Ülkemizde On Yıllardır Babanzade Ayarında Büyük Kafalar Yetişmiyor

Yakın tarihimizin önemli ilim, düşün ve imam ve aksiyon adamı Babanzade Ahmed Naim özellikle hadis alanındaki çalışmalarıyla şöhret bulan biri. Veysel Karataş, Babanzade hakkında Muaz Ergü'nün sorularını cevapladı.

Ülkemizde On Yıllardır Babanzade Ayarında Büyük Kafalar Yetişmiyor

13 Ağustos 1934 Babanzade Ahmet Naim’in ölüm tarihi. Yakın tarihimizin önemli ilim, düşün ve imam ve aksiyon adamı Babanzade özellikle hadis alanındaki çalışmalarıyla şöhret bulan biri. Cumhuriyet döneminde Mehmed Âkif’in meal çalışması, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsir çalışması ne kadar değerliyse Babanzade’nin de hadis alanında yaptığı çalışmalar o denli değerli. Âkif’in yakın dostu… Âkif, onun için “sahabeden sonra en çok sevdiğim insan” diyor.

Babanzade’yi ölümünün 82. yıldönümü nedeniyle Batman Üniversitesi öğretim görevlilerinden Veysel Karataş’la konuştuk. Karataş’a sohbet dolayısıyla teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Veysel Bey, sizden kısa bir Babanzade Ahmet Naim Portresi istesek neler söylersiniz?

Babanzade Ahmet Naim 1872 yılında Bağdat'a dünyaya gelir. Ahmet Naim Irak’ta Süleymaniye’nin Bâban Hanedanı’ndan Mustafa Zihni Paşa’nın oğludur. Babanzadeler ya da Babanlar olarak bilinen aile Süleymaniye'nin en tanınmış ailelerindendir. Rivayetlere göre Süleymaniye şehri 18. yy'da Babanzade'lerden İbrahim Paşa tarafından kurulmuştur. Bu yönüyle Babanzadaler aristokrat bir Kürt ailesi olarak hem Irak'ta hem de Türkiye'de oldukça önemli rol oynamışlardır.

Mustafa Zihni Paşa'nın Ahmet Naim haricinde İsmail Hakkı, Hüseyin Şükrü adında ve Hikmet adında üç evladı vardır. İslamcılığın önemli isimlerinden biri olarak zikredilen Ahmet Naim ailenin dindar olarak bilinen tek üyesidir. Ahmet Naim'in kardeşi eski İttihatçılardan olan İsmail Hakkı 1910’da Maarif Bakanlığı yapmıştır. Diğer bir kardeşi gazeteci yazar Prof. Şükrü Baban uzun yıllar hukuk fakültesinde öğretim üyeliği yapmıştır. Küçük kardeşi Hikmet Baban'ın oğlu Cihat Baban hem Demokrat Parti hem CHP hem de darbe sonrası kurulan hükümetlerde (Cemal Gürsel, Bülent Ulusu Hükümeti) bakanlık yapmıştır. Böyle köklü ailelerin etkileri yadsınamaz bir gerçektir. Ancak Babanzade Ahmet Naim’i değerli kılan yönü, bu ailenin diğer fertleri gibi önemli mevkilere gelmiş olması değildir.

Babanzade modern eğitim kurumlarında tahsil görmüştür. Klasik medrese eğitimi aldığına dair kesin bir bilgi mevcut değildir. Araştırmacılar klasik ilimleri ve Arapçayı kendi çabalarıyla öğrendiğinde hemfikirdirler. 1891 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Babanzade, 1894'te de Mülkiye'yi bitirir.  Mezun olduğu sene Hâriciye Nezâreti tercüme kaleminde Arapça mütercimi olarak işe başlayan Ahmet Naim 1895’den itibaren 10 yıldan fazla bir süre Galatasaray Lisesi'nde arapça hocalığı yapar.

