Tarihi hayatlar üzerinden okumak daha cazip

Abdulhamit Kırmızı, 'Avlonyalı Ferit Paşa & Bir Ömür Devlet' kitabı, biyografiler ve tarihçilik üzerine Hacer Kor'un sorularını cevapladı.

Tarihi hayatlar üzerinden okumak daha cazip

Çalışmalarında daha çok Osmanlı tarihinin son yüzyılına yoğunlaşan, Şehir Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından Doç. Dr. Abdulhamit Kırmızı ile son çıkan kitabı "Avlonyalı Ferit Paşa & Bir Ömür Devlet" adlı kitabını konuştuk.

Kitabınız hayırlı olsun. Tarihsel bir dönemi biyografi üzerinden okumaya çok aşina değiliz, neden böyle bir tercihte bulundunuz?

Geçmişi anlamanın ve anlatmanın muhtelif yolları var. Biyografi de tarihe açılan güzel bir kapı. Hayatlar üzerinden tarih okumayı daha cazip buluyorum. İnsanlı yazılan tarihler kuru kronolojik veya strüktürel anlatılardan daha canlı bir geçmiş tasavvuru sunar. Bir hayatın uğradığı duraklar üzerinden bir tarih dilimini anlamaya çalışmak tarih yazımını zenginleştirir, okuyucuyu daha zengin bir mazi dünyasına götürür. Mesela 1851’de doğup 1914’te ölen Ferid Paşa’nın biyografisini okumak, Osmanlı Tarihi’nin Tanzimat’tan Cihan Harbi’ne kadar uzanan önemli bir dönemini onun yaşadığı mekanlar, bulunduğu coğrafyalar, çalıştığı kurumlar, içinde bulunduğu halklar, etrafındaki insanlar üzerinden okumak demektir.

Şüphesiz her biyografi böyle bir okumaya elverişli değildir, bu anlamda Avlonyalı Ferid Paşa'yı özel kılan nedir?

Ferid Paşa’nın kariyeri, Osmanlı Devleti’nin idari ve adli reformlarına paralel olarak geliştiği için, adeta bu dönemde devletin ve toplumun yaşadığı dönüşümün şerhi gibidir. Taşrada bir katiplikle başlayan, idari, harici ve adli görevlerle geliştikten sonra, valilik ve sadrazamlıkla taçlanan bir kariyer. Kariyer durakları taşra idaresinden Şura-yı Devlet’e, vilayet kurumlarından Babıali ofislerine kadar birçok teşkilat ve müessesenin bilinmesini gerektiriyor. 1898’de Konya’ya vali olduğunda, 32 yıllık kariyerinin ilk 16 yılını taşrada, diğer 16 yılını merkezdeki görevlerde geçiren Ferid Paşa, 5 yıla yakın Konya valiliğinden sonra 5 yıldan fazla sadrazam oluyor. Meşrutiyet’ten sonra onu Ayan meclisinde, İzmir valiliğinde, Dahiliye Nazırlığında görüyoruz. Yarım asra yakın bir devlet kariyeri. Yani, “Bir Ömür Devlet”.

Aynı zamanda, Meşrutiyet’in ilanıyla yükseldiği zemin ayağının altından kaydıktan sonra sendeleyen, ama sabit-kadem kalmayı başaran bir devlet adamı. Arnavut olması, merkezileşen ve modernleşen devletin hikayesine millet ve milliyetçilik boyutu katıyor. Ferid Paşa, Arnavut ile Osmanlı olmak arasındaki geçişkenlikleri ve çelişkileri derinden yaşamıştır. Bu bakımdan kimliklerin akışkanlığı, sadakatlerin çoklu katmanları hakkında öğretici tahlillere izin veren bir hayat hikayesi.

Padişaha çok yakın olması, bize saray çevresi ve Yıldız merkeziyet sisteminin işleyişi hakkında değerli bilgiler sağlıyor. Hayatındaki durakların çeşitliliği Girit’ten Arnavutluk’a, Bosna-Hersek’ten Bulgaristan’a, Diyarbekir’den Konya’ya, İzmir’den İstanbul’a bir çok coğrafyayı kapsamayı gerektiriyor. Girit ayaklanmalarından Makedonya’daki çetelere, Anadolu’daki kıtlıklardan Konya’daki su sorununa, İstanbul’daki diplomatik çevrelerden taşradaki konsoloslara kadar çeşitli konularla haşir neşir olmayı sağlayan bir yaşamöyküsü.

