Tarık Tufan: Yazmaya Tutundukça Varoluşum Güçlendi

''İç çatışmaların yoğun olarak yaşandığı, bir arayış hikâyesi anlatmak istiyorum. Yol hikâyesi. Gel gitlerle dolu, acıtan bir dönüşüm hali. Bir düşüşü anlatmak ilgimi çekiyor. Genellikle, bir kemâl bulma hikayeleri anlatmayı sever insanlar. Modern zamanlarda yaşayan insanın savruluşlarını ve hiç olmadık karakterlerin hiç olmadık yerlere sürüklenmesini anlatmaya değer buluyorum. Yol ve arayış hikayelerinin en ilgi çekici yanı, kahramanın nereye savrulacağını kestirememek.''

Tarık Tufan: Yazmaya Tutundukça Varoluşum Güçlendi

Tarık Tufan yazmaya neden ve nasıl başladı? Bir derdiniz vardı da yazayım çözüm bulayım mı, anlatayım rahatlayayım mı” dediniz?

İnsan hayatı boyunca ruhuna iyi gelecek şeyler arıyor. Derdine derman olacak, yarasına merhem olacak şeyler arıyor. Kendini arıyor. El yordamıyla buluyoruz bazı şeyleri. Radyoda program yapıyordum, o zamanlar daha çok yazmaya başladım. Yazdıkça içinde nefes darlığı çektiğim iç içe halkalardan bir bir çıkıyordum. Yazmaya tutundukça varoluşum güçlendi diyebilirim.

Yazar, senarist, radyocu, sunucu? Hangisinde kendinizi buldunuz? Olmazsa olmazınız?

Anlatan adamım ben. Hikâyelerin, karakterlerin, olay örgülerin, çatışmalı duyguların, hayallerin içinde dolanıp duruyorum. Elbette yazar olmak bana kâfi geliyor. Diğerleri geçmiş zamanlarda rızkımı çıkardığım işlerdi.

Yayınlanmış 7 kitabınız var. Karakterler gerçek mi hayal mi? Esin kaynağı nedir?

Gerçek karakterlerden esin de var, hayali karakterler de var. Esin kaynağım hayattan başka ne olabilir ki? Etrafıma bakıyorum, okuyorum, izliyorum, hayal ediyorum. Yeni kelimeler arıyorum. Ama bütün bunların sonucunda ortaya çıkan şey bir kurmaca. Gerçeklik ve kurmaca arasındaki ilişki başka bir bahsin konusu. Edebiyatın kurduğu bir gerçeklik var ve bu, gündelik hayattan bir parça farklı. Ama gerçek!

Hayatta büyük bir değişim var. Terk edilme, âşık olma, yoksullaşma, kavga etme biçimleri bile değişti” demiştiniz bir söyleşinizde. ‘Yeni bir hayat’ mı var artık? 

Yeni bir hayat var evet. Aslında her dönemin ruhu, o döneme ait duyguları, tutumları, yaşam alışkanlıklarını dönüştürüyor. Ben artık kırk yaşımı aştım ve burada özellikle kastettiğim şey, kendi hayatımda şahit olduğum büyük kırılmalar. Gözlerimle gördüm her şeyin keskin bir şekilde değiştiğini. Şairin “Ben yaşarken oldu her şey” demesi gibi. Kendi gözlerimle gördüm. Bunu uzun uzadıya konuşabiliriz ama çok uzatmamak için bu değişimin temel karakterini söylemekle yetinelim. İnsanın daha yalnız, daha güvensiz olduğu bir hayat var. Gerçekliğin gösteri alanlarına taşındığı bir hayat var. Gösterdiğiniz, fotoğrafladığınız kadar hayatta olduğunuzu ispatlayabilirsiniz. Varoluşumuz, performansımız ölçeğinde değer taşıyor.

‘Beni Onlara Verme’ kitabının girişinde “Huzursuz bir ruhum var benim. Bu dünyada yersiz yurtsuz kalmaktan belki. Çok zamandan beri hikayeler anlatıyorum. Anlattıkça ruhum sükunet bulur sandım, olmadı.” yazıyor. Neden huzursuz? 

Kendimi bildim bileli böyle. Huzursuzluk yanı başımdan ayrılmayan bir yoldaşım gibi. Nedenlerini biliyorum. Bazılarını kendime bile ifade edemediğimden yazmakla iktifa ediyorum. Huzursuzluğumun geçebilecek bir şey olmadığını da biliyorum. Böyle yaşamaya alıştım galiba.

Genellikle büyüdükten sonra çocukluğuna dönmek ister insanlar. Siz bunu istemiyorsunuz. ‘Beni Onlara Verme’ de yaşadığınız semtin, mahallelerin ve o insanların öyküleri toplamı. Bu kitap, geçmişe dönüp hesaplaşma, yüzleşme mi?

Yüzleşme kelimesi son zamanlarda çok sık kullanılmaya başlandı. Bir yüzleşme sayılabilir mi bilmiyorum. Geçmişe dönmek gibi bir niyetim yok. Geçmişle bir ilişki kurma olduğu muhakkak. Bütün çıplaklığıyla yüzleşmeye cesaret edemeyeceğim şeyler var orada. Ben de gerçekliğini bozmaya çalıştım sanırım. Yeni yeni hikâyeler, karakterler yazarak, gerçekle kurmaca olanı karıştırdım. Gerçekliği muğlak hale dönüştürme arzusu diyebiliriz. Unutma çabası. Ama arzu ettiğim şey olmadı. Yaralarımı biraz daha sızlatmaktan başka bir işe yaramadı.