Ekim 1915’te Dârü’l-Fünûn Edebiyât ve İlahiyât şubesi müderrisliğine atanan Babanzade felsefe, ruhiyât, ahlak, mantık ve metafizik derslerini okutmuştur. 1918 - 1919 tarihleri arasında Dârü’l-Fünûn Umum Müdürlüğü görevini yaptı. 1919 yılında Mustafa Sabri Efendi'nin Sultan'a tavsiyesi üzerine A’yan Meclisi üyeliği yapmıştır.

Bu kısa biyografiye daha pek çok şey sığdırmamız mümkündür. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bugün Ahmet Naim'i hatırlamamızı sağlayan temel kriterler bunların hiç biri değildir. Yaptığı her işi ilmi bir ciddiyetle ele alan ender şahsiyetlerden biridir. Klasik anlamda medrese eğitimi almamasına rağmen günümüzde hatırı sayılır bir hadis âlimidir. Sahih-i Buhârî’nin muhtasarı bir eser olan Zebidî’nin et-Tecrîdü’s-Sarîh'inin ilk 3 cildini çevirmiş ve yazdığı şerhlerle çok özgün bir eser ortaya koymuştur. Aynı zamanda bu eserin mukaddimesi olarak yazdığı hadis usulü günümüzde otoriteler tarafından çok değerli bir çalışma olarak takdir görmeye devam etmektedir.

Babanzade olgunluk dönemlerinde ömrünü tamamen hadis ilmine vakfetmiştir. Öyle ki daha önce hadis ilmine bu kadar ciddiyetle eğilmediği için pişmanlık duyduğu rivayet edilir. Babanzade önemli bir hadisçi olmakla birlikte, klasik anlamda bir hadisçi olarak da görülmemelidir. Hadis ilmine mantık ve modern manada eleştirel tarih kuramlarının perspektifinden yaklaşmıştır. Hadis onun için teknik anlamda modern ilimlerin bir uygulama alanı olarak da görülebilir. Aynı zamanda Babanzade maddeci, materyalist anlayışlara karşıdır ama eski usullerle Arapça öğretilmesini de benimsemez. Hadis okutma yöntemlerinin de ıslahına inanır.   

Yeri gelmişken şu hususu da belirtmek gerek. Babanzade Ahmet Naim Cumhuriyet Dönemi'ndeki İslami ilimler sahasında yapılan çevirilerin önemli bir sacayağı konumundadır. Tefsir alanında Elmalılı Hamdi Yazır, Kur'an mealinde Mehmet Akif ve hadis usulü ve hadis çevirilerinde de Babanzade Ahmet Naim… Cumhuriyet dönemindeki çevirilerin üç sacayağı… Aynı zamanda bu üç isim çok yakın arkadaş olmakla birlikte İslamcılık akımının da o dönem için en önemli simalarıdır.

Hadis tercümelerini tamamlamaya ömrü vefa etmemiştir. Onun yarım bıraktığı işi Kamil Miras (1875-1957) tamamlamıştır. Aynı şekilde Mehmet Akif'in Kur'an meali de bilindiği gibi uzun yıllar tartışma konusu oldu.

Babanzade'nin hadis ilmi sahasında yaptığı çalışmalar diğer isimlerin (Elmalılı ve M. Akif) çalışmaları kadar çok bilinmemekle birlikte bu yönüyle önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Elmalılı ve M. Akif'in Cumhuriyet dönemindeki hadis tercümeleri konusunda ısrarla Babanzade’nin ismini zikretmeleri ve bu çalışmayı ancak onun altından kalkabileceği bir iş olarak görmeleri önemli bir referanstır. Onlara göre Babanzade haricinde bu işin altından kalkabilecek başka bir babayiğit yoktur.

Mehmet Akif Türkçe ibadet tartışmaları gündeme gelince yazdığı mealin yakılmasını vasiyet eder. Babanzade'nin hadis alanındaki çalışmayı bitirmeye ömrü vefa etmez. Sadece Elmalılı tefsiri 12 yıllık bir emeğin sonucunda tamamlar.

