Sinan Yağmur: Yanmaya, duyarlılığı canlı tutmaya bağlı kalem ve kâğıdın buluşması

Yazar, eğitimci, öğretmen Sinan Yağmur ile hayatına ve yazar kimliğine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sinan Yağmur: Yanmaya, duyarlılığı canlı tutmaya bağlı kalem ve kâğıdın buluşması

Sinan Yağmur’un hayat hikâyesini dinleyebilir miyiz?

Resmi kayıtlarda 01 Ocak 1965 tarihinde, rahmetli annemin rivayetine göre bir güz ayı pekmezlerin kaynatıldığı takvimde ki tahminen Eylül ayına denk geliyor Kuşaklı köyünde doğmuşum. Doğumumdan aylar önce rahmetli babam yaptığı bir trafik kazasından dolayı Malatya’da cezaevinde tutuklu olduğundan tek amcamız olan Ethem Amcam yeğenimin ismini ben vereceğim, der. O sıralarda radyoda ismi sıkça geçen henüz politikacı kimliği olmayan askerdeki albayının ismini verir bana: Türkeş. 1990 yılına kadar bu isimle devam etim. Ardından o yıllarda Şems-i Tebrizi hakkında araştırmalar yaparken onun ailesinin verdiği isim yerine Şems suresine hayranlığı sonucu Şems ismini kendine verdiğini öğrenmiştim. Hoşuma gitti ve ben de kendi ismimi kendim vermeliyim, dedim. Mahkeme kanalı ile ismimi Sinan olarak değiştirdim.

Doğduğum köy önceleri Nevşehir Kozaklı’ya bağlıydı sonraları Kırşehir Mucur ilçesinin köyü oldu. Kitaplarımda memleket olarak kiminde Nevşehir, kiminde Kırşehir yazılıydı. 35 yıldır Konya’da yaşadığımdan ve Kayseri’den evli olduğumdan; şehirlerarasında memleket meselem ele alınınca tüm kitaplarda doğum yerimi “Kapadokya ikliminde doğdu” olarak değiştirdim böylece tartışma sona erdi. Çünkü az önce saydığım şehirlerin hepsi de Kapadokya coğrafyası içinde. 1984 yılı lise mezuniyetine kadar Kırşehir’de yaşadım. Edebiyat ile ilgilenmem lise yıllarında Kırşehir’de kıvılcım almıştı. Selçuk İlahiyat Fakültesiyle birlikte hayatımda Konya dönemi başlamış oldu. 1990 Milli Gençlik Vakfında eğitimci olarak görev aldıktan sonra 1991 yılında öğretmenlik görevi sürecim başladı.

Sinan Yağmur aslen bir eğitimci, bir öğretmen… Peki, yazarlık mesleği ile tanışmanız nasıl oldu?

Bence yazarlık-şairlik bir meslekten öte bir meziyet.  Kimi doğuştan yazar doğar, aile bağı ile edebiyat ikliminin içindedir Cemil Meriç’in kızı Ümit Meriç gibi. Kimi yaşadığı çevrenin etkisi ile yazarlık yoluna farkına varmadan girmiştir. Mesela, Kahramanmaraş’ta coğrafya olarak mümbit bir edebiyat atmosferi olduğundan her iki kişiden biri edebiyata yatkındır. Kiminin de edebiyat yolunu açan yürek kahramanları vardır. Sinan Yağmur’un edebiyat yolundaki kahramanları da çeşitli evrelerde kalbine, kalemine derman olan üç ayrı öğretmeni oldu. Yazarlık yolum ne ailesel, ne de coğrafya etkisi ile değildir.

Yazarlığın sizi besleyen tarafları neler oldu, yazmaya başladıktan sonra hayatınızda neler değişti?

Yazmanın sığınma, rahatlama ve yeri geldiğinde suskunluğunu konuşturmak olması, yazmaya ve yazıyla beslenmeye götürdü. Edebiyatta çeşitli yıldızlarım oldu. Yıldız derken burayı açmak gerek.  Yazmak derin ve içsel bir yolculuktur kimi zaman gece kimi zaman çölde yol almak gibi. Çöl yolcuları gece yönlerini yıldızlara bakarak bulurlar. Edebiyat yolunda yıldızlarımdan birisi de Cemil Meriç’tir. Hani onun meşhur bir sözü vardır: “Hayat ve insanlar beni yorduğunda kitaplar sığındım limanlar oldular.”

