyi bir okur olduğunuza kitabı okurken de şahitlik ediyoruz.  Okurken nelere dikkat edersiniz?

Cemil Meriç Türkiye’nin en zengin şahsi kütüphanelerinden birisini inşa etmiştir. Biz de onunla beraber kitap aşkına, kitapların aşk ummanına daldık. Babamın vefatının üzerinden 30 yıl geçti. Onun kütüphanesine yerden tavana kadar uzanan on kütüphane de ben ekledim. Ağabeyimin kütüphanesi de benzer ölçülerde genişledi. Yani şu anda Meriçlerin 30 bine yakın kitabı var. Bu kütüphaneye benim ilave ettiğim raflar, İslâm’ın temel kaynakları, hadisler, tefsirler, tasavvuf rafları oldu.

İstanbul hakkında bir kitap yazma çalışmam olduğu için iki kütüphane dolusu İstanbul’la ilgili kitabım var. Ayrıca Anadolu tarihiyle ilgili bir başka kitap projem de olduğu için iki koca kütüphane dolusu Anadolu şehirleri hakkında kitabım var. Emekli olduktan sonra hem İstanbul’u hem Anadolu’yu hem de dünyayı yepyeni gözlerle bakarak gezdim. Dünya seyahatlerimi de bir kitap haline getirmek istiyorum. Ayrıca 5 ciltlik bir “Sosyolojik Düşünce Atlası” kitabım tezgâhta. Onunla da ilgili olarak her gün yeni kitaplar alıyorum.

Kitap aşkım hiç bitmedi. Mesele son Londra seyahatimde aldığım Turner adlı İngiliz ressamla ilgili kitabı bitirmek üzereyim. Yine Victoria Albert Müzesi’nin kuruluşuyla ilgili büyük bir kitap aldım. Türkiye’de bir milli müze kurulması gerektiğini düşündüğüm için onu da aşkla okuyorum.

Velhasıl ben de babam gibi kitapları kendim için değil, müstakbel okurlarım için okuyorum. Kitap beni okurlarımla buluşturacak olan sihirli bir köprü. Okurlarıma ne zaman kavuşacağımı bilmiyorum. Ama o gökkuşağından köprü üzerinde her gün kanat çırpıp ilerliyorum.

Evinizin her zaman dost ve talebe ziyaretleriyle dolup taştığından, Cemil Meriç’in her yaştan dostunun olduğundan söz ediyorsunuz kitabınızda. Talebeleriyle ilişkisi nasıldı?

Cemil Meriç’in en önemli yönlerinden biri öğretmenliğiydi. Öğretmenliği çok geniş kapsamlı bir kavram olarak değerlendirir ve deyim yerindeyse öğretmenliği topyekûn öğretmenlik olarak anlardı. Öğretmenle öğrencisi arasında, akrabalıktan çok daha ileri düzeyde bir yakınlık vardı Cemil Meriç’e göre. Bu yaşamın tüm görünüşlerini kucaklar ve karşılıklı çok yoğun sorumluluklar getirirdi. Öğretmen, öğrencisinin her eyleminden sorumlu bir kişiydi Cemil Meriç’e göre onun için en iyi biçimde yetişmeliydi. Bu sebepten dost ve talebeleriyle olan ilişkisini çok önemserdi.

Babanızın gözlerini kaybetmesiyle onun son nefesine kadar pek az insana nasip olacak ve pek az insanın yapabileceği bir görevi üstlendiniz. Âdeta onun karanlığına bir mum, onu hayata bağlayan ışıktan bir merdiven oldunuz. Peki, uzun yıllar devamlı yan yana olduğunuz babanız Cemil Meriç’in bir günü nasıl geçerdi?

Cemil Meriç, sabah sekiz gibi kalkar elini yüzünü yıkar. Ondan sonra ilk işi oğlunun ya da kızının koluna girip bahçeye çıkmak, temiz havada biraz kolunu kucağını sallamak, ağaç dalına asılıp, kendini yukarı aşağı çekmektir. Fevziye Hanım, daima saatinde kahvaltısını hazır eder, kahvesini eline verir ve arzusu ne ise onu yapmak için bekler. Ancak belli bir çalışma düzeni içinde sürmesini istediği hayatını, bir düzene oturtamamanın asabiyeti içindedir.

Bu yüzden bir günü bir gününe uymaz. Bazen bir talebesi gelecekse mutlu ve neşeli kalkar. Talebesi gelince önce Cumhuriyet gazetesini okutur ona. Sonra çalışma odasında kitaplar indirilir, kaldırılır, lügatler açılır kapanır, notlar bazen el yazısı ile çok defa daktiloyla yazılır. Eğer o gün eve kimse gelmemişse, bu çalışmayı sürdürmek Fevziye Hanım’ın vazifesidir. Öğle yemeği yendikten sonra Meriçler muhakkak kaylûle yaparlar. Cemil Bey, öğlen uykusundan kalkınca ona kitap okumak görevi çocuklarındır. Ancak bu okumalar öyle yarım saat, bir saat sürmez. Gece olup, Boğaz suları kararana dek devam ederdi.

“Cemil Meriç’in Gören Gözleri”, Kitabın Ortası dergisi, Haziran 2019, sayı 27.

Röportaj: Mahi Çelik

Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2019, 00:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13