Türkçeden Başka Kendimi Hiçbir Yere Ait Hissetmiyorum

Günümüz çocuk edebiyatının önemli isimlerinden şair Gökhan Akçiçek, kitapları, şiir serüveni ve dünya çocukları üzerine Mustafa Uçurum'un sorularını cevapladı.

Türkçeden Başka Kendimi Hiçbir Yere Ait Hissetmiyorum

Bir çocuğun kalbine dizelerden kurulu bir demet sunmak. Her gün biraz daha köhneyen ve sevgisizliğin sağnak sağnak yayıldığı dünyada şiirlerle çevrili bir dünyanın sesi olmak.

Çocuklar için yazmak bu çağda çocukların kalbine dokunmak kadar gerçek bir eylemdir. Bir şiirin dizesiyle kanatlanan duygular koruyucu bir güce de sahiptir. Gökhan Akçiçek, bu güçlüklerin farkında olarak çocuklara şiirini armağan eden şiir yürekli bir şair. Dünyaya çocukların gözüyle bakıp içine dokunan sahneleri kendi dünyasında yoğurarak küçük bir tebessüm sunuyor çocuklara içli bir türkü gibi. Onun şiiri dünya coğrafyasındaki tüm çocukların sesi soluğu gibi adeta.

Akçiçek ile, kitapları etrafında edebiyata, hayata ve çocuklara bakışına dair konuştuk.

"18 yaşında olsaydınız ne yapardınız" diye sorulduğunda, "Evden kaçardım galiba. Dünyayı keşfetmeye çıkardım" demişsiniz. Yine başka bir söyleşide de "Çocukluğuma ait yüzlerce hatıra, bir şekilde şiirime dayanak oldu." diyorsunuz. Nasıl bir çocukluk geçirdiğinizi merak ediyorum. Bize biraz o günlerden bahseder misiniz? Meraklı bir çocuk muydunuz mesela?

Çocukluğumun Türkiye’si de çocuk sayılırdı aslında. Naiflik olağan bir durumdu. Hesapsız sevmenin ibadet, komşuluk hatırının miras gibi görüldüğü; yoksulluğun ve iyi halli oluşun ayıp olmadığı, hatta çevremizde az da olsa zengin olmanın ezikliğini hissedenlerin yer aldığı bir dünya. Zenginler bu kadar şımarık ve göze batan tipler değildi. Merhamet mahallemizin adı idi neredeyse... Yeşilçam filmleri siyah beyaz, Türkiye radyoları baş konuğumuzdu. İnsanın içine işleyen bir Türkçe ile konuşulurdu. Sözcükler ağzımızdan çıkmadan önce şerbet dolu bir cam kavanozun içinde sırasını beklerlerdi sanki. Kendi oyuncağını kendi yapan çocuklardık. Tabiat ana tüm güzellikleri ile emzirirdi bizi. Kuşlar, ağaçlar, kır çiçekleri, mahallemizi ikiye bölüp Karadeniz’e doğru koşan Bülbül deresi… Göçmen kuşlar, kardan adamlar, ninniler, masallar; kruvaze ceket giyen babalar, dedeler. Sevdiğinin isminin baş harfini kanaviçelere, patiskalara işleyen lepiska saçlı nişanlı kızlar.

Televizyonun olmadığı yılların çocuğu olmak ayrıcalıkmış gibi geliyor bana. Hayal dünyamız kapitalizmin tasallutunda değildi. Kitaplar en iyi arkadaşımızdı. Kütüphaneleri keşfetmem büyük şanstı benim için. Anne ve babam okul yüzü görmemişlerdi ama okumanın önemini kavrıyorlardı.

Yazmaya nasıl başladınız? Örnek aldığınız kimseler, şairler, yazarlar var mı?

İlk ve ortaokul yıllarımda yazmak hiç aklıma gelmedi. O yönde bir teşebbüsüm de olmadı zaten. Ama çok iyi resim yapıyordum. Lise yıllarımın son anlarında yazma fikri az da olsa zihnimde belirdi. Ortaokul ve lisede kompozisyon dersim çok iyi idi. Sosyal derslere oldukça ilgi duyuyordum. Edebiyatı gündemime almam lise yıllarıma denk gelir. Lisede fen bölümü öğrencisiydim, lakin edebiyat dersleri daha çok ilgimi çekiyordu.                   