Benim için de bir sığınma yurdudur yazmak. Yaşanılanları kelimelerle kalplere yansıtmak… İçten içlere gönülden gönüle varmak. Bu varış cümlelerin tılsımı ile olunca rahatlama çift taraflı olur. Yazan kendini okuyanda okuyan da yazan da bulur. Ve cismani olmayan manevi bir gönüldaşlık bağı kurulur. Yazmaya sığınış ile hayatımda birçok değişiklik oldu. En başta da olanı olması gerektiği gibi değil olduğu hâliyle kabullenmek. Kabullenişin ardından ya teslimiyet ya isyan…

Yazmak sizin için nasıl bir süreç, yazarken sizi motive eden şartlar nelerdir? Mesela yazım kamplarınız oluyor bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misiniz bizlere?

Yazmak, hayatı yakalamaya çalışmak yerine yorumlayıp yorulmadan yaşamanın en tatlı yanıdır. Yazmak, yargı canavarının azgın dişlerini kelimelerinizle kırıp un ufak etmektir. Yazmak, yangından mal kaçırma değil aklını kaçırma pahasına yangını söndürmektir. Sabahattin Ali’nin çığlığına harf düğümleriyle tutunmaktır yazmak: “Yazmazsam çıldırırdım.” Yazma süreci derken de özel bir vakit ayarlamıyorum, bazen soluk alıp vermek gibi bazen solunum yetersizliği yaşayan hasta gibi kesik ve boğuktur yazma süreci. Yanmaya, duyarlılığı canlı tutmaya bağlı kalem ve kâğıdın buluşması. Kafanızın rahat olması lazım. Beyni ve gönlü dinlendirmiş olmak gerek. Sipariş usulü değil, akli telaş ve kalbi ateş ile harmanlanır yazım süreci. Bu anlamada duru ve dingin zamanı beklerim. Ardından kav süreci. Sonrası kalemin bileceği şey.

Her yazarın kendine özgü veya özgün yazma tekniği vardır. Kimi yalnızlığı ister kimi gece sessizliği, kimi masa başı kimi deniz kenarı, kimi yağmurlu bir havayı kimi kasvetli bir havayı. Eyvallahsız ve aykırı yaşamayı seçen birisi olarak yazım usulüm değişiktir.  Şöyle ki dinleyerek ve gözlemleyerek beslenmeyi severim. Birisini beş dakika dinlerim yahut bir olaya şahit olurum. O gece oturur oradan sayfalarca hikâye çıkartırım. “Hüzün Yanığı” kitabını 70 günde yazışım bundandı. Yolculuklarda içsel yazım yaparım. Önce kafamda oluşur yazılanlar sonra kâğıda aktarırım. Yazıda en çok yolculuklar beni besler. Bazen arabamla gece yarısı yola çıkar karanlığın içinden kelimelerle geçerim. Zihnim yolu açan bir rüzgâr olur. Otobüs ve tren yolculuklarını bu yüzden çok tercih ederim. Ceketimin cebinde mutlaka müsvedde kâğıt ve kalem hazırdadır. Bir cümle yazarım sonra o bir paragrafa dönüşür.

İlkokul dördüncü sınıftan bu yana kesintisiz her gün kitap okumalarımın da katkısı var bu beslenmede.  Günün yorgunluğunu da yazarak atıyorum üzerimden. Hangi şehirdeysem, otel yahut başka bir mekân yatmadan birkaç sayfa yazmadan uyuyamıyorum. Yazma tarzımda farklıdır. Kâğıda el yazması ile yazdıklarımı, müsveddeleri biriktirip ya noterde çalışan arkadaşım yahut on parmak klavye kullanan bir öğrencime veririm; onlar world haline getirir sonra kitap taslağını oluştururum. Klavye ile henüz bir sayfa bile yazmadım, yazamıyorum. Yazmaya çalışırken önüme duvar çıkıyor gibi hissediyorum. Mutlaka kalem ile yazmalıyım.

