banner17

Taha Kılınç: Bilgisi eksik olan kandırılır, duygusu eksik olan da kütükleşir

Gazeteci-Yazar Taha Kılınç, Ortadoğu konusunda yazdığı kitaplarla ve televizyondaki programlarla dikkat çeken bir isim. Kılınç ile son kitabı ‘Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez’den yola çıktık, İslâm dünyasının geçmişini, bugününü konuştuk.  Halil Solak’ın röportajı.

Taha Kılınç: Bilgisi eksik olan kandırılır, duygusu eksik olan da kütükleşir

Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Çok güncel bir konuyla ilgili… Bir konu popüler olunca hemen o konuda kitaplar ardı ardına çıkıyor. Ama siz zaten çok uzun zamandır Ortadoğu üzerine yazılar yazıyorsunuz, kitaplarınız var. Bu alana ilginiz nasıl oluştu?

İçinde yetiştiğim siyasi ve kültürel atmosfer zaten beni Ortadoğu ve İslâm dünyasına yönlendiriyordu. Bu anlamda, doğal bir ilgim zaten vardı. Uzaktan uzağa ilgileniyor, bilgilenmeye çalışıyordum. Coğrafyaya ilk kez 2001 yazında, Arapça öğrenmek için Suriye’ye gidişimde ayak bastım. Sonrasında da -hamd olsun- sürekli seyahat etmek ve bölgeyle organik bir bağ kurmak nasip oldu. Kendimi en rahat hissettiğim coğrafya Ortadoğu. Avrupa’nın o bakımlı, estetik ve düzenli şehirlerine gittiğim zaman, kısa süre içinde sıkılıyorum. Paris’e bir gün güçlükle tahammül ettim mesela. Viyana da keza aşırı derecede sıkıcı bir şehir olarak aklımda kaldı. Ortadoğu’daki kaos, bilinmezlik, düzensizlik, karmaşa ve sürprizler bana çok daha çekici geliyor. Köşe başından neyin çıkacağını kestirememek… Coğrafyanın özeti bence bu.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Çocukluğunuzdaki formel ya da informel eğitimlerin şu anki kimliğiniz, beceri ve formasyonlarınızdaki katkısı nedir?

11 yaşından itibaren ortaokulu okumak üzere ailemden ayrıldım. Öncesinde de çoğunlukla babaannem ve dedemle yaşadım. Bilhassa babaannemin, kişiliğimin oluşmasında ve dünya görüşüm üzerinde büyük bir tesiri vardır. Kendisi okuma-yazma bilmeyen, ama kalp gözüyle gören, irfan sahibi bir yörük anasıydı. Ondan dinlediklerim, sohbetlerimiz, onlarla birlikte yaşadığım yayla hayatı, kişiliğimi tamamen şekillendirdi, diyebilirim. O zamanları ayrıntılı bir şekilde kaydetme imkânından mahrum oluşuma hâlâ yanarım. Belki günün birinde o günleri bir hatırat şeklinde kitaplaştırmak imkânı doğar.

Siz aynı zamanda ilk gençlik yıllarınızdan beri seyahat eden birisiniz. Hatta “Şam Kitabı” bu seyahatinizin meyvesi. Seyahate cesaret edemeyen ya da maddi gücü yetersiz olan gençlere nasıl bir yol izlemelerini tavsiye edersiniz?

Küçük yaştan itibaren yola düşmek ve gurbete yollanmak, bizim sülalede bir nevi geleneğe dönüşmüş. Babam, amcalarım, halam, onların çocukları hep gurbette kalmışlar, okumak için dışarı gitmişler. Mersin’in küçücük ilçelerinden İstanbul’a yolları düşmüş. Bu anlamda, benden önceki büyüklerime büyük şükran borçluyum. Gurbet zordur, ama meyvesi kıymetli ve tatlıdır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ilk kez yurtdışına 2001 yılında çıktım. O zaman henüz 21 yaşındaydım. İlk kez pasaportum olmuştu. Sonrasında da hamd olsun sürekli seyahat ettim. Bizim insanımız, seyahati hem zor hem de pahalı bir şey zanneder. Zor zannetmesinin sebebi korkaklığı ve tecrübesizliğidir. Başladıktan sonra hiçbir iş zor değildir oysa. Denemeden karar verme kolaycılığı var burada. Pahalı zannetmesinin sebebi ise, seyahatlerde aşırı derecede konfor ve lüks peşinde olunmasıdır. Kalınacak yerler, yenecek yemekler ve seyahatin biçimi konusunda öyle şartlar koşulur ki zihinde, elbette o kadar bütçeyi kaldırmak kolay olmaz. Yola düşmek isteyenlere zahmete hazır olmalarını, aza kanaat etmelerini, mesafeleri sabırla kat etmelerini öneririm. İnsan, zorlanmadan öğrenemez. Seyahat, zahmetli bir iştir. Ama sabredene için de rahmetlerle doludur. Pek çok yerde tavsiye ettiğim bir şey var: Maddî gücü olmayan kardeşlerim, bir “seyahat kumbarası” edinsinler. Oraya her gün bir miktar para atsınlar. Berekete de gönülden iman etsinler. Allah’ın izniyle, bir yılın sonunda, pasaport masrafları da dâhil, güzel bir seyahat için parayı denkleştirmiş olduklarını görecekler. Tecrübeyle sabit.

Kitaplarınızdan hareketle çok yönlü bir portreniz olduğunu anlıyoruz: İlk kitaplarınızdan biri Ali Emiri’nin İzinde adıyla Mehmet Serhan Tayşi ile yaptığınız bir nehir söyleşi. Serhan Tayşi’yi “keşfetmeniz” ve bu kitabın hazırlık süreci nasıl oldu?

Eskiden beri biyografi ve hatırat türünde eserlere ilgim var. Yerli-yabancı dikkatimi çeken kitapları okumaya çalışırım. Her insanın hikâyesinden öğrenilecek sayısız şey olduğunu düşünürüm. Kendi fikir dünyama çok uzak insanlardan bile faydalı şeyler öğrendiğim çoktur, bu sayede. Rahmetli Mehmet Serhan Tayşi Bey ile Bâyezid Devlet Kütüphanesi’nin rahmetli müdürü Şerafettin Kocaman’ın odasında tanıştık ilk kez. Yıl 2003’tü. Dursun Gürlek Bey’in delâletiyle olmuştu bu tanışma. Sohbet ederken, kendisine hatıratını yazıp yazmadığını sordum. Yazmayı çok istediğini ama bir türlü oturup bitiremediğini söyledi. Üstelik gözüne bir rahatsızlık isabet etmişti, görme yetisini de büyük ölçüde yitirmeye başlamıştı. Bunun üzerine talip olduğumu söyledim. Hâlâ şaşarım: İlk kez gördüğü 23 yaşında bir çocuğa bu iş için güvenmesi, evine davet etmesi, sadece evini değil bütün hayatını önüne sermesi, onu kendi evladı gibi kabul etmesi gerçekten büyük incelikti. 2003’te başlayan çalışmalarımız, titiz ve uzun bir sürecin sonunda, 2009’da kitap hâline geldi hamd olsun. Bu kadar uzun sürmesinde, Mehmet Bey’i hiç tanımadan işe girişmemin, arada yaptığım okumaların ve seyahatlerin etkisi oldu. Anlattığı birçok hadiseye tam anlamıyla vâkıf olabilmek için, aylarca okuma yapmak durumunda kaldım. Hamd olsun, neticeye bakınca, bütün yorgunluğa değdi. Hatıratının yayımlanması, 33 yıl boyunca kültürümüze ve kütüphanelerimize hizmet ettikten sonra, kendisinin adeta son arzusuydu. Benden önce başkalarının da başladığı ama yarıda bıraktığı bir işi sonuca erdirmek bana nasip olduğu için huzurluyum.

Ortadoğuya Dair Yirmi Tez’e gelirsek… Şuradan başlayayım: Türkiye’deki Ortadoğu uzmanları(!) hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne kadar sağlıklı yorumluyorlar süreci ve coğrafyayı?

Yaşananlara dair herkesin bir fikri, düşüncesi, yorumu var. Bu bence oldukça normal. Siyaset, din ve futbol, bu ülkede herkesin rahatlıkla at koşturduğu alanlar. Bu nedenle, herkesin bir şeyler söylemesini çok görmüyorum. Benim dikkat kesildiğim nokta, yapılan yorumların bilgiyle yapılıp yapılmadığı. Doğru bilgiye dayandıktan sonra, ulaşılan sonuçlar birbirinden farklı olabilir. Bence bunda sorun yok. Sorun, bilgi olmadan sadece duygu ve hamasetle konuşup yazanlardan kaynaklanıyor. “Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez”, bölgemizin ana parametrelerini, iç dengelerini ve rekabet hâlindeki güçleri arasındaki ilişkileri kendi penceremden anlattığım bir kitap. Kitaptaki bazı tahminlerde yanılabilirim, bazılarında yüzde yüz isabet kaydedebilirim. Şimdiye kadarki okumalarımın, seyahatlerimin ve gözlemlerimin bir hülasasını bu şekilde okura takdim etmiş oldum.

Kitaptaki dikkat çekici bölümlerden biri Ortadoğu adlandırmasını sorguladığınız kısım. Bu coğrafyaya kimler neden “Ortadoğu” demişler? Kime göre, neye göre böyle bir konumlandırmada bulunmuşlar? Türkiye’de bu şekilde kullanmak ne kadar doğru?

Batılıların kendi doğularına ve bu doğunun ortasına verdikleri bir isim bu. Şekillendirilmesine ve biçimlendirilmesine yetişemediğimiz bir coğrafyanın, isimlendirmesini de değiştiremiyoruz. Keşke alternatif bulabilsek… Ama şu aşamada oldukça zor görünüyor. Coğrafyamızı derinlemesine tanısak ve bilsek, bize şimdilik yeter. Bu coğrafyayı isimlendirenler, derinlemesine tanıyarak bunu yaptılar. Şu aşamada, isim tartışması biraz zaman kaybı gibi geliyor bana. Daha acil sorumluluklar varken…

Ortadoğu meselesinde daima gündemden olan bir “Osmanlı mirası” bahsi var. Sizce bu “miras” günümüzde olumlu yönde nasıl değerlendirilebilir?

Osmanlı İmparatorluğu mirasını coğrafyamızda çok dikkatli kullanmak zorundayız. Kendilerine hiçbir şekilde zulmetmemiş ve onları asimile olmaya zorlamamış olsak da, nihayetinde bir coğrafyayı 400 yıl yönetmiş olmamız, Müslüman kardeşlerimizde hassas duygulara sebebiyet veriyor. Onlara gidip “Sizi yönetmiştik” dediğinizde, bu ters tepebiliyor. Yapılması gereken, tarihteki tecrübenin onların başlarına kakıldığı bir üsluptan sakınarak, birlikte ve yan yana yürümenin imkânlarının araştırılması. İslâm dünyasının bizden öğreneceği çok şey olduğu gibi, bizim de onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Kapıları karşılıklı açık tutmak lazım.

Son olarak bir konuda uzmanlaşmak isteyen -günümüzün dikkatleri ve ilgileri çok dağınık- gençlerine neler tavsiye edersiniz?

Kardeşlerime evvela İslâm’ı hem bilgi hem de duygu yönünden derinlemesine yaşamaya çalışmalarını tavsiye ederim. Bilgisi eksik olan kandırılır, duygusu eksik olan da kütükleşir. İki kanadın ikisini birden takınmamız gerekiyor. Ardından, illâ İslâm dünyasına seyahatler. Her Müslümanın, imkânlarını sonuna kadar zorlayıp şu 5 bölgeyi 40 yaşına kadar mutlaka ziyaret etmesi gerekiyor: Buhara-Semerkand, Kudüs, Kahire, Balkanlar ve Endülüs. “Kızılelma” olarak bunu görebiliriz. Bu seyahatlere tutarlı ve mantıklı tarih okumalarını da eklediğimizde, İslâm dünyasını tanıma noktasında ciddi mesafe kat etmiş oluruz. Uykumuzu ve yeme-içmemizi dikkatlice planlamamız şart. Nefsine hâkim olamayan, her gün 8-9 saat uyuyan, sık sık sabah namazı kaçıran, yeme-içmede midesinin kölesine dönüşmüş bir Müslüman, koyduğu hedefleri tutturamaz. Şimdilik ilk aklıma gelenler bunlar…

Taha Kılılnç: “Bilgisi Eksik Olan Kandırılır, Duygusu Eksik Olan da Kütükleşir”, MAKAS dergisi, Şubat-Mart 2019, sayı 6.

Röportaj: Halil Solak

Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2019, 00:37
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20