banner17

Şiirin gücü hakikati anlatmaya yetmez

'Kuşların azalışına değil de vicdanımızın giderek yerle yeksan oluşuna bakalım derim.' Yahya Kurtkaya, ikinci şiir kitabı 'Azalan Kuş Nüfusu' üzerine Metin Erol'un sorularını cevaplandırdı.

Şiirin gücü hakikati anlatmaya yetmez

1985 yılında Rize'de doğan şair - yazar ve çevirmen Yahya Kurtkaya, Viyana'da iktisat ve sosyoekonomi üzerine öğrenim gördü. Almanca ve İngilizce'den yaptığı tercümeleri muhtelif dergilerde yayımlandı. Genç şair, şu sıralar Melâmet dergisinin yayın kurulunda 'hakikat bellediği için' terliyor. “Modernite ve Kimlik” ve “Yoğun Kültür” isimli kitapları Türkçeye kazandırmakla da meşgul... “Frankfurt Okulu'nun Kültür Endüstrisi Çerçevesinde Bir Ürün Olarak Kültür ve Sanat” başlıklı bitirme teziyle de öğrenim hayatını sürdürmekte.

2011 yılında ilk şiir kitabı Barınma Felsefesi'ni çıkaran genç şairin Azalan Kuş Nüfusu ikinci şiir kitabı. İlk kitabı Barınma Felsefesi'ni düşünelim. Yahya Kurtkaya “şiir, bir şeyin peşinde olandır” diyordu. Barınma, şairin Hölderlin’den yardım alarak açıkladığı bir eylemdi Kurtkaya'nın. Hölderlin’in “İnsan yeryüzünde şairane oturur” deyişini, “İnsan yeryüzünde şairane barınır” olarak algılıyordu Kurtkaya ve Barınma Felsefesi bu algının da bir neticesi olarak meydana gelmişti. Barınma Felsefesi'nin kapağında ‘Pieter Bruegel the Older’ The Harvesters ( 1565) resminin yer alışı boşa değildi bu yüzden. Şimdi ise genç-şair Azalan Kuş Nüfusu diyor. Barındığı yerden mi izliyordu kuşların azalışını yoksa kuşların azalışını izlerken mi barınıyordu..? Yahya Kurtkaya ile ikinci şiir kitabı Azalan Kuş Nüfusu üzerine söyleştik.

New York’a ilk adım attığım zaman, karnım doymak için zil çalıyordu. Manhattan’ın Midtown’da bir köşe başında insanların uzunca bir kuyruk yaptıkları Arap pilavcısından arkadaşımla beraber koca bir tabak tavuk pilav aldık. Üzerine döktükleri white-sosu hâlâ unutabilmiş değilim. Müsait bulduğumuz bir banka oturduk. Manhattan’ın devasa binaları arasında insan olarak küçüldüğümü düşündüm ilkin, sonra o binaların birer insan yapısı olduğunu. Elimdeki pilavdan bir kaşık almıştım ki bir güvercin sürüsü hücum etti. Yüksek inişe geçip etrafıma toplanıverdiler. Biri hiç korkusuz kaşığımdan düşen pilavın tanesine uzatıverdi gagasını. Daha sonra pilav onların oldu, onları besleme zevki de benim. Bir röportaja böylesi bir hikaye ile başlamak neye denk düşer peki... Ben pilavımdan kaşık kaşık kuşlara dökerken, onlardan bazısının yaralı, bazısınınsa sersemlemiş olduğunu fark ettim. Kimisinin yediği son pirinç tanesi, biz insanların son can suyu oldu oracıkta. Arkadaşım şöyle dedi: New York’ta günde ortalama iki yüz civarı kuş ölüyor, devasa cam binalara çarparak...