Yazma sürecinde hem yazı hem de içimde hissedebilme adına yolculuklara da çıkıyorum. Öncelikle yazı kampında bir dağ evi, orman yahut yalnız kalacağım, teknoloji ve insanlardan arındırılmış yerlere haftalık kamplara gider, uzlet gibi bir halete geçerim. Yazdığım kişi veya hikâyenin örgüsü için o kişinin, kişilerin yaşadığı coğrafyayı mutlaka görmeliyim. Yazıya orada devam edip o ruhu, kokuyu bizzat yaşamaya çalışma çabasına girerim.

“Kerbela” kitabı için Irak Necef bölgesi, Şems için İran ve Suriye, Mevlana’yı yazarken Afganistan Mezar-ı Şerif, Belh, “Yusuf ve Züleyha” kitabında Mısır, “Hz. Ali ve Fatıma” kitabı için iki kez Mekke ve Medine, Veysel Karani için Yemen, “Hüzün Yanığı” kitabını yazarken Kapadokya ve Tarsus, “Bişnev” için Amasya ve Adıyaman. Yani kimi yazmışsam kimler nerede yaşamışsa oralara gidip elime kalemi alıp yazdım. O nedenle okuyucular Sinan Yağmur’un kitaplarını okurken âdeta içinde yaşıyoruz, yaşarcasına anlatan bir tarzı var, diyorlar.

Kitaplarınız ne kadar sürelik bir çalışmanın ürünü oluyor? Kitap yazma sürecinde özel bir rutininiz var mı?

Kitapları yazarken bir çalışma planı ve takvim ayarlamıyorum. Kimi kitapları yazmak seneleri alıyor, aşıyor bile. Kimi kitaplarda 6 ay içinde bitiyor. En kısa sürede biten “Hüzün Yanığı-2” oldu.

Ayrıca tasavvuf edebiyatına güncel bir anlatım kazandırdınız, asrın şartlarıyla tasavvuf edebiyatını işlemenin avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Tasavvuf edebiyatı hem bereketli hem de müşkil bir saha. Öyle bir saha ki gecenin zifiri karanlığında gözleriniz kapatılmış bir şekilde mayın tarlasında yürümek gibi attığınız yanlış adım hem sizi hem okuyucunuzu mahveder. Manevi alanda hayal ve kurgu kuramazsınız, hakikate sadık kalmanız lazım. Yeri geldiğinde çeliği pamuk, pamuğu da demir yapmanız gerekebilir. Kafanıza göre bir anlatım yapamazsınız uhrevi hesabı vardır. Hoşgörü dokusunu vereceğiniz yerde “horgörü” kokusu da verebilirsiniz. İmtina, itina ve itidal gerekir. Sinan Yağmur, 26 yıllık tasavvuf birikiminden sonra tasavvufi romanları kaleme aldı. Peki, neden roman türü bir anlatımı seçtik. 

İlk kitabım 2004 yılında Mevlana ve Şems’i anlatan “Tennure ve Ateş” isimli akademik kitabımdı. Neden roman hem de edebiyatta bir ilk, yeni bir üslup kazandırarak “Biyografik Roman”ı tercih ettiğimi açıklayayım. Kitabımı okuyup çok beğenen bir öğretim üyesi “Kitabınız çok şahane, Mevlana konusunda beni doyuran tek kitap diyebilirim. Ama bu kitabı sadece akademisyenler okur, herkesin ve her kesimden insanın okuması için en çok okunan ve yaygın tür olan romanı bir düşünsen, bu kitabı roman formatında yeniden yazsan.” dedi. İşte “Aşkın Gözyaşları”nın doğum sancısı bu sözden sonra başladı.

Kitaplarınız hep çok okunanlar listesinde sizce kitaplarınızı bu kadar çok okutan nedir?

Kitapların da bir kaderi vardır. Belki de kaderleridir çok okunmaları. Ancak burada şunu da belirteyim. Reklamsız, sosyal medya büyüsü, siyaset ve cemaatler muskası olmadan bu kadar çok okunmasının sebebi Allah’ın inayeti ve halkımızın desteği, tavsiyeleri olmuştur. Halkımız Sinan Yağmur’u kendi ailesinin bir çocuğu, kitapları da kendileri yazmışçasına sevdiler, sahiplendiler. Allah böylesine samimi halkımızdan razı olsun.  Kitap eğer gerçekten kitapsa okuyucusunu elbette bulur. Burada eğer “kitapsa”dan ne kastettiğimi açıklayayım. Bazı kitaplar proje kitaplarıdır, birileri yahut bir komisyon yazar, ülkede birilerinin ismi ile onun üzerinden piyasaya sunulur. Televizyon, gazete ve sosyal medya ile pohpohlanır ve amaca giden yolda o proje kitap çok satar. Örnek derseniz röportajı okuyan okurlar kimi, hangi kitabı kastettiğimizi iyi bilirler.

