Türkçede roman trene binen son yolcudur

Selçuk Küpçük, eleştirmen Hakkı Özdemir ile 'Yeni İnsan ve Ulus Oluşumunda Roman Aşkı' kitabı üzerine konuştu..

Türkçede roman trene binen son yolcudur

 

 

Eleştirmen Hakkı Özdemir ile “Yeni İnsan ve Ulus Oluşumunda Roman Aşkı” kitabı üzerine konuştuk.

“Modern çağın epiği roman, Türk edebiyatı için kurtuluş ve kuruluş mitinin de destanına dönüşmüştür” diyorsun kitabında. Roman meselesine girmeden evvel sormak isterim; Milli Edebiyat döneminin ürünü olan şiirlerin, aynı dönem içerisindeki işlevine yönelik düşüncelerin nelerdir?

O zamanlar şiirde etkili iki mesele var. İlki hece-aruz ayrışması ve hecenin yaygınlaşması, diğeri de kökü Tanzimat’a kadar uzanan sadeleşme meselesi. Aslında hece-aruz tezatı da Ziya Paşa ile başlamıştır. Bu dönemde hem Genç Kalemler, Beş Hececiler gibi oluşumlar var; hem de Fecr-i Ati’den gelenlerle herhangi bir toplulukta yer almayanlar. Çoğu hece şairi, aynı zamanda aruzu da iyi kullanmaktadır, onlardan biri Faruk Nafiz’dir. Fakat heceyi tercih ediyorlar. Aruzda ısrar edenler Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Ahmet Haşim. Onlar da “Milli Edebiyat” döneminin bağımsız isimleridir. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Fuat Köprülü sadeleşme hareketini de doğru bulmuyorlar. Gerçek olan şu ki, hem “Yeni Lisan Hareketi”, hem de hece vezni bu dönemde ağırlık kazanıyor ve bu hareket Cumhuriyet’le de bir süre devam ediyor. 1940’lardan sonra birkaç istisna dışında hece de terk ediliyor. O dönemden bugüne ise Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif, yani aruz şairleri kalıyor. Mesele her zaman dil meselesidir. Aruz şairleri şiir dilini bir üst dil olarak görüyorlar. Milli Edebiyat döneminde başlayan cereyanlar, şiirin bu vasfını ihmal etmiştir. Türkçe üzerinden son bin yılı şöyle hülasa edebiliriz: Türkler şiirle Müslüman, romanla Batılı olmuştur. Diğer taraftan Milli Edebiyat dönemi şiirinin doğrudan uluslaşmada, ulus-devletin inşasında romanla mukayese edilir bir rolü yok tabiî. Fakat bu konuştuklarımızın bir sonucu olarak, klasik şiirden kopuşun zamanla şiirde de seküler bir kimlik ortaya çıkardığını söylemek mümkün.

Ulusal kimlik inşasında romanın rolü üzerine kitabın gerçekten ufuk açıcı. Ulus-devlet, milliyetçilik, yeni bir toplum kurgusunda, Türkiye’de romanın bu kadar işlevsel bir rol üstlenmesinin temelinde neler var?

Roman, yeni bir insan tipi ortaya çıkarır ve bu tip, aynı zamanda okura model olur. Milli Edebiyat’ın önemli isimlerinden Ziya Gökalp bu durumu daha başından isabetle değerlendirir. Örnek olarak “Mai ve Siyah”ın Ahmet Cemil’i ile “Çalıkuşu”nun Feride’sini gösterir, onların toplumda makes bulduğunu söyler. Karşıdan gelen hülyalı ve dalgın bir delikanlı gördüklerinde, “İşte bir Ahmet Cemil daha!” derler. Bu romanları okuyan gençler, Ahmet Cemil veya Feride gibi duymaya, düşünmeye, irade etmeye yeltenirler. Çünkü onlar ve benzerleri roman okuruna model olma potansiyeli taşıyan canlı birer enmûzectir. René Girard bu durumu “üçgen arzu” istiaresiyle değerlendirir. Okur arzulayan öznedir, mesela Don Kişot. Onun örnek aldığı Şövalye Amadis de modeldir. Nesne ise, serüvenden serüvene değişir; Don Kişot’un romanlardan aldığını gerçek hayatta doğrulama yolculuğunun tüm durakları da nesnedir, Pedro Usta’nın kuklaları veya yel değirmenleri gibi. Arzulayan özne ile nesne gerçek hayattadır. Fakat model ve arzulayan öznenin nesneye yüklediği anlam, yani nesneyi idealize etmesi ise kitabîdir. Modelin hayal mahsulü olması, onu örnek alan öznenin doğasını bozmuştur. İşte romanın en temel fonksiyonu böyle başlar. Ulus ise, uluslaşmanın icat ettiği, Benedict Anderson’un deyimiyle hayali bir cemaattir. Tıpkı modeliyle etkileşime geçerek doğası değişmiş özne gibi ulus da suni bir yapıdır. O zamanlar, 19. yüzyıldan 20 yüzyıl başlarına kadar roman ve gazete ulusun inşasında rol almıştır. Türkiye’de de milliyetçilik fikri Tanzimat döneminde gazete ile başlamıştır. Roman da uzun bir süre, gazete tefrikalarıyla topluma ulaşmıştır. Roman değişimin vitrinidir. Yeni insan, yani ulusun bireyleri o vitrinden giyindikleriyle şekil değiştirmiştir. Dolayısıyla roman, modernleşme tarihinin Türk toplumunda yaptığı değişimi en iyi okuyabileceğimiz sahadır.