Belirttiğiniz üzere Babanzade çok yönlü, çok derinlikli, dürüst, samimi bir şahsiyet. Hem felsefi boyutu var hem de tasavvufi bir bağlılığı. Döneminin önemli mutasavvıflarından Ahmet Amiş Efendi’nin hem damadı hem de müntesiplerinden. Babanzade, sizce bu disiplinler arası dengeyi nasıl sağlamış? Bu konuda neler söylersiniz?

Ahmet Naim çok yönlü bir düşünür. Yapmaya çalıştıkları göz önünde bulundurulacak olursa bu tarz düşünürlerin Cumhuriyet’in ilanından sonra fikirlerinin kesintiye uğramış olmasının hayıflanılacak bir derecede olduğunu görürüz. Her şeyden önce büyük projelere giriştiğinin farkında. Öyle ki yaptıkları tek bir insanın altından kalkabileceği gibi değil.  

Istılah-ı İlmiye Encümenliği üyeliği de yapan Babanzade bu heyetle birlikte sözlük çalışmaları yapar. Bu çalışmalar klasik manada sözlük tanımına pek uymamaktadır. Babanzade yabancı kavramların sadece Türkçe karşılıklarını bulma gayretinde değildir. Aynı zamanda o kavramları "yerlileştirmeye" çalışmaktadır. Babanzade İlmü'n nefs tercümesinin sonunda yaklaşık iki bin terimin Türkçe karşılığını yazmıştır. Bu karşılıkların ıstılahi manalarını yerine göre uzun şerhlerle yerine göre kısa cümlelerle vermiştir. Sadece Türkçe karşılığıyla yetinmemiş, bu kavramın şayet varsa önceki manalarını ve bizim literatürde hangi manalarda kullanıldığını, bugün modern bilimlerde kullanılan manasıyla nasıl farklılıklara sahip olduğunu da izah etmeye gayret etmiştir. 

Ahmet Naim'e göre bir terimi Türkçe'ye çevirmek yeterli değildir. İslam düşüncesinde felsefe her ne kadar son zamanlarda kelam ve tasavvuf ilmi içinde varlığını devam ettirmişse de neticede asırlarca varlığını devam ettiren bir ilmi disiplin olmuştur. Babanzade'nin şu cümleleri amacı hakkında net bir fikir vermektedir:  “Bugün bizim, felsefe için yapacağımız şey -tabiatıyla müstağni olamayacağımız- vaz'-ı cedidden ziyade keşf-i kadimdir. Binaenaleyh bir mebhase ait Fransızca bir ıstılahın karşılığını ararken daima o mebhasın bizdeki şekline de bakmak ve kadimden beri bizde ne gibi lafızların mustalah olduğuna nasb-ı nazar-ı dikkat eylemek ve her iki taraftaki manalar mütevaffık ise eski tabiri tereddütsüz kabul etmek, arada bir fark hâsıl olmuş ise o farkı gözeterek yine mevzua münasib tağyir-i yesir ile işi halletmek lazımdır."

İslamcılar, Batılılaşma hamlelerine hiç bir zaman toptan, reddiyeci bir tavır almamışlardır. Bu tartışmalar başladığı günden itibaren değişim hamlelerinin zaruri olduğuna inanmışlardır. Ancak değişim talepleri radikal Batıcılarınkinden her zaman farklı olmuştur.

Erken dönemlerde de bu farklılığı müşahede etmekteyiz. Tanzimat’tan hemen sonra baskılar sonucu yeni bir kanun hazırlanması konusunda iki grup ortaya çıkar. Cevdet Paşa, Şirvanizâde Rüştü Paşa ve Fuat Paşa millî bir Medenî Kanun hazırlanmasını istiyorlardı. Ali Paşa, Mithat Paşa ve Kabûli Paşa ise 1840'da Fransız Ceza Kanunu'nun tercümesinde olduğu gibi meseleyi bu şekilde halletme niyetinde idiler. Bu sebeple Fransa’nın baskısı ile Fransız Medenî Kanunu’nun (CodeNapoleon) tercüme edilerek alınmasını savunuyorlardı. Mecelle'nin yazılması gündeme geldiği dönemlerde Ahmet Cevdet Paşa, Hanefi fıkhının dönemin ihtiyaçlarına göre yorumlanması ve kodifiye edilmesinin Ali Paşa'nın Fransız hukukunun olduğu gibi tercüme edilmesi teklifinden daha evla olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden Ali Paşa'nın teklifine şiddetle karşı çıkmıştır. İtiraz ettiği husus değişim değil değişimin biçimidir.

