Tanımlanmamış Otorite Sorundur

Georg Misch'le konuştuk. Filmi: Kendi adınıza yaşamanız ve kendi adınıza okumanızın gerekliliğini işliyor.

Tanımlanmamış Otorite Sorundur

İslam'ın Sorunu Yeryüzünde Tanımlanmış Bir Otoritenin Olmayışı

 

 

Geçtiğimiz Kadir Gecesi TRT'de gösterilen “Mekkeye Giden Yol: Muhammed Esed'in Yolcuğu” adlı belgeselin Avusturyalı yönetmeni Gerog Misch'i, filmin oldukça kalabalık bir gösteriminin yapıldığı Saraybosna Film Festivali'nde yakaladık ve filmi konuştuk. Oldukça sempatik ve esprili bir karakter olan Georg'la İslam dünyasının eleştirellik sorunundan hoşgörüye, Filistin sorunundan oryantalizme pek çok meseleyi kaynattık. İstifadenize sunuyoruz...

 

Bu adam bizim düşündüğümüzden çok daha güncel şeyler yazmış.

 

Esed, belgeselini yapmak için  gerçekten de çok ilginç bir karakter. Onun filmini yapmaya nasıl karar verdiniz?

 

Bu projenin masama geliş şekli, ondan sonra filmi çekmeye karar vermem ayrı bir süreç.

 

Bu adam hakkında biyografik, tarihi bir film yapmak istemediğimi biliyordum. Yani belgesel kanalında gösterilecek kuru bir şey. Dolayısıyla farklı bir şey yapmak istedim.

 

Önce kitaplarını okudum. Özellikle daha ziyade Filistin'den bahseden ilk kitabı Unromantisches Morgenland'i (Romantik Olmayan Doğu) okurken “hey, bu gerçekten günümüze çok uygun” dedim. Çünkü o zaman yazdığı durumu direk bugüne uyarlayabilirsiniz.

 

 

Ve kendi kendime şöyle dedim “bu adam bizim düşündüğümüzden çok daha güncel şeyler yazmış”. Öngördüğü pek çok şeyi yaşıyoruz. Ve böylece filmde tarihi bir figürü günümüze nasıl taşıyabileceğimizi düşünmeye başladık. Ana fikir hayatının evrelerini kronolojik bir sıraya göre takip edecek bir yol filmi yapmaktı. Ve hayatının her durağındaki modern gündeme, İslam ve Batı arasındaki çatışma yörüngesinden bakmaktı.

 

Esed'in yolculuğu çok uzun ve zorlu bir süreç. Filmde onun yolculuğunun izlerini takip etmekle beraber çok daha modern bir resim çiziyorsunuz. Bunun Esed'in yolculuğunu yansıtmak için doğru bir tercih olduğundan emin misiniz?

  

      Çünkü tarihi bir film yapmak istemedim. Pek çok kişi bana "Aktörler Bedevi kostümleri giyip develere binecekler mi?" diye sordu. Ben böyle bir şey yapmak istemedim. Ben bu maziden gelen adamın günümüze dair ne söyleyebileceğini göstermek istedim. Biliyorsunuz insanlar nasıl seyahat ettiğinden bahsediyorlar. Deveye binip, millerce süren zorlu seyahatini anlatıyorlar. Bence modern günümüzü görmek de önemli; yani milyonlarca insanın gelip geçtiği modern havaalanlarını. Biliyorum ki Batılıların görmek istediği ya da görmeyi beklediği Bedevilerin develerin üstünde bağırıp çığırıştığı bir filmdi. Ama realitede Boeing 737'lerin inip kalktığı nefis bir havaalanı var. Dolayısıyla bu filmde tipik televizyon programcılarının gösterdiğinden farklı, reel ve modern İslam'ı göstermekti amacım. 

 

Batı'nın Müslüman dediği sakallı bir adamla çarşaflı bir kadındır

 

            Esed oldukça modern bir karakter ve eserleri modern veya modernizasyon sürecindeki ülkelerde ve İslam ülkelerinde çok popüler. Fakat Mekkeye Giden Yol modern olmayan bir yolculuk ve metinde de çok güçlü, aşkın bir metafizik atmosfer var, fakat bunu filmde göremiyoruz?