Bugün artık ismi anılmayan birçok romancıdan bahsediyorsun kitabında. Muazzez Tahsin Berkand, Etem İzzet Benice, Fazlı Necip, Esat Mahmut Karakurt gibi mesela. Bu isimleri nasıl tespit ettin?

Bir kısmını ismen biliyordum fakat okumamıştım. Bazıları ilerledikçe karşıma çıktı. Her kitap başka bir kitaba veya yazara götürdü. Peride Celâl’i Ayşe Şasa söyledi. Ayrıca çok teşvik etti. Asıl aradığım aşk ve Milli Mücadele konulu romanlar ve bu türlere ağırlık veren yazarlardı. Neden aşk? Çünkü aşk romanın tek kanonik unsurudur. Bu sebeple Güzide Sabri’den Mebrure Sami’ye kadar pek çok yazarı okudum. Çok da iyi oldu. Enteresan şeyler keşfettim. Bunların çoğunu kitapta paylaştım. Bizde aşk romanları yeni bir hayat tarzını, insan tipini ve toplum modelini inşa etmede paravan olarak kullanılmıştır. Aslında pek çok yazar, ihtiyarî yahut gayrı ihtiyarî bu amaca hizmet etmiştir. Bunu biliyordum. Mesnet bulmak için de işte bu türe, aşk romanlarına yöneldim. Aradığımı da fazlasıyla buldum.

Kitabında ayrıca bir edebiyat kanonundan bahsediyorsun. Ve bu kanonun dışında bulunanlardan. Burada Kerime Nadir üzerine konuşmak isterim mesela. Kitapta adı geçen hemen çoğu romancı yıllar sonra eserlerini sahiplenmez iken, Kerime Nadir müthiş bir özgüven ile eserlerini savunuyor. Bu kanon karşısında Kerime Nadir’in özgüveni nereden geliyor?

Kerime Nadir’in çok başka bir duruşu var. Romanlarında da bu farkı görmek mümkün. Pek çok yazar yazdıklarını reddederken, dikkate almazken o sahipleniyor. Peride Celâl mesela. Allah vergisi bir romancılık kabiliyeti var. Fakat 1950 öncesi yazdıklarının tümünü reddediyor. Hâlbuki, geç fark etmiş olsam da, mesela “Dar Yol”un Türk edebiyatının kıymetli romanlarından biri olduğunu şimdi rahatlıkla söyleyebilirim. 1949’da basılıyor. İkinci baskıya yazarı tarafından müsaade yok, tâ 1996’ya kadar. O da Selim İleri’nin ısrarlarıyla. Bildiğim kadarıyla bu ikinci baskının da mevcudu kalmamış. Şimdi onları bu saplantıya iten bir kanon var. Hâlbuki romanın yaygınlaşması, geniş kitlelere ulaşması kanonun dışında tutulan bu yazarlarla olmuştur. Bilhassa o zamanlar aradaki benzerlikler, farklılıklar üzerine çalışılmamış da. O nedenle mukayese önemli. Mesela Güzide Sabri’nin “Ölmüş Bir Kadının Evrâk-ı Metrûkesi” ile Halit Ziya’nın “Nemide”si, Burhan Cahit’in “Ayten”i ile Halide Edip’in “Kalp Ağrısı” mukayese edilirse, hem gerçek kanon belirginleşecek hem de romanın yeni bir toplum yapısı için hangi tipleri önerdiği anlaşılacaktır. Kerime Nadir’in ezberci bazı yakıştırmalara önem vermemesi o nedenle dikkate şayan. Bir kere kendini biliyor. Neyi yazabildiğini… Tiplerini gittikçe geliştiriyor. Nalan’dan Zülal’e, ondan da Fügen’e uzanan yol bunun kanıtıdır. Muhakkak mağduriyeti de vardır, iyi bildiği ve yeteneğini gösterdiği tür dışında yazdığı romanlar bunun bir sonucudur. Natüralist roman yazmış mesela. Ne gereği var? Verlaine’nin Zola olmaya kalkması gibi bir şey. Ötmeye çalışırken böğürmeye başlamak gibi. Öyle demiş Verlaine. “Ben bir kuşum, ötüyorum, nasıl ki Zola da bir öküzdür, böğürüyor!” Kerime Nadir ve Peride Celal başka, haklarını teslim etmek gerek.