İslamcı aydınların İslam'ın terakkiye mani olmadığını anlatmak için ciddi sayılabilecek bir külliyat oluşturmalarının altında yatan etken de aslında tecdit, reform gibi temel bir düşünceyi savunmuş olmalarındandır. Oysa radikal Batılılaşma yanlılarının reformdan anladıkları kör bir taklitçilik olmuştur. Camilere kiliselerdeki gibi sıra sıra sandalye yerleştirme, gündelik yaşam pratiğinde Hıristiyan adetleri reformdan ziyade bir tahrifatı hatta yok oluşu işaret etmektedir. İslam'da reform tecdittir. Her dönemde buna yönelik çabalar olmuştur. Tecdid ancak içtihadla mümkündür. İctihad, yine Müslümanların arasından çıkan, İslâm’ın yararını gözeten, belli bir ehliyeti olan birilerinin yapabileceği bir ekinliktir. Batılılaşma yanlıları böyle bir yararı gözetmemekteydi. 

Tanzimat'la başlayan süreç ilk başlarda eskinin yanında yeninin varlığını sürdürmesine izin vermiş ancak bu süreç sürekli bir şekilde yeninin lehine ilerleme kaydetmiştir. Babanzade Ahmet Naim'in de temsil ettiği düşünce geleneği bu anlamda son örneği teşkil etmektedir. 1933'te Darülfunun'un İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmesi ile birlikte bu düşünce tamamen tasfiye edilmiştir. Yeri doldurulamayacak ilim adamları üniversite kadrolarına alınmamıştır. Almanya'dan gelen bilim adamlarıyla bu açık kapatılmaya çalışılmıştır. O dönemin yönetimi ilim yerine idealistliği ön planda tuttuk diyerek kendini savunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve tek üniversitesi böylece ilim adına bir devrin kapatılmasının ilamı olmuştur.

Modern bilimlerin de etkisiyle ilimleri ve ilim adamlarını çok keskin hatlarla tasnif etmekteyiz. Batı düşüncesinde bunlar çok net bir şekilde ayrılıyor olabilir.  Örneğin J. Lucke deneyselci ise bütün bir düşünce dünyası bu parametrelerle tutarlı olmak zorundadır.  Ancak bizde tam olarak öyle olduğu söylenemez. Örneğin İbn-i Rüşd Rasyonalizmin en önemli temsilcisi olarak kabul görmektedir. Ancak İbn-i Rüşd çok değerli bir fakihtir de aynı zamanda. Özellikle karşılaştırmalı fıkıh alanında muteber bir isimdir. Yine İbn-i Arabi gibi bir isim batıni felsefesinin zirvesi kabul edilmektedir. Ancak itikadça batıni fıkhi mezhebi zahiridir.  İbn-i Arabi gibi bir ismin zahiriliği günümüzde tuhaf karşılanmaktadır. Demek istediğim bunlar modern dönemlerin tasnifleridir. Babanzade, İslamcılığın bu günden bir okumasıyla tasavvuf karşıtı bir isim olarak görülmekte ve bu şekilde yorumlanmaktadır.

Gerçi tasavvufla ilişkisi daha çok kayınpederi üzerinden kurulmaktadır. Fatih türbedarı Halvetî tarikatının şeyhi Ahmed Amiş Efendi, Ahmet Naim Bey'in kayınpederidir. Ahmet Naim’in, şeyhin çevresiyle yakın ilişkileri vardır. Ancak tasavvufun ana konularında onlarla aynı fikirde olduğu söylenemez. Ama bu durum onun tasavvuf karşıtı olduğunu da göstermez. “Vahdet-i vücut”, “irade”, “sırr-ı kader” gibi meselelerde onlardan farklı düşünürdü. İbn-i Arabî’ye saygı duyar ama bazı konularda onu eleştirirdi.

