Şiirimizde sahiciliğin azalması önemli bir sorun

'Hayat bir koşuysa bulunduğumuz yer neresi olursa olsun koşmak durumundayız.' Şair ve yazar Ercan Ata, ilk şiir kitabı Ten ve Gölge çerçevesinde Suavi Kemal Yazgıç'ın sorularını yanıtladı.

Şiirimizde sahiciliğin azalması önemli bir sorun

Ercan Ata ile aynı dönemde aynı dergilerde yazmaya başladık. O günlerde tanışmak kısmet olmadı. Sonra bir fetret dönemi girdi Ercan Ata'nın kalemine. Kendi adıma Ercan Ata'nın yazdıklarını hep güzellikle hatırladım. Ancak sonra Ercan Ata bir hatıra olmaktan vazgeçti ve tekrar yayın hayatına geri döndü. Üstelik bu sefer bir kitap da yayınladı. İlk şiir kitabı Ten ve Gölge'nin devamının gelmesi için de ciddi çaba sarfediyor ve bu sefer o kadar da beklemeyeceğiz inşallah. Ercan Ata ile yazı macerasını konuştuk.

Aynı kuşaktayız, aynı günlerde başladık edebi ürünler vermeye. Hatta o günlerde yazdıklarını dergilerde yayınlamak konusunda benden öndeydin. Sonra ne oldu da "geçici" bir ara vermek zorunda kaldın?

Her yazarın serüveni farklı tabii ki. Nasıl ki karakterlerimiz, hayata bakış açımız ve dahi hayatlarımız birbirinden farklıysa, yazarların yazma ve ortaya çıkma serüvenlerindeki bazı farklılıkları normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum. Bir önceki görev yerim olan Çorum’dan İstanbul’a tekrar dönerken kafamdaki tek şey yazmak ya da “yazar” olarak tabarüz edebilmekti. Yedi İklim dergisinde en son öyküm Ekim 2002 tarihinde yayımlanmış. Dönüş yine Yedi İklim'de, Eylül 2014’te “Kudüs” adlı şiirimle gerçekleşmiş.

Yaklaşık 12 yılı bulan uzunca bir suskunluk. Nuri Pakdil’inki kadar ihtişamlı olmasa da hatırı sayılabilecek suskunluk dönemi işte. Bunun tek bir nedeni de yok. İşi ve aileyi önceleyerek yarına dair kaygıları aşma çabası belki… Yazının, sanatın toplum nazarında giderek itibarsızlaşması. Yazmakla yaşamak arasında kum saatinin tersine akan ilişkisi. Ya da bir öykümde geçtiği gibi “Artık yazmayı bırakmaya karar verdim. Karın doyurmuyor. Kolay kovuluyorsun her kapıdan.” düşüncesi. Diğer bir öyküde geçen “Yazmak. Yıllar var ki yaz-a-mıyordu. Bir çarkın içine girmiş; ev, iş, aş üçgeninde hislerini kağıda dökmeye vakit bulamamıştı. Aş kelimesinin sonuna bir k harfi mi ekleseydi yoksa?”, “Elimde kalem, okumak ve yazmak için insanların yüzüne baktıkça mutlu olamayacağıma artık kesin olarak inandım.” cümleleri bazı ipuçları verecektir sanırım.

Aynı dönemde aynı mecralarda yazdığımız Ahmet Murat, Murat Menteş, A. Görkem Userin, Ahmet Edip Başaran, Mihriban İnan Karatepe, İsmail Kılıçarslan, Gönül Yonar, Suavi Kemal Yazgıç, Asım Gültekin, Zafer Acar, Murat Soyak gibi isimlerin bugün de yazın dünyasında nitelikli eserlere imza attıklarını söyleyebilirim. Yaşadığımız sürece de şarkı söylemek için hâlâ vaktimiz var. Ne de olsa herkes kendi şarkısını okuyacak. Ama ne olursa olsun hakkımızda son sözü zaman söyleyecek. Umarım bizim kuşağımızdan geriye sağlam sesler kalır.

Ara vermeseydim muhtemelen on civarında yayımlanmış eserim bulunacaktı.

Bir de döndüğünüz yer, bıraktığınız yer olmuyor çoğu zaman. O köprünün altından çok sular akmış oluyor. Aksi bir emir gelmeyince asla mevzileri terk etmemek daha doğru galiba.

