Suavi Kemal Yazgıç: “Bana düşen ayrılık, bütün insanlara da düşmüştür bence. Bana düşeni yazmak, bu sebeple de bütün ayrılıkları yazmaktır.”

Kelam ırmağından her türde, her nizamda üretebilen bir kalem işçisini ağırlıyoruz bu defa. Kelimelerle raks ediyor, öykü, deneme, şiir ne olursa bu bereketli akıştan payına düşeni alıyor. Modern zamanlarda "hikmet"in temsilcisi, derviş gönüllü şairimiz "Bütün Ayrılıklar" kitabıyla 2020-Türkiye Yazarlar Birliği "yılın şairi" ödülünü aldı. Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Suavi Kemal Yazgıç: “Bana düşen ayrılık, bütün insanlara da düşmüştür bence. Bana düşeni yazmak, bu sebeple de bütün ayrılıkları yazmaktır.”

1972 İstanbul doğumlusunuz, ancak öncesi var. Makedonya’dan göç eden bir ailenin çocuğusunuz: “Biz Manastır’ı kaybettik, onlar Bitola’yı işgal etti..” Biraz anlatır mısınız, göç, göçmenlik neye tekabül ediyor sizde?

İsmet Özel’in “Sebeb-i Telif” şiirinin ilk mısrası “Başkalarının aşkıyla başlıyor aşkımız”. Benim hikâyem de hiç görmediğim, konuşmadığım, hatta hiç karşılaşmadığım insanların hikâyeleriyle başlıyor.  Paradoksal biçimde 15 yıldır aynı evde yaşıyor olmama rağmen yerleşik hayata geçmiş gibi hissetmiyorum kendimi. Zihnimin bir kenarında “eve dönüyorum, evsizliğime” mısrası kendini hissettiriyor. Dedemin başlattığı göçü sürdürüyorum bir yandan da. Böyle demek tabii ki onların yaşadıklarını hafife almaktır diyen kişiye de itiraz etmem. Tıpkı Makedonya’dan gelip “Siz niye gidip bizi azınlıkta bıraktınız” diyen yaşıtıma itiraz edemediğim gibi. Dedem “can havliyle” geldi buraya. Şimdi Eski Kozlu’da medfun. Yurtsuz kalmamak için yersiz kalmayı göze aldı rahmetli dedem.

“Samatya ile Yedikule arasında

Bir yerde bir darbeci generalin caddesinde

Büyüdü adımlarımın açısı

Büyüdü geçmek bilmeyen miş’li geçmiş zamanın sancısı…” Nasıl bir çocukluk, ilk gençlik? Şairin ilk hibrid tohumu nerede atıldı?

1970’lerin sonunu, 1980’lerin başını hatırlıyorum. Hiç tanımadığım birinin öldürülmesine tanık oldum mesela. Samatya Caddesi’nin adı şimdi burada ismini anmayacağım darbeci bir generalin adıyla değiştirildi. Orası en azından benim için Samatya Caddesi’dir hâlâ. Tabelasında başka bir isim var diye gönlümdeki ismini değiştirecek değilim. Çok küçükken doktor ve hastane eşiklerini fazlasıyla aşındırdım. Yaşadığım hastalıklar koleksiyonunda bir de “kalp deliği” vardı. Mahallede oynayarak büyüyen son kuşaklardan birine mensup olduğum halde sokakta oynadığım zamanlar çok nadirdir. Kitabî hatta ansiklopedik bir çocukluğum oldu hastalıklarım yüzünden. Evde iki şiir kitabı ve bol bol roman vardı. Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı zaman zaman yüksek sesle okunan, dinlenen bir kitaptı. Rahmetli dedem, anneanneme hediye etmişti o kitabı. Şiirin kulak verilen, kulak verilmesi gereken bir şey olduğunu o okumalardan öğrendim. İkinci şiir kitabı da Aşık Veysel’in şiirleriydi. O kitabın tek okuyucusu bendim. Bir kenara çekilip okurdum kimsenin okumadığı o kitabı. Şiirin gönül verilecek, gönül verilesi bir şey olduğunu da o kitaptan öğrendim diyebilirim.   