Genellikle ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamayan bir biyografi ile karşı karşıya kalıyor okuyucu. Neden bir tarafa yarandığı farzedilen biyografilere aşina bir milletiz?

Osmanlı İmparatorluğu’ndan doğan ulus-devletlerde, milli tarih yazımının işine yaramayan hayatlar biyografiye dönüşmeye değer görülmedi. Ferid Paşa 1914’te yani Milli Mücadele devrine erişmeden öldüğü, bir İttihatçı düşmanı olduğu ve adı öteki Ferid Paşa ile karıştırıldığı için Türkiye’de unutuldu. 1913’te Arnavutluk’un başına geçme teklifini reddeden (ve Enver Hoca rejiminin tarih düşmanlığının kurbanı) bir Osmanlı olduğu için Arnavutluk’ta unutuldu. Hiç kimsenin kahramanı değildi. Bazen tersi olur, Şemseddin Sami Fraşeri örneğinde olduğu gibi, her iki taraf da sahip çıkar, ancak kendi milli tarih görüşüne göre yontarak…

Öte yandan, biyografileri siyer formatında okuma beklentisi var sanki toplumda. Hamasi, övgü edebiyatından ibaret, ehliyetsiz ellerden çıkan popüler Abdülhamid kitapları mesela. Onun hayatını kendi inandığını teyit etmek için okuyanlar çok olduğu için, ona göre, piyasaya satacak ürünler süren uyanık Abdülhamid tüccarları da var… Abdülhamid ve Atatürk ekmeği, ye ye bitmez bu topraklarda...

Ferid Paşa'nın sadrazamlık döneminin Ermeni araştırmalarında ihmal edilen bir 20. yüzyıl adası olduğunu söylüyorsunuz. Sizce bu ihmal ne tür sıkıntılara sebep oluyor?

Yüzyıllar boyunca Osmanlı toplumsal dokusunun parçası olan Ermenilerin sadece ayaklanmalarla veya katliamlarla gündeme gelmesinden rahatsızım. Sadece bir arada yaşama ve hoşgörü edebiyatı içinde anlatılmalarından da rahatsızım. Osmanlı toplumsal dokusunun her parçası her dönemde yaşadıklarıyla tarih yazımının konusu olabilir ve olmalıdır da. Yanlış ve eksik tarihselleştirmeler her cephede tek yanlı algılamalara yol açıyor. Ortada kan olmadığı zaman da Ermenilerden söz eden bir Osmanlı tarih yazımına ihtiyaç var.

Ferid Paşa'nın akrabaları ile de diyaloğa geçmişsiniz. Çalışmanıza yönelik tepkileri ne oldu?

Kibar, kadirşinas insanlar; müteşekkirim. Heyecanlandılar, teşvik ettiler, beğendiler… Ancak geriye fazla malzeme kalmadığı için olağanüstü bilgiler ve kaynaklar edinemedim. Aile içinde aktarılan bazı söylentiler ve iki-üç resim vardı, o kadar. Türkiye Osmanlı geçmişiyle bağını eski elit aileler düzeyinde de radikal bir biçimde kesmiş görünüyor. Saklama, muhafaza etme kaygısı olmamış pek.

Tarihsel biyografide tarihçi, malzemesinin rastlantısallığına ve keyfiliğine saygı duymakla yetinmek zorundadır diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

Elimizde ne kaldıysa onunla tarihçilik yapıyoruz. Bir hayattan geriye kalan hangi belgeler, yazılar, görüntüler varsa o hayatı onlar üzerinden değerlendiriyoruz. Kaybolan, zamanla yok olan ve o hayata belki çok daha yakından dokunan bilgiler var. Mesela, Cemal Kutay, Ferid Paşa’nın bir hatırat yazdığından, ama elimizde bulunmadığından bahseder. Olsaydı kim bilir nasıl bir Ferid Paşa biyografisi çıkardı…