Bir gün sınıfta oturuyorum. Başlayacak olan ‘Contemporary Political Thought’ dersini beklerken elimde Yahya Kurtkaya’nın ‘Azalan Kuş Nüfusu’ kitabı. Uluslararası İlişkiler’den bir arkadaşım hemen kitabın ismine bakıp şöyle dedi: “Abi sen okuduktan sonra ben de okuyayım. Modernizmin inanılmaz bir eleştirisi değil mi o kitap..! Biliyor musun, bu hızlı trenler kuş sürülerine çarpıyormuş. Kuşların nüfusu azalmaktaymış bu yüzden. Bunu da modernizmin bir sonucu olarak değerlendiriyor akademisyenler. Kitabı çok merak ettim. Sen oku ben de okuyacağım.” Arkadaşıma verecek bir cevabım o an için yoktu. Sadece şöyle dedim: “Bu bir şiir kitabı”. Ama kuşların nüfusunun azaldığı doğru, insanların artıyor ya! Yahya Kurtkaya, sözü uzunca tuttum ancak ‘Azalan Kuş Nüfusu’ bana da dert olmuş belli ki….

Eyvallah kardeşim... Seninle daha önce Amerika üzerine konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Ama madem sen oradan giriverdin, ben de oradan tutup devam edeyim. Manhattan’ın sokakları bu dünya için fazla dar. Bırakalım kuşları, aslında orada her gün yüzlerce insan da ölüyor. Ben oracıkta “Tanrı’nın ve Şiirin Olmadığı Yer” diye bir yazıya başlamıştım. Evet, New York sokaklarında Tanrı’ya da şiire de yer yoktu. Şimdi Tanrı’nın ve şiirin olmadığı yerde sence kuşlar barınabilir mi? Görüyoruz ki senin arkadaşının dediği gibi barınamıyor kuşlar...

Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak ikimiz üzerinden cevap verelim: Tanrı’ya ve şiire hayatımızda ne kadar yer veriyoruz? Sen bakma “Türk milletinin yarısı şairdir” dendiğine. Yaşayan şairlerimizin sayısı bir elin parmağını ya geçiyor ya geçmiyor... Bu yüzden kuşların azalışına değil de vicdanımızın giderek yerle yeksan oluşuna bakalım derim. Hem sonra dilinden Tanrı’yı düşürmeyenlere de bakma. Belli ki içimize düşürmede kusurumuz çok. Bu yüzden bizim İstanbul’umuz da yüksek binalarla dolup taşıyor. Bir zamanların İstanbul’u ne güzel Manhattan’a dönüşüyor değil mi. Küresel ölçekte çöküş devam ediyor. Kuşlar azalıyor, vicdanımız yok oluyor.

Kitabın ilk şiirinin ilk dizesinde “Kader” diyorsun, “çarpınca kaza diyelim sırtüstü kalmış anlama”... Zarifoğlu ‘Yaşamak’ kitabına “ne çok acı var” cümlesiyle başlıyor. Acıdan dertli Zarifoğlu. Sen ise kader diyorsun. Ancak derdin anlama ile... Anlam ve anlamayı dert etmişsin kendine. “Dilinin dibine bağdaş kursun müsaade eyle / boynuma söz diye ilişen anlam” diyorsun bir başka dizende. Nedir kaderin çarpması, insanın kazaya uğraması, anlamanın sırtüstü kalması, anlamın boyna ilişmesi?

Bana kalırsa bütün meselemiz “anlam” ile zaten. Üzerimize şüpheden bir perde gerilmiş. Hiç birimiz bir diğerinin yaptığını, ettiğini, söylediğini anlama meselesinde değil. Bana doğru anladığımız bir şey söyler misin? Ne hocaları doğru anlıyoruz ne anne-babamızı ne de sevdiklerimizi... Bunda belki de çift taraflı bir oyun vardır. Belki de birimiz bir diğerimize kendini olduğu gibi anlatmaktan kaçıyordur. Hal böyle olunca da ortada “hakkı verilmemiş bir anlam” yapayalnız kalıyor.

Sen şimdi bana sorular hazırlamışsın, emek vermişsin... Bunda bir anlam gizli. Bense bu buluşma için seni bir süre beklettim. Erteledim vs. Neden? Daha mühim işlerim vardı. Aslında senin bu konuşma için biçtiğin anlamı erteledim ben. Senin biçtiğin anlamın hakkını erteledim. Bu tür meseleler yani... Hani Necip Fazıl Kısakürek diyor ya, “Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var / Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.” Tam da budur sorunun cevabı, bakma benim uzattığıma...