İstanbul-Gölcük-Ankara ve tekrar İstanbul şeklinde seyreden bir mûkim olma durumunuz var. “İstanbul istatiksel bir yalan” mı sahiden? En çok yıkılan, kurulan, en çok yaralanan mı? Suavi Bey’in İstanbul’u nasıldır?

İstanbul, şu an yaşadığım kent. Dedemin yüz yıl önce geldiği bu kent benim “yerlisi” olduğunu hissettiğim bir yer değil. Mesela rahmetli babam kesinlikle İstanbullu idi. Dedemin “Balkan” şivesinden eser yoktu onun konuşmasında. Orta ikiden terk idi merhum, bilgisi ve görgüsü diplomasının, almadığı diplomaların çok ötesinde idi. Belki o kuşak öyledir. 1927 doğumluydu. Ben ise bir takdim tehir hatası gibi 1972 doğumluyum. O İstanbullu’ydu. Karagümrüklü bir şofördü, rahmetli. Şahit olduklarıyla, tanıdıklarıyla, yaşadıklarıyla İstanbullu’ydu. Benim ise şahit olduklarım İstanbullu olmama engel oldu. Onun “İstanbullu’yum” demesi dürüstlüğünün bir gereği idi bende ise “İstanbullu olmamak” dürüstlüğümün beni mahkûm ettiği bir durum.

99 depremini yaşayan bir şair elbette binbir depremle sarsılıyor derinlerde.

“17 Ağustos 1999’da

Ve ben düşeceğim

Kim bilir hangi istatistiğe?”

Ne yaşandı, şairi sarsan asıl unsur ne oldu?

Depremden 15 gün önce iş gereği İstanbul’a taşınmıştım. Gölcük’e gittiğimde kesif bir ölüm kokusu girdi içime ve bir daha çıkmadı. Şiirsel bir şeyden değil somut bir kokudan bahsediyorum burada. Evim bir moloz yığınına dönüşmüştü, annem ve babamın vefatında bana çok destek olan komşum vefat etmişti depremde. Böyle böyle ölüm de şiirimin bir parçası oldu.  

1991 Ekim ayında Türk Edebiyatı Dergisi’nde okur mektupları sayfasında başlıyor şiir macerası. Hangisiydi o şiir ve anlamı neydi sizin için?

“Anadolu” isminde hamaseti ve samimiyeti yüksek bir manzume idi. Bir vatan şiiriydi. Yeteri kadar tarih okumamış, yeteri kadar şiir okumamış bir çocuğun şiiriydi. O çocuğun kat etmesi gereken çok mesafe vardı. Yazdığı manzumenin şiir olması için vermesi gereken çok emek vardı. O zayıf şiirde bugün yazdığım şiirin tohumları vardı buna rağmen. Reddemeyeceğim ama kitaplarıma da alamayacağım bir şiir o.

“Dilce susulup bedence konuşulan bir çağda” siz hep kaleminizle konuşur olmuşsunuz. Hatta 2014 Türkiye Dergi Editörleri ve Yayın Yönetmenleri Birliği tarafından “En Çok Dergide Yazmış İsim” ödülünüz var. Bir efsaneye göre sayının 250’ye yaklaştığı söyleniyor:) Bu üretkenliğin aktivasyon enerjisi nereden geliyor?

Sayıların çok önemi yok. Pek çok dergide de yazamadım bazılarında ise yazmamayı tercih ettim. Çok dergide yazmak tavsiye edilen bir durum değil farkındayım. Bu tavsiyeye pek de riayet etmediğimin de. Doğrusu benim kadar çok yerde yazmayı başka insanlara tavsiye etmem. Ben bir kariyer olarak görmüyorum bir muhabbet olarak zihnimde konumlandırıyorum bir dergide yazmayı. Şimdilerde azaltmaya çalışıyorum yazdığım dergi sayısını. Pek başarılı değilim ama…

En son çıkan kitabınız “Bütün Ayrılıklar (2020)” ile birlikte 5 şiir kitabınız ve Kırk Gri Hırka (2002), Dünyanın Çekmeceleri (2019) adlarında 2 hikaye kitabınız var. Denemelerinizin şiirsel yanı herkesçe malum. Hem hikaye hem deneme hem şiir nasıl oluyor? Aralarında uzlaşı mı yoksa disiplinlerarası bir tartışma mı yaşanıyor?