"Ziya Osman Saba’dan bu yana şiirimizde ihmal edilmiş bir duyarlılık, yani bir merhamet eksikliği hissediliyordu. Bu salya sümük bir merhamet değil. Modernizmin hayatımızdan söküp aldığı ince bir nakıştan bahsediyoruz. Şiirlerim o ince nakışın desen almasıdır" diyorsunuz bir yerde. Bu anlamda Gökhan Akçiçek'in şiire bakışı nasıldır? Onda şiir nasıl oluştu?

Bu sözü söylerken kelimenin tam anlamı ile ukalalık etmişim. Benimle yapılan bir söyleşide sarf ettim o sözü. Ama daha sonra hayli pişman oldum. “Merhamet eksikliği hissediliyordu” sözü benim adıma yersiz bir saptama olmuştur. Ben o sözü ederken meramımı net olarak açıklayamamışım. Daha doğrusu orada çocuklar için şiir geleneğimizin oluşmadığını, bu yönde şairlerce bir çaba geliştirilmediğini söylemek istiyordum. Çünkü çocuklar için şiir kaleme alan çok az şair vardı ve büyük çoğunluğu böyle bir eksikliğin olmadığını savunuyorlardı. Bugün bile bu görüş hayli taraftar bulabiliyor.

Şiirim hakkımda benim söze girmem yerinde olmaz. Ama beslendiğim kaynakları sıralarsam bir kanıya varılabilinir. Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Ziya Osman Saba okulunun öğrencisi olmakla hep gurur duydum. Sonraları Cahit Külebi, Cahit Zarifoğlu ve Mustafa Ruhi Şirin’e de uğradı yolum. Aslına bakarsanız Türk şiirinin bütün ustaları benim de hocam oldular. Şansızlığımız, bir ‘çocuklar için şiir’ geleneği devralmadan yazmaya koyulmamızdır. Yitip gitmesi muhtemel çocukluğumu şiirle kalıcı yapmaya çalıştım. İlkokul kitaplarındaki kötü şiirler de etkiledi beni. O şiirlerden daha iyisinin yazılacağını hissediyordum.

"Bizi, onurlu bir hayatın ferdi yapacak olana açalım yüreğimizi: Estetiğe, sanata, şiire, merhamete…" diyorsunuz bir yazınızda. Bu yazılanların işaret ettiği yerden bakarsak Gökhan Akçiçek günümüz dünyasını, günümüz insanını nasıl değerlendiriyor?

Günümüz insanı tek kelime ile bencil, hedonist, çıkarcı ve tüketmeye meyilli. Özellikle sağ ve muhafazakâr cenahta (ki bu cenap ailemin içinde bulunduğu yerdi) müthiş bir iktidar ve makam hırsı var. 1961 doğumluyum. Kırık yaşından sonra içinde bulunduğum bu camiadan da soğumaya başladım. Çünkü tek ölçüleri paraya, makama ve hatta şöhrete ulaşmak olan bir yapı çevremi sarmıştı. Bir zamanlar (ilk gençlik yıllarımda) MHP çizgisinde olan yakın çevremi kitaptan, kültürden ve sanatta uzaklar diye terk etmiştim. Aynı hayal kırıklığını muhafazakâr çevrede de gördüm, yaşadım. Kırkımdan sonra hiçbir ideolojiden öğrenecek bir şeyim kalmamıştı. Has edebiyat, şiir, öykü benim tek dünyam oldu.

İlk kitabınız “Bulutlar Örtmese Güneşi” 1995 yılında okuyucu ile buluşmuştu. 1995’ten günümüze uzanan çizgide Gökhan Akçiçek’in çıkardığı kitaplar düşünülünce, Bulutlar Örtmese Güneşi kitabınızın sizin nazarınızdaki yerinden bahseder misiniz?