Bizde bir akıl var. Yaratıcı güzelce koymuş kafatasımızın içerisine. Biz onunla iş yapalım diye. Ancak bu akıl ile öyle oynadık ki... Onu çözeceğiz diye öyle bulaştık ki... Artık içinden çıkamayacak bir tavra geldik. Bu, yalnış bir tavır. Bu yüzden saçlarımızı yolup duruyoruz. Oysa aklın hikmeti başka... Şimdi ona girecek değilim, gerek de yok. Ama “anlam” dediğimiz şey, aklımızın nesnesi olmamalı. İlk sorunun cevabını verirken gevelediğim “vicdan” var ya... İşte anlamı tutup çıkararak hakkını verecek olan ondan başkası değil.

İlk şiirden devam etmek yerinde olacak. Manidar bir isim: “Tebeddül”. Şiirin isminin geldiği dize olsa gerek “tebeddül hazinedir koşmadan yorulan fakir kula.” Yaratılmışlar içinde herkes Allah’ın kulu değil ancak mahlukudur. Kul olmak ayrı bir gayret işidir. Ancak ondan daha üst bir gayret varsa, yıllardır bu toprakların özü olmuş bir geleneğin ‘ben’ dememek için kullandığı o enfes kelime olabilmektir; fakir. Bu daha katmerli. Kulun fakir olma meselesi çok başkaca. Kolay olmuyor kulun fakir olması; öyle ya, “önce rüyası görülür sonra hayra yorulur manası”.‘Azalan Kuş Nüfusu’ sana tebeddülen mi nasip oldu? Öyle ise nedir bu tebeddül müddetince iç içe geçen, seni fakir kılan haller?

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz, değil mi? Koşturup duruyoruz. Yerimizde oturamıyoruz. Açıkçası en fazla kendimde gördüğüm bu hâlden fazlasıyla müştekiyim. Birimiz bir diğerimize söyleyebilir: Nedir seni koşuşturup duran, bir otur yerine... Ama hiçbirimizin bunu bir diğerine söyleyecek yüzü yok. İş böyle süregidince de herkes aynı koşuşturmadan kendini bir kenara çekip oturtamıyor. Neyse... Fazla soyut gittik... Yani Allah bizi değişim üzere yaratmış. Bizi derken sadece insanları kastetmiyorum. Etrafımızda olup biten her şey bir değişim içerisinde. Ya da dönüşüm, her neyse... Değişmeyen tek şey O’nun kendisi. Fakat biz bu değişimi nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz.

Değişim bir nimettir. Her şeyin aynı kaldığını düşünsene... Güneş batmıyor, ağaçlar büyümüyor, çocuklar emeklemiyor vs. Böyle bir şey Allah’ın sünnetine aykırı. Ama eşyadaki değişimden bizim bahtımıza ne düşüyor? Buna bakıyor muyuz? Ağaçların değişimi sürekli bir döngü... Ağaçlar değişimin peşinden koşmuyorlar. Duruyorlar durdukları yerde. Sadece kendilerine lütfedilen ne ise ona rıza gösteriyorlar. Böylece de değişimin her halini tadını çıkararak yaşıyorlar. Hayvanlar da öyle... Aslında biz de öyleyiz. Ama biz değişim denen şeyin peşinden koşuyoruz. Yetişebilme, geri kalmama iç güdümüz değişimimizi yönlendiriyor. Burada temel mesele teslimiyet... Ben Müslümanım diyoruz; ama teslim olmak hayat işlerinde yaptığımız en son şey bile değil. İşte böyle bir şey o “tebeddül”... Değişim, bırakalım bizi hizaya soksun. Kendimizi hizaya sokmak için değişime teslim olmayalım.