Farklı türlerde, disiplinlerde yazmam zihnimi dağınık tutmayı sevmemden kaynaklanıyor. Bir de çok şiir yazmamaya çalışıyorum. Diğer türlerde yazıyor olmam biraz da şiirimi sınırlamak için yaptığım bir şey. Ayrıca öykü ve deneme çalışırken şiir hakkında başka kapılar açılıyor önümde. O kapıları da seviyorum.

1994’te Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun olduğunuzdan beri bilfiil yayın dünyasının içindesiniz. Muhabirlikten editörlüğe, redaktörlükten yayın danışmanlığına varan çok etkileşimli tabir-i caizse bu işin sahne tozunu yutarak gelen bir geçmişiniz var. Neler gördünüz bu süreçte, bu alt yapı size ne kattı, her şey gönlünüze göre mi seyretti?

Öğrenciliği çok sevdim. Başarılı bir öğrenci olmadım. Hiç takdirname, teşekkür belgesi almadım. Ancak öğrenci olmayı çok sevdim. Muhabirlik, editörlük… Ne yaptımsa bana “öğrencilik” gibi geldi. “Neler gördüm?” dersem cevabı bir kitap çapında olur. Zira yirminci yüzyılın sonunda başlamış bir yolculuktan bahsediyoruz. Bu süreç zarfında tanıştığım herkes benim hocam oldu. Bütün hocalarımı sevmedim elbette. Ancak okullarda da öyle olmaz mı?

2017 yılından beri TRT bünyesinde faaliyet gösteriyorsunuz. İşin mutfak kısmından seslenen biri olarak kültür-sanat dünyamızı değerlendirir misiniz? Hep adı geçen “kültür emperyalizmi” bizde ne durumda?

“Kültür emperyalizmi” eleştirileri bir noktadan sonra emperyalistlerin övgüsüne dönüşüyor sanki. Onlar insanüstü güçlere sahipler ve biz çaresizce sömürülen insanlarız sanki. Elimiz kolumuz bağlı. O kötü emperyalistler de “kültürümüzü” sömürüyorlar. Sanki tamamen çaresiz varlıklarız. İşin bu yönünü sevmiyorum. Başka bir “yordam” gerek bize. O yordamı tartışmamız ve yaşamamız lazım.

Şimdi kitabın ortasına gelmek istiyorum müsadenizle, belki anestezisiz kan kaybının yaşandığı bir yerlere.. Neden size yazıldı bütün ayrılıklar ve neden size düştü yazmak bütün ayrılıkları?

Mevlana ayrılıklardan şikâyet eden neye dönüştürülmüş sazın hikâyesini ciltler boyunca anlatır. Ayrılıklardan şikâyet etmek binlerce yıldır devam eden bir uğraş. Kadim anlatılardan beri ayrılıklardan şikayet ediyoruz. Ben bana düşen kadarını yazmaya çalıştım. Anlattığım ayrılığın bana mahsus, benimle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Bana düşen ayrılık bütün insanlara da düşmüştür bence. Bana düşeni yazmak bu sebeple de bütün ayrılıkları yazmaktır.

 “Suavi Yazgıç şiirleri” diye bir olgu var artık. Bu; hem hakikati oldukça naif bir üslupla perdeleyen hem de hakikatin tam ortasından bağıra bağıra haber veren bir in’ikas olarak kendini gösteriyor. Şair; sanki kimse bir daha o kadar acı çekmesin, incinmesin diye paratoner gibi bütün acıları kendine çekmiş, hepimizin yerine yenilmiş ya da hâlen göğsünü dünyanın bütün cephelerine siper etmiş de insanlığın kavgasını veriyor gibi.. Bu hissi geçirmek nasıl mümkün olabiliyor?