Bulutlar Örtmese Güneşi’ ilk göz ağrım. İki önemli ödülle buluşturmuştu beni. Aradan 30 yıl geçmesine rağmen hâlâ hayatın içinde kalabilmeyi başarabilmiş bir kitap. Sanırım yol açıcı bir rolü de var gibi. Üslup olarak –çocuklar için yazan- birçok şairi de etkilediğimi sanıyorum. O yıllardan sonra çıkan birçok kitapta ‘Bulutlar Örtmese Güneşi’nin izlerini gözlemledim. Bundan onur duydum. Çocuğa, çocukluğa şiir duyarlılığı ile de yaklaşabilineceğini görmüş olduk. Benim için önemli idi lakin diğer kitaplarım için de bir seviye belirlemiş oldu. O çıtanın altına düşmemeyi ilke edinmiştim. Şükür o irtifayı hiç kaybetmedim ya da öyle zannediyorum. Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan, Cahit Zarifoğlu’ndan, Ali Akbaş’tan ve Mustafa Ruhi Şirin’den sonra devam eden bir halkaya eklenmek güzel bir duygu.

Çocuklar dünyada neşe kaynağımız ama şahit oluyoruz ki dünyada acılarla en çok da çocuklar yüz yüze geliyor. Sizin şiirlerinizde de hüzünlü çocukların fotoğrafları çıkıyor karşımıza. Bu konuda, çocuk acılarını şiirleriyle dillendiren bir şair olarak, neler söylemek istersiniz?

Bu konuda yanıldığımı itiraf etmek zorundayım. Şair çağına tanık olmalı sözü çocuklar için yazanlarda bir handikabı da barındırıyor. Acılar paylaşılınca azalır sanıyordum lakin öyle değilmiş. Çocuk acılarını şiirlerimde işledim ama o şiirleri okuyan çocukların karşılaşacağı umutsuzluk, yılgınlık ve örselenişi de bilemeden göz ardı etmiş oldum. Şimdi baktığımda o şiirlerin bir bölümünün muhatabının büyükler olması gerektiğine inanıyorum. İlk beş şiir kitabımdaki şiirleri yeniden gözden geçirip, umudun olmadığı, acı, hüzün ve karamsarlık ikliminde kalan bütün şiirleri ayıklayıp yeniden yayınlama planı yaptım. Bilge Yayınları çocuklar için bir yayın başlatıyor, editörlüğü Mustafa Ruhi Şirin’de. Mustafa ağabeyin önerisi ile yeniden düzenlediğim üç şiir kitabım, ‘Bulutlar Örtmese Güneşi’, ‘Kuş Resimli Kazak’ ve ‘Rüzgârlı Şiirler’ ve Vural Kaya’nın yönetimindeki Kayalıpark Yayınları’ndan ise bir şiir kitabım, ‘Kelebek Sevinci’, sanırım bu yılın içinde çıkmaya başlayacaklar.  

“Bülbül Deresi Şiirleri” kitabınız başta olmak üzere birçok kitabınızda bildiğiniz mekânların ve kişilerin şiirlerini yazdınız. İnsan yaşayan bir şiir midir?

Rengini, kokusunu ve tınısını hayatın içinden almayan şiirler inandırıcılığını kaybederler. Zamanın yıkıcı ve zorlayıcı etkisine karşı dayanamaz ve çözülüp giderler. İnsan etkileşen bir varlık. Sosyal hayatın kendisi şiire ve diğer tüm duyarlıklılara açık bir alan… Şiirimi hayattan topladım desem doğrudur. İnsan hallerini şiirime konu ederken hüznün tonunu çok abarttığımı görüyorum. Fakat daha önceleri bu konuda yeterince eleştiri almamıştım. Süreç içinde bu fikre inanmaya başladım.

1992 ve 1995 yıllarına ait iki ödülünüz var. Marifetin iltifata tâbi olduğu gerçeğinden hareketle ödüllerin edebiyatçılar üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?