Klasik anlamda bir şeyh - mürit ilişkisinden bahsedilebilir mi? Pek sanmıyorum. İyi bir hadis âlimi ve sağlam bir fıkıh bilgisine sahip olan Babanzade daha çok fakihçilerin yaklaşımına sahipti. Tasavvufla mesafeli oluşu o gün de bilinen bir hadiseydi. Hangi kaynakta geçtiğini hatırlamamakla birlikte şöyle bir şey okuduğumu hatırlıyorum. Saraydan bir hanım arabada giderken trafik sıkışır ve camdan dışarı bakar, Ahmet Naim'i devrin önemli tasavvuf şeyhlerinden biriyle diz dize koyu bir sohbette görür ve hayretini gizleyemez. "Bu bizim Ahmet Naim değil mi?” kabilinden bir şeyler söyler. Demek ki o zamanlarda tasavvuf çevreleriyle görünmek yadsınan bir durummuş. Yinelemekte fayda var. Bu Ahmet Naim'in günümüz anlamında tasavvuf karşıtı olduğuna da tasavvufçu olduğuna da delil gösterilemez.      

Babanzade’nin ırkçılıkla, kavmiyetçilikle ilgili tespitleri o dönemler açısından çok önemli. Çünkü mikro milliyetçiliklerin, soy sop bağlarının kutsandığı, ulusçuluğun şaha kalktığı o günlerde Babanzade buradan gelecek tehlikeye dikkat çekiyor. Bu hususta neler söylersiniz?

1. Meşrutiyet döneminde Babanzade ile Ahmet Ağaoğlu arasındaki kavmiyet tartışmalarına baktığımızda da bu yönüyle de bir farklılığa tanıklık etmekteyiz. Tartışma 1914'te Babanzade'nin Sebilürreşad'da yayınladığı "İslam'da Dava-yı Kavmiyet" adlı yazısıyla başlamıştır. Ahmet Ağaoğlu ise Türk Yurdu Dergisi'nde “İslam’da Dâ’vâ-yı Milliyet” başlıklı iki yazıyla cevap vermiştir. Ahmet Ağaoğlu, medeniyetin bölünmez bir bütün olduğunu, bu yönüyle ele alınması gerektiğini ifade eder. Ona göre "medeniyet parçalanamaz, süzgeçten geçirilemez. Başarı varsa başarı bu bütünün ürünüdür. O halde yalnız elbiselerimiz ve bazı müesseselerimizle değil kafamız, kalbimiz, görüş tarzımız, zihniyetimiz ile de ona uymalıyız. Bunun dışında bir kurtuluş yolu yoktur" demektedir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslamcılar sanki bu değişimin karşısında Hıristiyan katoliklerinin aydınlanma karşısındaki konumuna benzer bir set oluşturmaktadırlar algısı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Babanzade İttihad-ı İslam fikrini savunmakla birlikte Türkçe'nin sadeleştirilmesi yönünde de çalışmaları var. Mehmet Akif ile birlikte yarım kalmış bir Türkçe sözlük çalışmaları mevcuttur. 

Ahmet Naim'in kavmiyetçilik düşmanı olmasını Türk olmamasına bağlayanlar olmuştur. Böyle bir eleştirinin cevaplanmasına bile gerek olmadığı kanaatindeyim. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Türkçülük cereyanının ümmete yaramayacağını söylemesinin yanında Arap İttihat Kulübü adlı yapıyı da eleştirerek kavmiyet ve soy sop davası sürmediğini göstermiştir. İslam birliği ve kardeşliği onun için her şeyin üstündedir.  Üç tarz-ı siyaset'te İslamcılık fikrini savunanların İttihad-ı İslam’ı bir kenara koymaları ve dar anlamıyla milliyetçiliği savunmaları bir düşüncenin kendini inkârından başka bir şey değildir. Babanzade Kürt olmasına ve Arapça’yı çok iyi bilmesine rağmen yazılarında Türkçe’yi büyük bir maharetle kullanır.