 

            Ben Esed'in kitabını taklit etmek istemedim. Pek çok kişi bana "o kitabın haklarını satın aldın mı?" diye sordu. Hayır. Kitap kendi başına bir yapıt, benim filmim ise kendi başına bir yapıt. Kitabın röprodüksiyonu değil. Ama şunu söyleyebilirim; evet filmim moderne, güncele dair bir film ama Esed hala orada. Uçuş pistinde bir Boeing 707 bekliyor olabilir ama Hac yolculari hala orada Esed'den bahsediyor ve hayatlarına getirdiği değişikliği anlatabiliyorlar. Havaalanını bu yüzden gösterdim.

 

      Müslüman olmadığıma göre Mekke'ye girmem imkânsızdı. O halde bütün hacıları görebileceğim en uygun yer havaalanıydı. Üstelik orada ne kadar çeşitli ve farklı olduklarını da görebiliyorsunuz ki, bu Batılıların bilincinde olmadıkları bir şey. Çünkü Batı'nın Müslüman dediği sakallı bir adamla çarşaflı bir kadındır. Onlar için İslam bundan ibarettir. Halbuki havaalanı sahnesinde Endonezya'dan, Afrika'dan hacılar görüyorsunuz. Hepsi Esed'den bahsediyor. Bir Afrikalı bir zamanlar Esed'in kitaplarının bedava dağıtıldığından sözediyor. Böylece gerçekten de Esed'in nasıl geniş, farklı bir kitlesi olduğunu görüyorsunuz. Onlar yaşayan modern insanlar ve Esed'in onların üzerindeki tesirini görüyorsunuz.

 

      Tabi bir parça ihtilaf da var. Havaalanındaki bazı geleneksel adamlar onun biraz “yanar döner” olduğunu, çok da güvenilir olmadığını söylüyorlar. Dolayısıyla bu film size ne düşünmeniz gerektiğini, hangi hükümlerin doğru olduğunu söyleyen, size kesin bir imaj veren ve imajın bu olduğunu söyleyen direk hikayevi bir film değil. Pek çok katmanları var ve bir parça çaba sarfetmek zorundasınız anlayabilmek için. Bir anlamda kitabın kendisi gibi film de, eğer satır aralarını okumaya çalışırsanız. Sanatın güzelliği de farklı bakış açıları sunması, insanlar filmde farklı şeyleri görüp farklı şeyler duyumsayabilirler.

 

      Aynı şekilde muhafazakar bir geçmişi olan kişi izlediğinde farklı bir şey görecek, liberal bir geçmişi olan kişi izlediğinde farklı bir şey görecek.

 

            Filmin ciddi bir oryantalist maceraya dönüşme riski var, fakat film bu tuzağa düşmüyor. Bunu nasıl başardın?

        

           Tam da bir kaç paragraf önce sorduğun şeyin cevabını veriyorsun. Tam da yapmaktan kaçındığım şey buydu zaten.

 

      Evet bu konudan çok güzel 'Arabistanlı Lawrence' filmi çıkardı. İzlemesi güzel olurdu ama bir şey söylemezdi. Ne söyleyebilirdi ki? Hiçbirşey.

 

      Bence Filistin gibi dünyada cehennem olan bir yerde, mezbelelik bir yerde devesine binmeye çalışıp düşen bir bedeviyi seyretmek, Esed'in devesinin sırtında yol aldığı hoş bir uzun metrajlı canlandırma belgesel filmden çok daha etkileyici.

 

Hoşgörü demek insanları olduğu gibi kabul etmek demektir

          

           Filmde yoğun bir hoşgörü ve anlayış vurgusu var. Esed'in esas kaygısının bu olduğunu mu düşünüyorsunuz?

 

               


           Bunun filmde çok işlendiğine emin değilim. Esed çok farklı temaları işlemiş bir adam. Tabi burda bir film ile bir kitap arasındaki fark da söz konusu. Bir kitap akademik olabilir, seri okunan samimi bir dili olabilir, ilgilisine hitap edebilir vs. Bir filmin izleyicisi ise geneldir. Farklı ülkelerden ortalama herkese hitap eder. Filmin hoşgörüyü çok işlediğini düşünmüyorum. Bu, Esed'in çoğu eserinin altbaşlığı (subtext) sayılabilir.