Ödüllerin itici gücüne inanırım. Beni motive ettiler fakat ödül aldığınız kurumun dünya görüşüne eklemlenmek gibi de bir problem var. Kabul ettiğiniz ödül, sizi bir yere ait kılıyor. Şimdiden baktığımda, aslında, Türkçeden başka hiçbir yere kendimi ait hissetmiyorum. Ülkemiz yazar ve sanatçıları ürünleri ile değil, dünya görüşleri ile bir yerde konumlandırılıyorlar ve bu ölçüde değer görüyorlar. Ben bu ayrımın dışında kalmak, sadece yazdıklarımla anılmak isterim. Bu bir duruşumun olmadığı anlamına asla gelmez. Merhametin, vicdanın, ezilenin ve yoksulun yanında durdum ve durmaya devam edeceğim.     

Üretken bir edebiyat adamısınız. Şiir, anı-öykü, antoloji, deneme türünde kitaplarınız var. Bu denli üretken olmanızın kaynağı nedir acaba?

Hayatın bir anlamı var mı bilmiyorum. Lakin bir fikre kendini adamayanların bu düğümü çözeceğini de sanmıyorum. Edebiyat benim için hayata tutunma değil, hayata tahammül alanı oldu. Yaşamın tanıdığı olanaklar ölçüsünde yazma eylemini sürdürüyorum. Başka tutunacak bir dal da görmüyorum.

En yeni kitabınız “Patiska”, 2016 tarihli bir kitap. Büyükler için yazılmış şiirlerden oluşuyor kitap. Dizeler arasında yine bize gülümseyen bir çocuğu görebiliyor şiirinize aşina olanlar. Patiska’nın şiir serüveninizdeki yerinden bahseder misiniz?

Patiska en son çıkan şiir kitabım. Orhan Tepebaş bir yazı kaleme aldı bu kitabım için. Başlığı ise şöyleydi: “Patiska: Bir Vefa Kitabı”. Yaşım gereği (55’i doldurdum) önemli kayıplarım olmaya başladı. Benden bir yaş küçük erkek kardeşim Arkan’ı 9 yıl önce kaybettim. Birçok yakım arkadaşımın anne ve babalarını kaybedişine şahitlik ettim. Patiska, 2010-2016 yılları arasında yazdığım şiirleri kapsıyor. Hüznü, acıyı ve örselenmişlikleri mümkün olduğunca yazmamaya niyetliyim. Ama hayat da öyle şen şakrak akmıyor. Patiska, bu terkibin ilk meyvesi oldu. Benim içime sinen bir çalışma diyebilirim.

Patiska için kitapeki.com’da Fatin Hazinedar bir değerlendirme yazısı yazmıştı, “Kendi kumaşının terzisi” diye. O yazıdan anladığım kadarı ile bir üslup sahibi olduğum söyleniyor. Zaten şair olmanın en belirgin ölçüsü de üslup sahibi olmaktan geçiyor. Sizin kendiniz için söylediklerinizden daha önemlisi diğerlerinin size biçtiği kanaattir.    

Şiirlere anneler daha çok konuk olur. Annenin şefkatli sesi, duruşu, bakışı şairlere daha çok ilham verir. Sizin şiirinizde babaların varlığı da anneler kadar yer tutuyor. Bunun özel bir sebebi var mıdır?

Bu tanımlama da üzerime yapışıp kaldı. Anne, çocuğa ve çocukluğa açılan ilk kapı. Bu dediklerinizi ben de düşündüm. Sonucuna dair fikrimi destekleyen -annemi de tanıyan- Selçuk Küpçük’ün bir saptaması geldi aklıma: “Daha çok eksikliği hissedilen ve bu yüzden de idealize edilen bir anne figürü ile karşı karşıyayız, Akçiçek’in şiirlerinde.” Belki kelimesi kelimesine böyle değildi ama aklımda kalanı ile bu fikri veriyordu bana. Annem 39 yaşında altı çocuğu ile dul kalmış ve okul yüzü görmemiş birisidir. Babamın vefatından sonra ömrünü bizlere adadı. Altı çocuğun en büyüğü benim ve annem ile aramda 16 yaş var. Şu an 73 yaşında olan annem ile arama bu hayat mücadelesinin bazı anlarında bilmeyerek de olsa –her evde yaşanan durumlar gibi- mesafeler eklendi. Ama bunları ona hissettirmemeye çalıştım. Belki bu incinmeler şiirime de sızmış olabilir. Doğaldır ve normaldir bu durumlar. Fakat baba figürüne ait hiç de azımsanmayacak şiirler yazdım.