Aynı kişi hakkında yazılan her biyografide ayrı bir kurgu, farklı bir tat vardır. Her yazar, eline düşen verileri tutarlı bir anlatı olarak örgütler, onlara farklı anlamlar yükler. Yaşayıp göçmüş bir hayatın estetik takdimine yeltenir, onu adeta yeniden yaşatır. Yazıldığı ‘zaman’ da biyografiye kendi rengini verir. Çünkü biyografi bugünden bakarak yazılır, zaman makinasıyla düne gidilip yazılmaz. O yüzden aynı şahıs hakkında düzinelerce farklı biyografiler yazılabilir ve yazılıyor da.

Dolambaçlı yollarla yazarın zihnine ulaşan kaotik bir malzeme yığını ayıklanır, damıtılır ve bir anlatıya dönüşür. Opsiyonların çoğulluğu, yaşamanın keyfiliği tek yönlü bir olaylar zincirine indirgenir. Esnek bir malzeme tek bir kalıba dökülür. Hayat bilinen sonuna doğru akıtılır, yontulur, düzlenir. Bir anlatı kurularak insan hayatına zamanda bir düzen verilir. Bu bakımdan her biyografi bir seleksiyon sürecine, yani çeşitli seçimlere dayalıdır ve çeşitli mümkün yorumlar arasından bir yorumdur. Haddizatında bütün tarih eserleri böyledir.

Hep söylerim, o yüzden her çağda siyer yazılmaya devam eder, her döneme hitap eden ayrı bir peygamber anlatısına ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber bir kere yaşadı, ama hayatı binlerce defa yazıldı ve yazılmaya devam ediyor. Her yazar kendi birikimini, her dönem kendi ihtiyacını yansıtıyor. Böylece aynı hayat, gününün prizmasından filtrelenerek farklı konfigürasyonlara giriyor, değişik kompozisyonlarla sonuçlanıyor. Böyle olmasa siyerde İbn İshak’la, İbn Hişam’la iktifa edilirdi.

Böyle uzun soluklu bir çalışma sonrasında tarihi şahsiyetlere ve verilere, tarihe dair olan büyük anlatılara dair olan yaklaşımlarınızda, yöntemlerinizde ne tür açılımlar ve farklılıklar ortaya çıktı?

İnsana indiğimizde kainat ayan oluyor. Eninde sonunda beşeri bilimlerin uğraşı, adı üstünde, insanı anlamaktır. Strüktür merkezli yaklaşımlardan soğudum. Ağaçları tek tek inceleyerek ormanda dolaşmak, bütün ormanı kuşbakışı görmekten daha öğretici.

Gündemdeki sıcaklığını yitirmiş olsa da Osmanlı Türkçesi'nin zorunlu ders olması ile ilgili tartışmaların sıhhatini ve bu konuya dair olan yaklaşımınızı sormak istiyorum. Kitabınızın iskeletini de bu dille yapılan yazışmaların oluşturduğunu görüyoruz. Neler söylemek istersiniz?

Sorun Türkçe öğretimi, Osmanlıca değil. Türkçeyi iyi bilirsek eski-yeni bütün dillerle daha rahat ilişki kurabiliriz. Zor bir şey değil, doğru dürüst Türkçe öğretilse, Edebiyat dersinin programında iki hafta ayırmakla Osmanlıca öğretilebilir. Taraftarı için de, karşıtları için de bu kadar büyütülecek bir mesele değil.

Ancak asıl sorun maalesef öğretmenlerin yetersizliği. Eğitim fakültelerine iyi öğrenci gitmiyor, gidenlerin de öğrenebildikleri mahdut kalıyor. İyi lise öğrencileri tıp, mühendislik, hukuk, siyaset bilimi seçiyor. En idealist ebeveynler bile çocuklarını proje olarak görüyor, müreffeh ve itibarlı bir hayat kaygısıyla seçim yapacak şekilde yetiştiriyorlar. Öğretmenliğe revaç yok.

Hacer Kor konuştu

Yayın Tarihi: 18 Şubat 2015 Çarşamba 14:23 Güncelleme Tarihi: 09 Aralık 2018, 23:52
banner25
YORUM EKLE

banner26