Bazı kitaplar vardır içeriğinden değil ya kapağından ya isminden sosyal medya fırtınası ile alınır satılır. Önce takipçisi çok sayfalar, hesaplar açılır. Aforizma sözler, tasavvufi sözler paylaşılır ardından sayfa takipçisi artınca ben de kitap çıkarıyorum, diye yavaş yavaş gelecekteki şişirme kitap algısı zihinlere görsellere yayılır. Popülerlik avantajı güzel kullanılır. Nokta atışı tamamdır. Bazı kitaplar vardır okunmak için alınmaz, yazanı medyatik bir yüz sahibidir veya sanatçı, manken, televizyon programcısı kimliği vardır. Yayınevleri onları bulur “Sana da kitap çıkartalım çok satar” sözünün cazibesi ile dönemlik kitap artık raflardadır. Bundadır ki ülkemizde kitap okuyandan daha çok kitap yazan(!) sayısı yüksektir.

Son zamanlarda özellikle Forbes dergisinde “En çok kazanan yazarlar” listeleri yayınlandıktan sonra toplumda para kazanmamın, popüler ve ünlü olmanın bir yolu da kitap çıkarmak olarak görüldü. Eh, insanların ilgisi, sosyal çevre için cazip bir basamak olarak yazarlık-şairlik algısı oluştu. Durum böyle olunca wattpad edebiyatı diye balon bir edebiyat akımı salgını başladı. İki sene sonra bu balon söndü, yerini edebiyatın başka bir balonuna bırakarak:  Magazin fenomoni edebiyatçılığı. Bu en bilinen isimleri nedense çoğunlukla bayanlar oluşturdu. Magazinsel isimler editörlerin yazdığı kitaplarla gündeme gelmeye başladılar. Durum böyle olunca kitap fuarlarında kitap almaktan çok o ünlülerle selfie ve fotoğraf çekilmeye gelenler izdiham oluşturdu. Bu kalabalık kitleyi gören kültür yetkilileri de kitap okuyanların sayısı artıyor diye sevindiler.

Wattpad ve ekran yüzü olanlar, listelerde aranan kişiler oldu. Şuna inanın Atilla İlhan dirilse yahut Necip Fazıl Kısakürek dirilse fuarlara imza gününe gelse sayıları yirmiyi geçmeyen okur bulurlar. Ancak televizyonda programcılık, sunuculuk yahut magazinsel ünü olanlara ise ucu sonu görünmeyen bir sıra oluşur. Kaç kitap imzalanır derseniz o da yirmiyi geçmez. Nasıl oluyor da kuyruklar saatlerce bitmezken neden kitap imzaları o kadar az. Dedik ya maksat kitap okumak, imzalatmak değil resim çekinip sosyal medyasında o ünlü ile olan resmi paylaşıp itibar havası atmak.

Herkes sizi mor yelekli adam diye anıyor. Neden mor? Bu rengin sizdeki etkisi, önemi nedir?

Mor sevdam Şems ile başladı. Onu araştırmak için okuduğum bir kitapta hoşuma giden bir tespiti vardı. O cümleden sonra mora sevdalandım. Mor yelek yaptırdım ve sürekli programlara o yelekle çıktım. Nasıl ki rahmetli Neşet Ertaş’a “Bozkırın Tezenesi” ismini halk verdiyse beni de “Mor Yelekli Adam” diye anmaya başladılar. Peki, o söz neydi?

“Yüreğinde aşkın koru olanın sırtında mor yeleği olur. Aşkın rengi mordur, çünkü başı da sonu da zordur.”

Okumaktan hoşlandığınız Dünya ve Türk edebiyatı yazarları kimler?