Bir yerde gözüme şöyle bir saptama ilişmişti, kime ait olduğunu bilmiyorum: Babalar, annelerin izin verdiği kadar sevilir. Abdulkadir Budak ise baba - oğul ilişkisini şöyle tanımlamıştı: “Baba: Demir kapı, Oğul: Ahşap anahtar”. Babalar ile hesaplaşmayı çoğu çocuk erteliyor, belki de öbür dünyaya bırakıyor. Ben babam ile böyle bir yol ayrımı yaşamadım. Zaten çok erken kaybettim babamı. Babam vefat ettiğinde 47 yaşındaydı, ben ise 22’sinde toy bir delikanlıydım.            

Çocuk edebiyatı alanı uçsuz bucaksız bir umman ve rengârenk bir dünya gibi… Son yıllarda bu alanda çok çeşitli çalışmalar yürütülüyor. Sizin bu konudaki fikrinizi alabilir miyim?

Hemen fikrimi söylemek isterim. Bu konudaki düşüncelerimi açıklarken gayet gönül rahatlığı içindeyim. Şunu en baştan bilmek gerekiyor. “Çocuk Edebiyatı” ya da “Çocuklar İçin Edebiyat” başlığı altında verilecek ürünlerde ağlak bir söyleyiş olmamalı. Hele alttan alta ideoloji ve dünya görüşü pompalamak bence gereksiz… Didaktik, vaaz eden ve çocuğu hizaya sokmaya meyilli metinler benim tarzım değil. Ne yazık ki çocuk edebiyatı deyince bu tür metinler akla geliyor. Bu tutumu kesinlikle kabul etmiyorum ve yanında da durmuyorum.

Çocuğa yönelik edebi ürünlerin niteliği ve duyarlılığı da edebi olmalı. Hatta bir söyleşimde, çocuklar için yazmayı tanımlarken şu sözleri kullanmıştım: “Sözcüklerin sırtına havlu koyarak yazdım.” Çocuğa estetik değerler aşılamayan, ona kendi ideolojisi üzerinden tahakküm kurmaya çalışan söyleyişin taraftarı değilim. O iş ilahiyatçıların işi. Edebiyatçılar edebiyat insanı gibi davranmalı. Türkçeyi, dilimizi, kültürümüzü ve duyarlılıklarımızı elbette ki en güzel formlarda işlemeliyiz. Umudun, neşenin, sevincin olmadığı yerde edebiyattan da bahsedilemez. Çocuğun beğeni düzeyini yazınsal örneklerle de şekillendirebiliriz. Edebiyatın görevi burada başlıyor aslında. Yaşanılacak bir dünyayı kurabilmek için, acının ve zulmün yeryüzünden silinmesi için şiirden, öyküden, resimden ve musikiden yana duyarlılık geliştirmiş nesillere ihtiyacımız var. Çocuklarımızı kendi ideolojilerimize asker yapmaktan vazgeçmeliyiz. Abartıya kaçmadan, iyi, merhametli ve vicdanlı insan olmanın yeterli olacağını düşünüyorum.

 

Röportaj: Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 08 Ekim 2016, 09:48

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
osmanziya
osmanziya - 4 yıl Önce

Yazarlar sizin gibi olmalı.. şiirin ışkını taşımalı.. Hazır söze.. bilgiye.. görüşe.. düşünceye alıştırmamalı...bS

Meral Karakaya Çok güzel
Meral Karakaya Çok güzel - 2 yıl Önce

Çok güzel bir söyleşi olmuş. Gökhan beyin edebiyat serüvenini ve düşüncelerini öğrenmiş olmak ve ilimizde bu düşüncelere ve kabiliyete sahip bir şairin yaşaması bizler için de bir onur. Özellikle çocuk edebiyatı için söylediğiniz sözcüklere havlu koymak, muhteşem bir hassasiyet. Kutluyorum yolunuz açık olsun

banner19

banner13

banner26