 

      Film kendi adınıza yaşamanız ve kendi adınıza okumanız gerektiğini işliyor. Başkalarının okumanı ve düşünmeni dikte ettiklerini değil. Kendi başına oturmalı, kitabı açmalı, okumalı ve düşünmelisin. Bu çoğu Müslüman'ın da sorunu zaten. Oturup kendileri adına, kendileri için Kuran'ı okumuyorlar. Ya Arapçaları zayıf ya da sadece anlamadan ezberliyorlar. Kadınlara saygı da bunlardan biri. Filmde de göreceğiniz gibi Esed'in Müslüman kadınlar için hayalleri vardı. Yani demek istediğim film sadece hoşgörü üzerine bir film değil.

 

      Hoşgörü bence şu anda moda olan kelimelerden biri ve tabi ki bu örneğe de uyar ama Esed asla bunu eserlerinde kullanmadı. Özellikle Esed'in kendisinin teypte söyledikleri çok hoşgörüsüz ve sert eleştiriler. Kendisi çok münekkid. Ben eleştirel olmak ve cevaplar vermek zorunda olmamayı yeğledim. Filmde Esed'in kendisinin ve diğer müslümanların ve hiç beklemediğim halde Suudi Arabistanlıların eleştirel ve düşündürücü konuşmaları yapmalarından memnunum.

        

 

           Peki sen hoşgörüyü nasıl tanımlıyorsun?

 

            Bence hoşgörünün manası bir başkasına ne yapması gerektiğini söylememendir. Benim anlayışım böyle. Hoşgörü demek insanları olduğu gibi kabul etmek demektir. Yani benden farklı olman, bana hasım olman anlamına gelmez.

 

      Hoşgörü senin öyle olman ve benim de böyle olduğumu kabul etmek demektir ve bu bence gayet makul bir tanım. Belki linguistik olarak farklı manalarda kullanılmış olabilir ama filmdeki bağlamına baktığımızda en iyi örnek Filistinli hacılardan birinin 'Kiliselerimiz, camilerimiz, sinagoglarımız var. Onlar için kutsal olan, bizim için de kutsaldır' dediği an. Bence hoşgörü budur. Ve bunun hiç kötü bir tarafı yok.

 

            Bunun fazla muğlak ve apolitik bir yanı yok mu sence?

 

           Hoşgörünün nirengi noktası şudur; ben haklı da olabilirim, haksız da olabilirim. Sen haklı da olabilirsin, haksız da olabilirsin. Ama çok fazla otorite var her yerde. Katolik Kilisesi'nde de aynı sorun var. Nasıl konuşman gerektiği konusunda kurallar var. İslam'ın sorunu yeryüzünde tanımlanmış bir otoritenin olmayışı. Dolayısıyla herkes çıkıp kendini otorite ilan ediyor.

 

      Her molla başka bir şey söylüyor ve muhtemelen bu adamları aynı odaya koysanız facia olur. Bilmiyorum. Cevabı bende değil ama hoşgörüye ihtiyacımız var.

 

Öyle anlar var ki kahkahanız boğazınıza takılıyor ve aslında orda ağlamalısınız

 

           Esed'in Kuran Mesajı “düşünen bir topluma” diye başlıyor. Sen de filme bununla başlamışsın. Bu ithaf hakkında ne düşünüyorsun?

        

            Kuran Mesajı'nın ithafı 'düşünen bir topluma' değil 'düşünen insanlara'dır (orjinal baskıda “kavim” kelimesi var, Türkçe baskısında bu “toplum olarak çevrilmiş, Almanca baskı farklı olabilir veya Georg anlamak istediği şekilde algılıyor olabilir) Çünkü Muhammed Esed bilhassa bunu toplum deği,l insanlar olarak çevirdi.

 

       Toplum soyut bir şeydir. Hangi toplumun, kimin toplumu? Toplum dendiğinde kimse ayağa kalkmaz. Muhatabı belirsizdir ama insanlar kelimesi öyle değil. Kurgucumuz filmin başına bunu koyduğunda bana biraz kibirli, boyundan büyük bir laf gibi göründü. Ama sonra bunu filmimiz için gerçekten de en uygun açılış olduğunu anladım.