Sen beni at geminden bana sağır bir pusula gerek”, “bu dileği umudumdan arttırdım illâ ki varmam gerek”. Şairin umduğu yeryüzünde neye denk düşer şiirden gayrı, bilemiyorum. Varsa bir cevabı, senden duymak da güzel olur ancak bundan maada dileğini umudundan arttırmış bir şair illâ ki varacağı menziline sağır bir pusula ile nasıl varır?

Biliyorsun sağır pusula, bildiğimiz pusulanın bir türü. Onun sıfatı olan “sağır” olumsuz bir anlamda gibi duruyor değil mi? Vurdumduymaz gibi... Evet belki doğru ama ben o sağır sıfatını olumlu kısmından alıyorum. Yani neye karşı sağır? Sormamız gereken soru bu. Sağır pusula, gemiciler için son derece mühim. Bu pusula, iklim şartlarının en zorlarından bile etkilenmiyor. Menzile kilitleniyor. Fırtınaya karşı sağır. Şiddetli yağmura karşı sağır. Bu sağır pusula sayesinde kaptan menzile sağ salim ulaşıyor.

İşte bu teşbihe bakarsak sence de bize birer sağır pusula gerek değil mi? Hayat seferimiz kaptanınkinden farklı mı? Ya başımıza gelenler... Daha da feci... Gün geçmiyor ki bizi yolumuzdan alıkoyan bir şeyle karşılaşmayalım. Önceki sorunda da konuştuğumuz gibi acelemiz var. Sürekli başımıza iş açıyoruz bu yüzden. İç cebimizde bir adet sağır pusula olabileydi, onu oraya koymayı akıl edebileydik o zaman biz de seferimizi belki layıkı ile tamamlayabilirdik. Kim bilir...

Uzun müddet Viyana’da yaşadın. Vaktiyle Ömer Beyoğlu’ndan dinlemiştim. Musiki üzerine yaptığı bir konuşmada coğrafyanın müziğin ruhuyla yakından etkileşim içinde olduğunu söylemişti. Romanya’nın coğrafi yapısını düşündürmüştü dinleyicilere. Ülkeyi bölen dağ sırasının bir yamacı ile öteki yamacı arasında meydana gelen müziklerin birbirlerinden çok farklı olduklarını anlatmıştı. Benzer durum bizim ülkemizde de vâki. Giresun, Trabzon, Rize ve Gümüşhane’de varolan musikiler arasında coğrafyaya bağlı farklılıklar varmış. Ömer Beyoğlu kadar yakından ilgili olmadığım için bilemiyorum. Ancak şiir için de bu durumun böyle olduğuna inananlardanım. Senin ‘Vltava Nehri Nereye Dökülür’ başlıklı şiirine gelelim. “Anlıyor insan böyle ruhunu kemiren / kasvetli orta avrupa silueti nedir” diyorsun. Yukarıdaki bağlamda düşünüp senin dizen üzerinden hareket edecek olursak, bahsini yaptığımız konu nereye denk düşer?

Çok uzağa düşmez... Sonda söyleyeceğimizi başta söylemiş olduk. Bizde sanatları birbirinden tefrik etmek diye bir şey yoktur bildiğim kadarıyla. Hem nasıl ne diye tefrik edeceksin ki... Sanatların sadece formel olarak birbirlerinden uzaklaşıp yakınlaştıkları yerler var. Sanat ve eserleri yaratılmış şeylerdir. Tıpkı bizim gibi... Nasıl insanın binbir türlüsü var; sanatın da oldu, olacak... Yani Ömer Beyoğlu’nun müzik üzerinden kurduğu tezi aslında bizzat insan üzerinden kurabiliriz. Yani bir Karadenizli insanın tavırlarını İç Anadolulu insanımızda göremeyebiliriz. Yani burada esas olan “coğrafya kaderdir” tezi... Nasıl olmasın ki... Kitapta da bu böyle değil mi... İnsan üzerinden kurduğumuz bu tezi şimdi eşyaya ve sanata kadar genişletebiliriz. Böylece Vltava nehrinin kaş çatışı ile Sakarya nehrinin iç çekişinin farkını da, aynılığını da kavrayabiliriz. İkisinde de esas olan bir şey var. Bir öz. Bir cevher. Onu es geçmediğimiz müddetçe sorun yok. İşin hakikatini; yani aslını. Yine önceki soruna bağlayayım: Sağır pusula...