Böyle bir olgu var mı emin olamadım. Dışarıdan bakılarak tarif edilecek bir olgu belki de o yüzden. Ben bir oluşun içinde hissediyorum kendimi. Henüz tamamlanmamış ve kuvvetle muhtemel yarım kalacak bir oluşun içindeyim şiir yazarken. Şiirle birlikte kendimi de inşa ediyorum. Tamamlanmış bir şiir olgusundan bahsedebilseydim daha fazla bir şey yapamaz, orada “mumyalanmış” bir şekilde kalmak zorunda kalırdım. Üstelik tamamlanmış bir olgunun üzerinde çalışmak da anlamsız bir faaliyet. Ben oluşun içindeyim ve yarın pekala başka bir şiire yönelebilirim yahut mevcut şiirimi yıkabilirim. 

Suavi Kemal Yazgıç’ın hikâye anlatıcılığı da şairliği gibi. Peki sinemaya ve görsel sanatlara bakışı nasıl? Sizi en çok etkileyen film ya da film sahnesi?

Sinema ile ilgim “seyirci” düzeyinde. Hayatımda çok film seyrettiğim dönemler de oldu hiç seyretmediğim dönemler de. Sadece gişe filmleri seyrettiğim zamanlar da yaşadım, Tarkovski seyrettiğim zamanlar da. Eklektik bir sinema zevkim var. Tarantino’yu çok severdim ama son üç-dört filmini seyretmedim. Yurttaş Kane filminin açılışındaki “kar küresi” sahnesi beni etkilemiştir. Bir de Kill Bill’de Japonya’da geçen o meşhur düello sahnesi. Dövüş Kulübü’nde İkea kataloğunun olduğu tuvalet sahnesini tabii ki unutmadım.  

Tabi edebiyat dünyasından duayenler, şiirinize, hikayenize harç katan; sesinize ses olanlar vardır. Doğu’dan ya da Batı’dan, sizin mozaiğinize elini katıp karıştıranlar oldu mu? Varsa bilmek isteriz..

Uzun ve telefon rehberi kıvamında bir liste hazırlayabilirim size.

Yazarken özellikle sizi ateşleyen bir fitil oluyor mu?

“oysa her şey boş bir sayfaya

Ilk mısrayı yazmakla başladı

Ve devam etti sonra..”

İlk mısra peki nasıl, nereden yükünü alıp geliyor? Mana şairin karnında mı her zaman?

Valery, “İlk mısra Tanrı vergisi, gerisi çalışma” der. Ancak bu ilk mısranın şiirin ilk mısrası olması olması gerekmiyor. Kimi şiirlerim adıyla başlar, kimi şiirlerim son mısrasıyla. Bazen ilk mısra şiirde yer almaz bile. İlk mısra bazen okumalardan çıkar, bazen hayatın içinden kopar gelir. Kimi zaman da ikisinin karmasıdır. Şair bile bazen ilk mısranın hangisi olduğunu bilemez. 

Son olarak “Bütün Ayrılıklar” kitabınızla Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2020 yılın şairi ödülüne layık görüldünüz. Hem suavi hem kemâl hem de yazgıç olunca oldukça isabetli bir seçim elbette. Peki, geldiğimiz şu noktada ve eski/yeni ayrımında Türk şiirinin seyr-ü seferini değerlendirir misiniz?

Kimi yeniler daha doğdukları an eskimiştir. Kimi eskiler her dem yeni kalırlar. Eskilik/ yenilik bence kendi başlarına bir değer ifade etmez. Bir şeyin eski olması da yeni olması da ona kendiliğinden kıymet kazandırmaz. Türk şiiri, büyük bir şiir ve şimdiye kadar yaşayan şairler gibi bizim de onda emeğimiz var. Benden genç kuşaklarda da bu emeğin benzerini, hatta fazlasını görüyor ve ümitleniyorum. Onlar bizim gibi şiir yazmayacaklar elbette. Onların da emeğinin zayi olmayacağını düşünüyorum.

Çok teşekkür ederim, kaleminiz bereketli, seferiniz daim olsun.

Söyleşi: Hacer Yeğin

Yayın Tarihi: 01 Şubat 2021 Pazartesi 12:05 Güncelleme Tarihi: 01 Şubat 2021, 12:06
banner25
YORUM EKLE

banner26