 

      Çünkü filmi seyreden pek çok insan rencide olabilir filmde insanların söylediklerinden, eğer düşünmez de sadece yüzeydekilere bakarlarsa. Çünkü bence Esed'in ithaf için kullandığı ibare çok zekice bir seçimdi. O burada bütün o düşünmeden konuşmadan hemen karşı çıkan münekkid insanlara sesleniyor. İlk baktığınızda çok cafcaflı bir laf gibi gözüküyor ama kullanıldığı bağlama ve içinde yazanlara baktığınızda cuk oturan bir laf.

 

      Filmden çıktıklarında insanlar hemen müzakere etmeye ve konuşmaya başlıyorlardı ve bu filmi yapmaya değdiğini gösteriyor. Her nasılsa heryerde işe yarıyor bu ifade. Her gösterimden sonra insanlar konuşuyor müzakere ediyor. Mesela Toronto'daki gösterimde bir grup Yahudi kadın ve bir grup Filistinli mülteci vardı.

 

      Ve benimle filmden sonra gece yarısı saat 1'e kadar dışarda konuştular, tartıştılar ama son derece medeni bir tavırla. Sonra 'tamam, tamam tanıştığımıza memnun olduk, görüşürüz" deyip ayrıldık ve intifada filan olmadı. Film buna imkan verdi ve güzeldi. Yani insanlar düşünürse daha fazla hoşgörü olabilir.

   

 

           Mevzunun ciddiyetine karşın filmin çok ironik bir anlatım tarzı var ve bazı yerlerde bir tür kara komediye dahi dönüşebiliriz. Neden böyle bir anlatım tarzını seçme ihtiyacı duydunuz?

        

            Öncelikle bu benim karakterim. Ayrıca böyle ağır bir mevzuda gülmekten başka yapabileceğin daha iyi bir şey yok. Çünkü hem havayı dağıtıyor hem de seni konuyu hazemetmeye hazır hale getiriyor. Aynı zamanda eğer bu film başka şekilde olsaydı. Biliyorsunuz belli belgesel tarzları var. Resmi ve didaktik.

 

      Soğuk bir Tanrı sesiyle konuşan belgeseller var. Bence eğlendirici olursa, izleyicinin beynine arka kapıdan girebilir demektir. Öte yanda ciddi öğretici bir film izleyiciyi kalbinden yakalamaz. Ben duyguları kullandım. Çünkü bence filmde sadece mizah yok, aynı zamanda duygular da var.

 

      Hatta öyle anlar var ki, kahkahanız boğazınıza takılıyor ve aslında orda ağlamalısınız. Mesela Ebu Yusuf deveden düştüğünde insanlar genelde gülüyor ama sonra konuşmaya devam ettiğinde ağlayasınız geliyor; çünkü gerçekten neler olduğunu farkına varıyorsunuz. Benim için filmin en dokunaklı sahnelerinden biri bedevinin değnekle deveye yaklaşması, sonra değneyi elinden bırakması.

 

      Yenilmişlik duygusu çok hakim orada. O değneği bırakıverişinde, o yürüyüşünde. O an bir kurmaca bir film sahnesinden bile etkileyici bir an. Çünkü bunu bir oyuncuya yaptırmaya çalışsanız böyle olmaz. Belgeselin güzelliği de burada, herşeyi ayarlayamamanız ve saptayamamanız ve o an gerçeğin yönetmene hediye ettiği bir an.

 

      Benim için adamın değneği elinde deveye doğru yürümesi ve sonra değneği bırakması, durması ve birden bire 'nesiller boyu develerimiz oldu, oysa şimdi bir tane var ve birkaç yıla o da kalmayacak' demesi çok sarsıcı bir an. Orada bir şey hissetmiyorsanız zaten siz ölüsünüz demektir.

 

 

Röportaj ve Fotograflar: Mustafa Emin Büyükcoşkun

Güncelleme Tarihi: 16 Eylül 2010, 00:07
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
hale yılmaz
hale yılmaz - 12 yıl Önce

bence iyi iş..
bu sitede dolaşırken insan gerilmiyor..
ve bir sürü yeni şeyden haberdar oluyor.
büyükcoşkunu özellikle takdir ediyorum.

banner19

banner13

banner26