Aktüel Şiir” başlıklı şiirinde “gücü yetmiyor şiirin her şeyi anlatmaya” diyorsun. Şair için şiir nedir o vakit? Şair şiiriyle neyi anlatır? Şairin taşıdığının ne kadarını anlatmaya yeter şiirin gücü?

Şiir ve anlam meselesine değinmek istemiyorsun zannımca. Zaten zikrettiğin mısranın kastı da o türden bir anlatma değil. Anlam, anlama, anlatma, anlaşma, anlaşılma gibi şeyler daha evvel de konuştuğumuz gibi zor hususlar... Hele bu vaktin dünyasında iyiden iyiye zorlaşmış şeyler. “Aktüel Şiir”, adından da anlaşılacağı gibi gündelik hallerin şiirle anlatılmaya çalışılmasını ele alıyor. Ve bunun mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyor. Çalışıyor ama gündelik şeylerin şiirle anlatılmaya çalışılıyor olmasındaki kusuru anlatmaya bile gücü yetmiyor. Böyle de bir paradoksa dikkat çekmeye çalışıyor.

Şair bir şey taşır. Ama şiiri bunu külli ile anlatmak için taşımaz/taşımamalı da... Ne bileyim belki dikkat çeker; belki işaret eder; belki dokunur kaçar; belki bir müddet eğleşir; belki biraz dinlenir; belki biraz kıvranır. Ama şair anlatamaz. Hâli tasvire yeltenir şair. Duyumsama gücü yettiği kadar... Ama asla anlatamaz. Kim derse ki şiirle şunu anlattım bitti, bilelim ki o yanlıştır. Malum hikayedir: Hani köyün birinde bir duvar vardır. Halk duvarın arkasında ne olduğunu merak eder ama bir türlü öğrenemez. Her teşebbüs eden duvarın üzerine çıkar ve karşı tarafta bulur kendini. Bir daha da köy halkının yanına dönmez. Köy halkı da böylece asla öğrenemez duvarın arkasında ne olduğunu. Ama insanoğlu bu... Merakı tükenmez... Sivri akıllının biri bir gün teklifle gelir köyün meydanına. Der ki: “Ben bu duvarın üzerine çıkayım, belime de bir ip bağlayayım. Duvarın arkasında ne olduğunu bellediğim zaman geri inerim. Eğer ben de inemez ve diğerleri gibi karşı tarafa düşecek olursam belime bağladığınız bu ip sayesinde tutun beni geri çekin.” Köylü bu fikri tutmuş. Dedikleri gibi adamın beline ipi bağlamışlar ve duvara çıkmış adam. Plandaki gibi beklemeye koyulmuşlar. Bir müddet geçmiş ki adamı diğer tarafa atlarken fark etmişler ve hemen ipe asılarak onu kendi yanlarına çekmişler. Herkes merak içinde imiş... Kolay değil, ne olduğunu öğrenmek için nice insan kurban verdikleri şeyi öğrenmeye çok yakınmışlar artık. Herkes bir ağızdan adama “Görebildin mi?”, “Ne varmış orada?”, “Hadi ne olur anlat artık!” diye söylenmeye başlamışlar. Adamcağız anlatmaya çalışmış ama ne var ki dili tutulmuş zavallının. Bir türlü gördüklerini anlatamamış. O günden sonra da çözülmemiş dili...

Yani Metincim, demem o ki şiir duvarın arkasındakinin ne olduğunu merak eder; onu arar. Ama duvarın arkasından ancak... Ne zaman ki duvarın üzerine çıkar, o zaman dili tutulur şiirin. Şiirin gücü bu dünyada tutuktur. Gücü hakikati anlatmaya yetmez. Ha eğer hakikat dışındakileri anlatmaya çalışıyorsa? O zaman zaten şiir değildir.

 

Metin Erol konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:02
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20