Kitabında bir de Kerime Nadir’in Pervane’si ile Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi arasında bir ilişkiden bahsediyorsun. Bunu biraz açar mısın?

Pervane bir devam romanıdır. 1952’de yazılmış Ruh Gurbetinde romanının devamıdır. 1954’te tamamlanmış Pervane. Hikâyesi ve karakterleriyle Masumiyet Müzesi’ne ilham vermiş. Masumiyet Müzesi’nde aşk için bütün hayatı değişen, bir tür meczuba dönüşen Kemal ile onun âşık olduğu, âşığının acı çekmesinden neredeyse sadistçe bir memnuniyet duyan Füsun anlatılıyor. Pervane’de de İzzet’in âşık olduğu Fügen için bütün hayatını elinin tersiyle kenara itmesi, Fügen’in İzzet’e türlü cefalar çektirmesi işleniyor. Tıpkı Füsun’un Kemal’e çektirdiği gibi. Ayrıca diğer aşk romanları klişelerinin de pek çoğunu Masumiyet Müzesi’nde bulmak mümkün. Kitapta ayrıntılarını anlattım. Orhan Pamuk’un Pervane romanından etkilendiğini düşünüyorum. Her iki eser arasında tesadüfle ifade edilemeyecek benzerlikler var. Fakat bunları ben kanon meselesi bağlamında değerlendirdim. Yani kanonun dışında bırakılanla kanonun önemli bir yazarının eseri arasındaki benzerliği, yani asıl kanonu göstermek için.

Dünyada Türk romanı diyebileceğimiz özgün bir yapı var mıdır? Sen nasıl görüyorsun? Gözlemlerin ve eleştirilerin nelerdir?

Dünyada bir Türk romanı imgesi olduğunu sanmıyorum. “Turquerie” diye bir tür var ama o başka mesele… Artık edebiyatın on dokuzuncu asırdaki gücü ve görünürlüğü yok. Her şey metin, ürün filan gibi tuhaf kavramlarla ifade ediliyor artık. Zaten Türkçede roman trene binen son yolcudur. Hattâ bilet bulamayan bir yolcu da diyebiliriz. Çünkü bütün mevkiler dolmuş. Eğer Türk romanı yirminci asırda geldiği yere bir önceki asırda ulaşsaydı belki farklı olurdu. Çok önemli romancılarımız var. Fakat Türk okuru bile yeni keşfediyor, bırakalım diğer dilleri. Mesela Tanpınar neredeyse unutulmuş bir yazardı. Bu arada hatırlanmasında Orhan Pamuk’un da rolü var. Önemini her fırsatta vurguladı çünkü. Şimdi diğer dillere çevrilse de, eskiyle mukayese edilir bir etkisi olmuyor. Geçen ay bir gazetede okudum. Times’da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün İngilizce çevirisi üzerine bir yazı çıkmış. Herhalde bu hadise Tanpınar yaşarken olsaydı, o zamanlarda yani, çok daha farklı olabilirdi. Peyami Safa, Tarık Buğra, Kemal Tahir… Çok önemliler. Bugün Türk romanı diyebilmemizin sebebi onlar. Fakat bırakalım diğer dilleri birbirlerini bile görmeleri engellenmiş. Öyle bir “dûd-ı muannid”… Ayşe Şasa anlatmıştı. Kemal Tahir, Tanpınar’ın romancılığından habersizmiş. Ayşe Şasa ona bundan bahsettiğinde, “Bizim Kırtıpil Hamdi roman mı yazmış?” diye şaşırmış Kemal Tahir. Öldüğünde ise masasının üstünde bir kısmı okunmuş ve açık vaziyette “Huzur” duruyormuş.

 

Selçuk Küpçük konuştu

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 14:55
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13