Sevdiğim ve okuduğum, okuyuculara da tavsiye edeceğim yazarlar kitap türlerine göre değişebiliyor. Cemil Meriç, İskender Pala, Nazan Bekiroğlu,  Ahmet Ümit, Hasan Ali Toptaş, Dücane Cündioğlu, İsmet Özel, Erol Güngör, Sezai Karakoç, Fethi Gemuhoğlu, Sadık Hidayet, Ali Şeriati, Şefik Can, Muhammed İkbal, Muhammed Hamidullah, İhsan Süreyya Sırma, Mesnevi Şerhleri, Tasavvuf, İslâm Tarihi, Felsefe, sosyoloji, Psikoloji kitapları vazgeçilmezlerimdir.  İki çeşit okuma vardır. Ya uyku getiren yahut uyku kaçıran... Ben uykularımı tarumar eden kitapları okumayı yeğliyorum.

Son kitabınız “İmam-ı Azam Ebu Hanife” İslâm hukukunun “En büyük bilgesi” olarak anılan İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında şimdiye kadar yazılmış en detaylı roman olarak nitelendiriliyor. Kitabınızla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

İslâm âlemi içerisinde ve ülkemizde en çok mensubu olan fıkhi mezhep Hanefilik. Hangi mezhep olursa olsun, insanların bağlı oldukları mezhep ve kurucusu, metodu ve önerileri ile ilgili bilgisi yok. Yani mezhebi sadece sakız misali ağzında. Çıkın sokağa anket yapın. Yüz kişiden doksanı Hanefi’yim der. Onlara sorun mezhebinizin kurucusu kimdir? Cevabı ancak yarısı bilir. Aynı doksan kişiye İmamı Azam Ebu Hanife’nin hayatı, metodu, hükümlerinden bazıları ve ömür hikâyesini, isminin hikâyesini sorun, doksan kişiden ancak bir ya da iki kişi yarım yamalak bilgi verir. Bu ne cehalet? Bu nasıl bir yaman çelişki? Mezhep olarak Hanefi ama mezhebiyle ilgili iki cümlesi yok. Bundan başka bir hukuk şehidi olan Ebu Hanife’nin direniş destanını bilen yok. Neden zulme karşı bu derece direndi, ölümüne mücadele etti. Ebu Hanife bize, günümüze hangi mesajları veriyor? Onun eğitimci yönünü bilen yok. Ticaret ile kazandığını Allah yolunda infak ettiğinden kaçımızın haberi var?

Bilgeler bilgesidir, Ebu Hanife…  Sevdirerek eğiten, ruhlara dokunan bir eğitimci, ilmi dedikodudan değil asıl kaynağından öğrenen bir bilge. Öğrenirken öğreten. Öğretirken öğrenen ve bilgeliğini paylaşmayı Allah’ın rızası olarak gören bir hak neferidir Ebu Hanife… Ömrü mürekkep ve kan ile yazılan özgürlük ve adalet savaşçısıdır İmamı Azam. İslâm tarihi ve özellikle fıkıh dediğimiz İslâm hukuku alanında “Kur’anî ve Nebevî” bir desturda olan sadece devrinin değil tüm zamanların en büyük hukukçusu İmam Azam Ebu Hanife tarihin hakikat kıyımına uğramış olanlardandır.

Yaşarken uğradığı haksız ithamlar, kâfirlik yakıştırmaları yetmezmiş gibi şehit olduktan sonra da bazı saray uleması ve yalaka tarihçilerin iftiralarını, “zındık” ithamları da süre gelmiştir. Çünkü o hem muhalifi olduğu Emevilerin hem de ümmetin birliğini istemeyen Şiilerin hedefi olmuştur. Ehli Sünnet yolunu kanı ile yazan İmamların en büyüğü Ebu Hanife ne yazıktır ki “Biz Hanefilik yolundayız, Ehli Sünnet davasındayız” diyenler tarafından da olduğu gibi anlaşılmamıştır. İşte Sinan Yağmur’un derdi de hakikat perdesince anlaşılmamış ve nesle anlatılmamış olan Ebu Hanife’nin sesini duyurmak, haksızlık karşısında susan, sinen olmamaktır.

Kitabın Ortası dergisi okurlarına tavsiye edebileceğiniz 3 kitabın adını öğrenmek isteriz…

Ümit Meriç’in “Babam Cemil Meriç”, Hasan Hüseyin Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider”, Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş” eserlerini tavsiye ederim.

Deniz Demirdağ, “Mor yelekli adam”, Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019.

Yayın Tarihi: 25 Ekim 2019 Cuma 11:00 Güncelleme Tarihi: 24 Ekim 2019, 14:08
banner25
YORUM EKLE

banner26