Ahmet Naim, Elmalılı Muhammed Hamdi ve Mehmet Akif'in çok yakın arkadaşlar olduğu biliniyor. Hem onların hem de pek çok İslamcının Meşrutiyet fikri taraftarı olduğu bilinen bir gerçektir. Kısa dönemlerle de olsa Sultan Abdulhamit karşıtı hareketlerin içerisinde yer almışlardır. Elmalılı’nın İttihat ve Terakki üyeliği mevcuttur. Abdulhamit'in hal edilmesi fetvasının taslağını yazdığı rivayet edilir. Bu isimler o dönemde de İslamcı idiler. İslamcılık denildiğinde sanki ne pahasına olursa olsun Cumhuriyet fikrinin karşısında ve Cumhuriyet'in savunduğu her şeyi reddedenler gibi yansıtılıyor. Onlar farklı bir yaklaşım sergiliyorlar. Redd-i mirastan ziyade mirası yeniden yorumlama derdindeler. 

Hocam, Babanzade Ahmet Naim gibi düşünce, felsefe ve inanç alanındaki büyük değerlerimizin çizgileri neden devam ettirilemedi. O şahsiyetlerin zor zamanlarda yaptığı mükemmel işler bugün niye yapılamıyor. İmkânlar ve bilgiye ulaşabilirlik çok kolaylaştı ama nitelik gittikçe irtifa kaybediyor. Sizce nedir bunların sebepleri?

Alınan sert tedbirler ve uygulamalar tek parti dönemi ile 1950’li yıllar arasında bir kopukluğa sebep olur. Yasin Aktay bu dönemi “kayıp halka” olarak tanımlar. Cumhuriyet yukarıda da belirttiğimiz gibi üniversite reformuyla bu sürekliliği akamete uğratmıştır. Yaklaşık 20 yıllık süreçte ilmi düzeyde bu bağlantı sağlanamamıştır. Bu karanlık bilinmezlik döneminde düşünce ve ilim faaliyetleri adeta yer altına inmiştir. 1950'den sonra İslamcılık bir önceki dönem aydınlarının bıraktığı yerden devam etmez. Yeniden keşfederler. Özellikle Hindistan/Pakistan, Mısır'dan yapılan çevirilerin çok büyük bir etkisi olur. Böylece İslamcılık muhafazakârlıktan, Türkçülük/milliyetçilik akımlarından ayrışmaya başlıyor.

İslamcılık düşüncesine baktığımızda 30'lu yıllardan sonra Babanzade, Elmalılı gibi ilim adamları değil de daha çok şairlerin ön planda olduğunu görürüz. Söylevlerle, hamasetle süreklilik sağlayamazsınız. Şairleri küçümsemek adına söylemiyorum, farklı alanlar olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.

İslami ilimleri bilmeden tarihte arkeolojik kazılar yapamazsınız. Yüzeysel olarak tanımlamalar yapsanız bile soy kütüğüne inemezsiniz. Babanzade gibi düşünürler son nesil idi. Bakın o zamandan beri ne Anadolu’da ne de diğer memleketlerde büyük kafalar yetişmiyor. Muhammed Abid Cabiri ayarında bir isim çıkaramıyoruz. Ya Batıyı çok iyi biliyoruz ya da İslami ilimleri… İki dünyayı yorumlayacak ve zihni atılım yapacak büyük düşünce ve ilim adamlarından mahrumuz. Geldiğimiz nokta işte bura…   

Röportaj: Muaz Ergü

Güncelleme Tarihi: 19 Temmuz 2019, 10:01
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
mustafa özdemir
mustafa özdemir - 4 yıl Önce

Muhkem ve muhtasar bir yazı Veysel Hoca yüreğine ilmine bereket.

banner19

banner13

banner26