Hayata bakışınızı değiştirdiğine inandığınız bir olay, bir kişi, bir kitap var mı?

Hiçbir şey hayata bakışımı değiştirmiyor. Ne kadar etkileyici olursa olsun, bir süre sonra kendi kabuğuma geri dönüyorum. Hayat hakkında saplantılı fikirlerim olduğunu kabul ediyorum. Tam değiştireceğimi düşündüğüm anda karşılaştığım şeyler, yaşadığım olaylar saplantılarımı güçlendiriyor.

Türk edebiyatının zayıfladığı görüşüne katılmadığınızı biliyoruz. Peki, edebiyatı güçlendirmenin yolu sizce nedir?

Güçlü edebiyat iyi edebiyatçıların, iyi metinleriyle gelişiyor. Türkiye’de de son zamanlarda hem okuyansayısı artıyor hem de yazan sayısı. Tabii ki çokluknitelik anlamına gelmiyor ama bir çabanın devamettiğinin göstergesi. Zaman içinde edebiyatımızın dahaiyi metinleriyle karşı karşıya geleceğimizi düşünüyorum.

Sırada öykü, roman, senaryo… Ne gibi projeler var?

Yeni bir romana başladım. Çok heyecanlıyım. Karakterleri severek yazıyorum. Ne kadar süreceğini bilmiyorum. Bir yandan da senaryo olarak tasarladığım bir hikâyem var. Onunla ilgili şimdilik bir şey yapmıyorum.

Yeni nesil, kitap okumak yerine sosyal medyayla daha fazla vakit geçiriyor görüşüne katılıyor musunuz? Siz ne kadar kullanıyorsunuz sosyal medyayı?

Vakıa o ki insanlar sosyal medyada epeyce vakit harcıyorlar. Vakit harcamak bir hafif kalıyor, orada bir varoluş inşa ediyorlar. İyi mi kötü mü, yakın zamanda daha iyi göreceğiz. Benim haz etmediğim bir dünya orası. Merhametsiz, şefkatsiz bir dünya. Anlamanın da anlatmanın da çok kolay olmadığı bir dünya. Kötücül ruh halinin insanı sarmaladığı bir dünya. Belki de gerçek budur. Öyleyse yapacak bir şey yok. Gözlerimi kapatmayı tercih ediyorum. Bir dönem daha aktif kullandım ama uzun zamandır uzak durmayı tercih ediyorum.

‘Şanzelize Düğün Salonu’ndaki şeyhin oğlu karakterinin sıkışmışlığından bahsedebilir misiniz biraz? Tanığımız, iyi bildiğimiz bir sıkışmışlık mı? Bir arayış mı bir kaybediş mi var orada?

İç çatışmaların yoğun olarak yaşandığı, bir arayış hikâyesi anlatmak istiyorum. Yol hikâyesi. Gel gitlerle dolu, acıtan bir dönüşüm hali. Bir düşüşü anlatmak ilgimi çekiyor. Genellikle bir kemâl bulma hikayeleri anlatmayı sever insanlar. Modern zamanlarda yaşayan insanın savruluşlarını ve hiç olmadık karakterlerin hiç olmadık yerlere sürüklenmesini anlatmaya değer buluyorum.

Yol ve arayış hikayelerinin en ilgi çekici yanı, kahramanın nereye savrulacağını kestirememek. Yol, önceden kestirilmesi güç bir serencam. İnandıklarımızla yaşadıklarımız arasındaki çatışmalar da anlatmaya değer. Şizofreni hali. İçimizde büyüyen acı. Bitmeyen pişmanlıklar. Biraz uzaklaşınca geri dönüş yolunu bulamamak, dönüş yolunu bulduğunda bu sefer kendini bulamamak. Kaybolmuşluk hissi. Anlatmayı çok istediğim şeyler bunlar olunca karakterler, dekorlar, fonlar böyle oluştu.

İlkokuldayken sokakta tanımadığınız bir adam size bir kitap hediye ediyor ve o kitabı defalarca okuyorsunuz. Sizi çok mutlu eden bir anı. Siz de sokakta birilerine kitap hediye ettiniz mi?

Çok insana kitap hediye ettim, etmeye de devam ediyorum. Seviyorum bunu.Sokakta edip etmediğimihatırlayamıyorum. Belki etmişimdir.

Çocukluğunuzda evinizde bir kitaplık olmadığını söylemiştiniz. Şu an evinizde yeterince büyük bir kütüphaneniz var mı? 

Sanırım yeterince büyük bir kütüphanemvar. Eskisi gibi takıntılı değilim.Zaman zaman kütüphanemden kitaplarseçip bazı yerlere yolluyorum.

Kitap ve yazar tavsiye etmeyi sevmiyorsunuz. Peki, en son okuduğunuz kitaplar nedir diye sorsam?

Kazuo Ishiguro’yu Nobel almadan evvel hiç okumamıştım. Yakın zamanda üç kitabını okudum. “Öksüzlüğümüz”, “Günden Kalanlar” ve “Beni Asla Bırakma”. Ayfer Tunç’un son romanı “Aşıklar Delidir”i okudum. Han Kong’un “Vejetaryen” romanını okuyup sevdim.

“Yazmaya Tutundukça Varoluşum Güçlendi”, Makas dergisi, Mayıs 2018, sayı 1.

 

Röportaj: Deniz Ersoy

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2018, 12:40
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER