Suçu akademizme karşı olmak!

Ressam İlhami Atalay'ı ziyaretlerimizi geçende paylaşmıştık. Şimdi de sohbetimizi yayınlıyoruz.

Suçu akademizme karşı olmak!

Önce sanat hayatınızın köşe başlarını  madde madde özetleyelim, sonra ayrıntıları konuşalım, olur mu?

Akademide bana etmediklerini bırakmadılar! 

Öncelikle sadece bir özet yapsak?

Akademizme karşıyım diye canıma okumaya kalktılar. Zaten bugünkü sanat okulları da böyle... Medya da böyle; benim gibileri dışlıyorlar. 

Şöyle yapalım; ailenizden başlayalım o halde. Bildiğim kadarıyla eşiniz ve çocuklarınız da ressam. Böylesine her zaman rastlanmıyor. Bu durum toplumsal hayatınızı ne şekilde etkiliyor?

Toplumsal yaşantımızı etkilediği falan yok. Gayet normaliz biz (gülümsüyor). Fakat genetik olarak ressamız.

Annem 75 yaşından sonra resim yapmaya başladı. Bir gün atölyeme geldi. Duvarlardaki tablolara bakınca “Oğlum, sen epey günah işlemişsin Bundan sonra ben sana yardım edeyim de günahlarını azaltalım”, dedi.

Birkaç  tane fırçamı ve boya tüplerimi alıp bahçeye çıktı. Bir iskemleye oturdu ve resim yapmaya başladı. Aradan birkaç saat geçti. İçeri bir Amerikalı girdi. “Dışarıda resim yapan bir kadın var, fotoğrafını çekmek istedim izin vermedi. Kim o?” (İlhami Atalay; İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça konuşabiliyor) diye sordu. Annemdir, diye cevap verdim. Amerikalı, annemin yaptığı resimleri çok beğendiğini söyleyince ben de merak ettim. Bahçeye çıktım ki annem her tarafı resim doldurmuş. Amerikalı, annemin kâğıt üzerine yaptığı bu resimlerden yirmi yedi tanesini satın aldı ve gitti. Sonra annem bana döndü ve “ben sana yardım ederim dememiş miydim?” dedi. 

Ya günah?

Bırak günahı, annem turistin ödediği parayı görünce resime bu kadar geç başladığına bile pişman oldu (ikimiz de gülüyoruz). 
 
İnsanlar, evlerinde eşleri ve çocuklarıyla günlük işlerini konuşurlar. Merak ettim, sizin evde sanat akımlarını mı konuşuluyor?

Biraz öyle oluyor… Her akşam evde buluştuğumuzda bugün kaç  resim yaptığımızı ya da yapamadıysak neden yapamadığımızı sorarız. Atölyelerimiz de ayrı olduğu için ara sıra gün içinde de telefonlaşırız. Evde oturup sanat felsefesi yapmasak bile iyi resim-kötü resim tartışmasına girdiğimiz olur… Fakat benim asıl isteğim bir ekol olabilmek idi. Ailemden önce öğrencilerim vardı. Onlara da benzer fikirleri aşılamağa çalışırdım. En azından ressam olarak ayakları üzerinde durabilecekleri seviyeye gelsinler istedim. Ailem için de böyle… Onları da kurmayı arzuladığım sanat ekolüne dâhil etmeyi düşünüyordum ama hiçbiri buna yanaşmadı.   

Yani ailenizi de sanat ekolünüzün içinde mi düşündünüz?

Evet. Hepimiz birlik olalım, sanat görüşlerimizi tartışalım ve bir ekol kuralım istedim. Manifestomuz olacaktı… Aslında ilk olarak öğrencilik yıllarımda düşünmüştüm bunu. Sonra buraya gelen öğrencilerime ve sonra da çocuklarıma anlattım düşüncelerimi. Dinamizm adıyla bir sanat felsefesi geliştirmek istiyordum. Temel konumuzu kendi değerlerimiz teşkil edecekti. Bizim ülkemiz, bizim insanımız, bizim destanlarımız… Bütün bunları evrensel sanat öğeleriyle işlemeyi öneriyordum bu manifestoda. Fakat anlaşamadık. Çocuklarım benim resim tarzımı beğenmiyorlar. Çok şekerli buluyorlar resimlerimi… Kızım, biraz çılgın olmamı istiyor ama artık çıldıramıyorum ki!.. Üstelik hepsi ayrı çalışmaktan yana; kendilerine özel atölye açtılar. Hep böyle oluyor… Öğrencilerim de böyle yaptı. Biraz kendine güvenen hemen tek başına çalışmak, kişisel sergiler açmak istiyor. Ben de yalnız kalıyorum… Bu yüzden ekol olma çabamdan ve manifestomdan vazgeçtim. Zaten akademik çevrelerce de mimlenmiştim.

İlhami Atalay ve küçük oğlu Ömer
İlhami Atalay ve küçük oğlu Ömer

Akademi yıllarınızdan bahseder misiniz biraz?

Bu ‘Dinamizm’ felsefesi daha o zamanlarda doğmuştu bende. Sürekli muhalefet ediyordum. Çok sıkıcı, çok kopyacı buluyordum okuldaki bazı profesörleri… Susmaya da niyetim yoktu. Dinamizm’i manifesto haline getirip muhalefete başladım. Onlar da benimle uğraşıp durdular. Resimlerimde Doğu sanatlarından öğeler barındırmak istiyordum. Bir gün, millî bir destanımızı anlatan büyük boyutlu bir tablo boyadım. Bu tablo hem dinamizm ekolünün biçimlerini hem de içerik yönünden milli değerlerimizi betimliyordu. Profesörümüz beğenmedi. Bunlar çağdışı kalmış konular, çağ dışı kalmış resimler, dedi. Söyler misin kardeşim; Antik Yunan heykelleri bizim minyatürlerimizden daha eski değil mi? O halde onlar daha da çağ dışı!

(İlhami Atalay bu konuda hiç de haksız sayılmaz; Türkiye’deki sanat akademilerinde İslâm sanatlarına karşı ciddi bir önyargı sergilenmektedir ve batı sanatları sırf Batılı oldukları için övgüye değer bulunmaktadır. O kadar ki, yedi yüz yıllık Türk-İslâm bilim ve sanat tarihine dair pek çok çarpıcı bilgiye ben de ancak akademiden mezun olduktan sonra ulaşmışımdır.)

Mezun olurken zorluk çektiniz sanırım?

Aslında resimlerimi beğeniyorlardı ama birkaç tane profesör, dindar olduğum için bana bazı engeller çıkartmaktan da geri kalmıyordu. Yurt dışında eğitim bursu alabilmek için sınavına girmemiz gerekiyordu. Akademideki profesörler, beni ve notları yüksek birkaç öğrenciyi daha sınava aldılar. Sınavı geçememişim. Fakat sonuçlar açıklanınca bir kıyamettir koptu. Bedri Rahmi Eyüboğlu, çılgına dönmüş vaziyette diğer jüri üyelerine bağırıp duruyordu. Olayı sonradan öğrendik. Bedri Rahmi hariç diğer bütün seçiciler bana düşük not vermişler. Bedri Bey en yüksek notu vermiş. Ortada büyük bir çelişki var; verilen notlar arasındaki boşluk hayret verici. Bedri Rahmi, bana yüz üzerinden doksan puan vermiş. Diğerleriyse yüz üzerinden üç, beş, altı puan… Kasıtlı oldukları belliydi. Beni eskiden beri sevmeyen hocalardı bunlar. Fakat Bedri Rahmi bu hileyi sezmiş. Jüriye dönerek, ‘Ya siz anlamıyorsunuz sanattan, ya da ben!’ diye haykırmış ve masaya yumruğunu vurmuş. Sınav tekrar edildi ve kazandım. Üstelik ben Bedri Bey’in atölyesinin öğrencisi değildim. Fakat Bedri Rahmi Eyüboğlu mert adamdı… Onun vicdanı olmasaydı Berlin’de eğitim alamazdım. 

Berlin süreci?..

Berlin’de beş sene kaldım. Orda kendime göre bir sürü tablo yaptım. Fakat asıl eğitimim Duvar Halıcılığı üzerineydi. Tekstil alanıyla ortak çalıştım. Oradaki profesörüm beni yardımcısı yapmak istedi. Kabul etmedim. 

(Tekstil dokuları Atalay’ın resimlerinde dikkat çekici dereceye ulaşmış. Atalay, tuvallerine kâğıt ve kumaş yapıştırmalar yaparak Berlin’deki halıcılık eğitimini pentür sanatıyla harmanlamayı başarmış.)

Neden?

Ülkemi özlemiştim. Vatanını seven bir Türk’ün özellikle Almanya’da yaşaması çok zor… Pek çok aşağılayıcı muameleye maruz kaldık.  

İlhami AtalayBerlin dönüşü

İlhami Bey, Türkiye’ye döndüğünüzde neler yaptınız?

İlk başta bir şey yapamadım. Türkiye’ye döndüğümde ülkede ciddi bir çatışma ortamı vardı. Yıl 1978…Anarşi kol geziyor. Sanat yapma şansımız çok az. Bırak sanatı hayatta kalmak bile şans. 

Resim yapma şansı bulamadınız mı?

Aslında en hırslı olduğum dönemdi. Türkiye’ye dönüp akademide uğradığım baskılara karşı yeniden harekete geçmek istiyordum. Bulduğum her fırsatta resim yaparken fırçamı, kılıç sallar gibi sallıyordum. Fakat her gün onlarca insan öldürülüyor. Kavga çıkıyor… Bir de seçme zorunluluğu var; ya sağcı ya solcu olacaksınız. Yani ille de kavga edecek, kurşun sıkacaksınız… Ben ressamım, demek fayda etmiyor. O zaman da siz kurban ediliyorsunuz. Bir süreliğine ressamlığı bırakmak gerekiyordu. Köşede bucakta saklanarak yaşadım. Ardından zaten mecburi hizmet dönemim başladı. Birkaç şehirde, en son Isparta’da mecburi devlet memurluğumu tamamladım ama neler çektiğimi bana sor. Öğrencilik yıllarımdaki isyankârlığım nedeniyle öyle bir mimlenmişim ki her gittiğim yerde bir sorunla karşılaşıyorum. Oyuncakla oynar gibi oynuyorlardı benle. Isparta’da, halıcılık sektörüne hizmet ediyordum son olarak. Derken 1980 darbesi gerçekleşti. Zaten adım çıkmış. Bir de darbe olunca iyice baskı altında his ettim kendimi. Sanki her delikten gözetleniyordum.  

Isparta’da tekstil koluna hizmet ettiniz ve sanırım bu sayede biraz para kazandınız?

Evet, öyle oldu. Aslında çalıştığım halıcılık fabrikası kapanınca ne yapacağımı şaşırdım. Hatta bunu eşime haftalarca söylemedim. Evden çıkıyor akşama kadar boş boş dolanıyor sonra eve, işten dönüyormuşum gibi geliyordum. Yine de mecburi hizmet sona erince kendime ait bir büro açmayı başardım. Halı desenleri üretiyordum. Berlin’deki eğitimim işe yaramıştı. Eşimle birlikte, bir sene boyunca irili ufaklı işler yaptım ve biraz para biriktirdik. Bu sırada, para kazanma isteğim de zorunluluğum da artmıştı. Artık bir çocuğumuz vardı. Öte yandan resim yapmak da istiyordum…  Bir arkadaşın şantiye alanında, küçük bir depoda bu açlığımı gidermeyi deniyordum. Boş zamanlarım oldukça şantiyeye gidiyor ve resim yapıyordum. Bir gün desen büroma bir adam geldi. Halı deseni siparişi verecekti. O sırada kıyıda köşede duran resimlerimi görünce beni tanımak istedi. Sonra diğer resimlerimi de sordu… Resim sanatıyla da ilgilendiği belliydi. Meğer adam koleksiyonermiş. Benden onlarca resim satın aldı. 1984 yılında, bu parayla birlikte İstanbul’a geri döndük ve işte bu atölyeyi kiraladık. 

Ardından tekrar resime dönüşünüz nasıl oldu?

Darbenin etkileri hafifleyince ben de sanat ortamına girmeye karar verdim. Galerileri, sanat fuarlarını takip ediyordum ama sakalım yüzünden, her girdiğim kapıdan kovuluyordum. Bu sakalla, bu çatı altında dolaşamazsın, diyorlardı bana. Ya hu ben bu sakalımı kimseye sürmüyorum ki! Zaten galeriyi açmak biraz da bu yüzden mecburiyetti; kimse bana akademilerde ya da özel kurumlarda iş vermiyordu ki! 

Güncel sanat ortamlarından sırf bu yüzden mi dışlandınız?

Denebilir…  Bazı akademisyenler sanat tacirliğine soyunmuştu. Sanat piyasasının değerlerini onlar, kendi keyiflerince belirliyordu. Beni de dinci olduğu ve dahası muhalif olduğum için galerilerden uzak tutmaya çabalıyorlardı. Mesela bir sanat fuarına davet edildim. Gittim bana ayrılan bölümün kirasını da ödedim. Fakat fuar başlamadan hemen önce bana haber yolladılar ve katılamayacağımı söylediler. Buna benzer pek çok engellemeyle karşılaştım. 

İlhami AtalayAllah’ın görsel ayetleri

Galeriyi açtınız. Ya sonra?

On yıl boyunca ücretsiz dersler verdim. Tek istediğim ortak bir felsefe yakalayabilmek idi. Burayı bir kurs yeri olmanın ötesine taşımak istiyordum. Bir sürü sanatkâr yetiştirdim… Sanat topluluğu kurmayı tâ o zamanlar istiyordum. Dinamizm adında bir topluluğumuz ve manifestomuz olacaktı. Fakat talebelerimden kimi akademisyen oldu, kimisi bağımsız çalışıyor… Kimisi yurt dışına çıktı… Ben burada duruyorum. Ben derslerimde teknik, estetik ve felsefî bir eğitim sunuyorum. Bu üçü olmadan olmaz. Özellikle felsefe çok önemli… Fakat öğrencilerimden bazıları benim felsefemi sevmedi. Beni tarikatçılıkla suçladılar… Hâlbuki benim, bir sanatkâr olarak tek söylediğim, en büyük sanatkârın Allah olduğuydu. Nasıl ki din âlimi Allah’ın yazılı ayetlerini anlatır ben de Müslüman bir ressam olarak tabii ki inancımdan kopmayacağım ama bakın ben yazılı değil görsel ayetleri anlatıyorum. Bana göre resim sanatı Allah’ın görsel ayetlerini kavramaktır. 

Derslerinizden neden para almadınız?

İşte, topluluk olma isteğim yüzünden. Burayı bir dergâh, bir ocak haline getirebilmek için… Bir zamanlar da böyleydi zaten; onlarca insan… Genç yaşlı, kız erkek… Resimler yapar, sohbetler ederdik. Derken o büyü bozuldu. Ders verip bir seviyeye getirdiğim bazı öğrencilerim benle rekabet etmeye çalıştılar. Yani hırs yaptılar. Yahu beni neden rakip görüyorsun kendine; birini rakip alacaksan Picasso olsun bu… Bazı öğrencilerimin bu halleri beni üzdü. Ben de bundan sonra yani o büyü kaybolunca, verdiğim derslere karşılık ücret almaya başladım. Şimdi onu da yapmıyorum. Oğullarım ders veriyor. 

İlhami Atalay

Derviş vakası

Bu atölyeden bir ‘derviş’ geçmiş… Nedir hikâyenin aslı?

Ha o mu? Evet Derviş… Yani bu ismi ona biz takmıştık çünkü bir ismi yoktu. Aslında bir evi, bir kimliği de yoktu. Şöyle oldu… Rizeli bir adam vardı. Benden resim dersi almak istiyordu ama adamda yetenek görmediğim için bu teklife yanaşmıyordum. İnat etti. Sık sık geldi buraya ama her seferinde çay ikram edip onu kibarca geri çevirdim. Bir gün elinde bir tomar çizim ile geldi. Çizimler hiç de fana değildi. Şaşırdım. Bu çizgilerin ona ait olduğuna inanamadım. İnanmadım da… İkimiz de ısrar ediyoruz; ben, çizimlerin ona ait olmadığını bas bas bağırıyorum. O da sırıta sırıta inkâr ediyor… Sonunda itiraf etti. Civarda, evsiz bir genç varmış. Bunları o çiziyormuş. Çok heyecanlanmıştım. Merak sardı beni. Çizimlerin sahibini yanıma getirmesini rica ettim. Bir gün aldı geldi bu çocuğu. Üzerinde eskimiş ve pis elbiseler vardı. Saçı sakalı birbirine karışmış. Evsiz barksız olduğu belliydi. Fakat işte sokaklardaki tek sığınağı bu desenlermiş. Sokakta yaşıyor, bulduğu kâğıtlara resimler çiziyormuş… Ben bunu yanıma aldım. Yıkadık, tıraş ettik. Temiz elbiseler giydirdik ona. Atölyede bir köşe verdik. Hem resim yapıyor hem de artık burada yatıyordu. Ona Derviş ismini koyduk. Çok güzel resimler yapıyordu ama kimseyle konuşmuyordu. Yıllarca kimsesiz yaşamış olduğu için atölyedeki diğer talebelere alışmakta güçlük çekiyordu. Şimdi, biz, bununla arkadaşlık ediyoruz ama bazı hallerinden de ürküyoruz. Cin resimleri yapıyordu. 

Cin mi?

He he cin! Cinlenmiş ya, cin resimleri yapıyor bu yüzden. Sokaklarda yaşarken cinler ele geçirmiş bunu. Sonra garip bir durum fark ettik; bir koku… Atölyede bir koku var. Sabah giriyorum içeri, atölyenin bir yerinden kokular geliyor. Et kokusu, leş kokusu… Önce dışardan kedi köpek girmiş, pislemiştir sandık… Aradan günler geçti ama koku bitmedi.

Hem de sadece belli yerlerden alıyoruz kokuyu. Bir gün tezgâhımda resim yapıyorum. Yine o koku… Arıyorum. Sağa sola, dolapların arkasına bakınıyorum.

Eğildim, boya tezgâhımın altına bakıverdim ki ne göreyim! Bir kap kemik… Ya hu bu kemiklerin benim tezgâhın altında ne işi var? Attım… Başka bir gün yine o koku. Yine arandık durduk… Bu Derviş, atölyenin her köşesine bir kap kemik koymuş. Meğer bizim Derviş, cinlerini besliyor. Ulan atölyemizi cinler basmış! Gel de şimdi çıkar buradan cinleri… Çok uğraştık. Üstelik Derviş için de çok üzülüyorduk. İşler tam yoluna giriyordu, Derviş kendine geliyordu sonra birden bire yine kendinden geçiyordu. Sonra bir sabah atölyeye geldiğimde Derviş’i göremedim. Çıkıp geziyordur sandım ama o gece hiç gelmedi. Bir sonraki gün de… Civardaki esnafa sorduk ama hiçbiri görmemiş. Polise haber verdik ama kimlik bilgileri olmadığı için polis de harekete geçemiyor. Günlerce umutsuzca bekledik. Sonra aklımıza bir fikir geldi. Ben ona bir cep telefonu vermiştim, geceleri atölyemde kaldığı için özel bir durum olursa birbirimize ulaşabilelim diye. O telefondan arıyoruz ama açmıyor tabi. Bir öğrencimin yakını da özel bir telefon hattı şirketinde çalışıyor. Bunu yerini bu yoldan bulalım dedik. Aslında yasak. Fakat talebemiz, yakınına durumun özelliğini anlatıyor. Neyse bu şekilde, artık telefonun sinyallerini mi dinliyorlar ne yapıyorlar, Derviş’in yerini tespit ettiler. Polise bildirdiler. Polis, Derviş’i bulmuş. Derviş de polisler ile bize haber göndermiş. İyi olduğunu ama atölyeye dönmeyeceğini söylemiş. Onu aramamızı da istemiyormuş. Bir Derviş idi, geldi geçti işte…  

Buna benzer başka ilginç vakalar yaşandı  mı bu atölyede?

Yaşanmaz mı? Bir gün bir adam geldi, resim satın almak için. Kâğıt üzerine çalışmalarımdan bir düzine satın aldı. Parayı da peşin verdi. Bazılarında imza yoktu; oturup onları da tek tek imzalamamı istedi. Ben imzalama işini yaparken bir baktım adam, atölyenin ortasında dönmeye başladı. Dönüyor ve garip sesler çıkartıyor. Elini kolunu sallıyor, dönüyor, bağırıyor. Ben de şaştım kaldım; izliyorum adamı. Yahu, dedim, ne yapıyorsun? Ama adam beni duymuyor. Şöyle birkaç dakika döndü durdu. Meğer ayin yapıyor, dua ediyor. Adam şamanmış… Şaman duası ediyor. E, dedim, ne için dua ettin? Senin ölmen için, dedi. Herifçioğlu, benim ölmem için dua ediyormuş. Ben öleyim de satın aldığı resimleri iki katı fiyatına satabilsin diye (Atalay, kahkahayı basıyor). 

Çok mantıklı ama bu kadar abartanı ilk kez duyuyorum.

Ben ölmedim ama o öldürmüş tabii…(Gülümsüyor) 

Nasıl yani?

Öldürmüş işte. Hakkımda öldü haberi yaymış sonra resimlerimi müzayedeye çıkartmış yabancı bir ülkede. 

İlhami Atalay
Atölyesine gelen turist ile sohbet ederken

Ciddi misiniz?

Evet…1976’da ölmüşüm… Resimlerim de yüksek fiyata satılmış. 
 
 
Resim satışlarından konu açılmışken, bu atölyenin ihtiyaçlarını  da resim satarak karşılıyordunuz değil mi?

Tabii…  Önce büyük büyük tabloları sergiliyordum ama çok ender satılıyordu. Sonradan anladık ki küçük resimleri sergilemek gerek. Yurt dışından gelenler koca tabloyu alıp nasıl götürecekler. Kâğıt üzerine karışık teknikle yerel konular çizmeye başladık .Bu sayede çok para kazandık ama bu yaştan sonra kazanılan parayı ne edeyim? Biz resim satamazsak yaşayamayız. Sadece ben değil oğullarım da burada resim satışı yapıyorlar. Kızım da kendi galerisini açtı; o da bu sayede para kazanıyor. Yabancı turistler bizim desenleri çok beğeniyor. Beni de sevimli buluyorlar. Çok şükür, şimdilerde eski bolluk olmasa da bir zamanlar bu işten yeterince para kazandık. Üstelik bu parayı yemek de çok zevkli! 

İlhami Atalay, AtölyesiRessamın zekâtı

Hiç sıkılmadınız mı? Belki de bıktığınız anlar oldu ama neden devam ettiniz?

Sıkılmadım. Bazen kızdım, küstüm ama bıkkınlık gelmedi. Hem öğretirken öğrenmek de var… Öğretebilmek için en alt bilgi seviyesine indiğimde bilgilerimi de yenilemiş oluyorum. Bu yaptığım zekât vermektir. Her sanatçının öğretme tutkusu vardır. Resim yapmak da yaptırmak da ressamın zekâtıdır. Ben burada zekâtımı ödüyorum. Ama heyecanımı her zaman yüksek seviyede tutamayabilirim. Bu yüzden talebelerimin de heyecanlı olmasını isterim. Heyecanı olmayan talebeye ders vermek istemiyorum mesela. 

Dolu dolu bir hayat yaşamışsınız. İyisiyle kötüsüyle ama gerçekten dolu bir yaşam… Pekâlâ, ama bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

İlk olarak şunu söyleyeyim; ben, öldükten sonra ünlü olmak istemem. Olacaksam şimdi olayım; gerisi umurumda değil. Fakat bu gidişle o da zor; artık en fazla çiftçi olurum gibime geliyor. Fakat bunu da küçük bir sanat olarak görmüyorum; onlarca ağaç yetiştirdim çiftliğimde.  

Sanatınıza dair hayalleriniz?

Büyük tuvallere resim yapmak istiyorum yeniden. Bunun için bolca zaman gerek. Tabi kafamın da dinlek olması lâzım. Bazen vaktim olmuyor. Vaktim olduğunda kendimi iyi his etmiyorum. Derken işte, bir türlü o anı yakalayamıyorum. Özellikle bu atölye çok vaktimi çalıyor. Çocuklarım öğretmenlik de yaptıkları için atölyeye fazla vakit ayıramıyorlar. Hafta içi her sabah ben açıyorum burayı. Kapatmak da istemiyoruz ama burası beni engelliyor. Evet, büyük hesaplaşmalara girişebilmek için yeniden büyük tuvallere çalışmak istiyorum.

 

Zafer Kalfa ve Mehmet Lütfü Özdemir konuştu

Fotoğraflar: Zafer Kalfa

İlhami Atalay’ı ziyaretimiz:

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2410

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2009, 06:52
YORUM EKLE
YORUMLAR
Şeyma Nur
Şeyma Nur - 9 yıl Önce

Harika bir söyleşi olmuş, teşekkürler...

Pınar K.
Pınar K. - 9 yıl Önce

İlhami Atalay kesinlikle yaşayan efsanedir... Atölyesinde kendi karıştırdığı bir bardak çay bile insanı başka alemlere götürür... Resim yaparkenki coşkusunu ve konsantrasyonunu görmek bile insana ilham verir... Renkleri, tuvalleri...
Röportaj yaparken anlamışsınızdır zaten...

Mustafa Kamacı
Mustafa Kamacı - 6 yıl Önce

Senin Bu sohbetlerini En kısa zamanda Ankara da devamını bekliyoruz

banner19