Pişman mıyım? Belki. Ancak bunun iyi taraflarının da olduğunu söyleyebilirim. Şiir ve öykülerim daha iyi demlendiler. Artık gideceğim yöne daha rahat karar verebiliyorum. Güçlü ve zayıf yanlarımın farkındayım. Hepsinden önemlisi yayımlanma aşamasında daha az duygusal bakabiliyorum geçmişe nazaran.

Hayat bir koşuysa, bulunduğumuz yer neresi olursa olsun koşmak durumundayız.

Bu soruyu biraz da kitabındaki şiirlerinin önemli bir çoğunluğunun ilk döneminde yazılmış olması sebebiyle soruyorum. Şiire başladığın günlere bugünden bakınca neler görüyor/o günleri nasıl yorumluyorsun?

Şiir benim için kendimi en iyi ifade ettiğimi düşündüğüm alan. Şiirin oluş sürecini bir ırmağın akışına benzetmemiz mümkün. Dağlardan kopup gelen sular, zamanla birlikte değişim de geçirirler. İlk şiirlerim 1990’lı yıllara kadar gitse de asıl kıvamını, lezzetini bulan şiirlerim 1993 yılından itibaren yazılmış olanlardır. Bir şairin kendi üslubunu bulması çok da kolay bir şey değildir. 1990’da İstanbul’a gelişimden itibaren içimdeki gizli güç şiir yolunda beni aydınlattı diyebilirim. Hayat tesadüfleri sevmez. Ve her ırmak bir gün kendisine en uygun yatağı bulur. 1994’lerde –manen- tanıştığım İsmet Özel’den çok istifade ettiğimi söyleyebilirim.

Eserlerimi yayımlamaya eşimin geçirdiği büyük rahatsızlıktan sonra karar verdim. Hani Mehmet Akif, “Allah İstiklâl Marşı yazdıracak günleri bir daha göstermesin” demiş ya. Pek farkında olmasak da zaman herkes için kısıtlı ve dardı. Ne söyleyeceksek güzel ve estetik olmak şartıyla bir an önce söylemeliydik. O süreçte zamanımın darlığını, hayatın faniliğini yakin olarak bir kez daha idrak ettim. Şiirlerimi ve diğer eserlerimi yayımlamaya karar verdim. Bir şey yapacaksak o şimdi olmalıydı artık benim için, yarın değil. Birkaç aylık bir çalışmayla şiirlerimi, nitelikli olduğunu düşündüğüm on-on beş yayınevine gönderdim. En önce Ötüken Neşriyat döndü. Ve ben bu seçeneğin benim için iyi olduğunu düşündüm. Dört-beş aylık bir süreçten sonra Ağustos 2015’te kitabım okurla buluşmuş oldu. Ten ve Gölge bir ilk kitap. Mükemmel olduğu iddiasında değil şüphesiz. Biraz şiir alt yapısı olanların kitaptan oldukça keyif alacaklarını söyleyebilirim. Aşk ekseninde naif ve buğulu şiirlerin sevecenliğiyle hayatlara değer katması umulur kitabın.

Zaman zaman çevremde karşılaştığım şiirlerimin anlaşılamaması problemini, ana temaya uygun, daha sade, anlaşılır şiirleri kitabıma dahil ederek aşmaya çalıştım.

Bugünden o günlere bakınca akışın doğru olduğunu, doğru yolda ilerlediğimi düşünüyorum. Yaşamadığınız bir duyguyu masa başında fırça darbeleriyle şiire yediremezsiniz. Sanırım şiirimizin önemli problemlerinden birisi sahiciliğin giderek azalması, bedeli ödenmemiş şiirlerle biraz da göz boyamaya matuf artistik hareketlerin tribünlere yönelik olarak fazlaca yapılmaya çalışılması diyebilirim. Editörüm kitabı “samimi” bulduğunu söylemişti. Şiirde ve pek çok alanda harbi ve ilkeli olmak gerekiyor sanırım. “Ten ve Gölge”deki şiirlere karşı olumlu hisler beslediğimi şahitler huzurunda bir kere daha beyan etmek isterim.

Sana neler şiir yazdırıyor?

Acılar, hüzünler en başta. Sevdiklerim sonra. Ardına bakmadan yürüyüp giden sevgili. Ömrün vahasından geçen sevda katarları. Engin denizleri çağıran koku. Piyanoda seken kelebekler. Koşan atlar. Aşkın esrarı. Dersaadet’in arka sokakları. Hayatla ölüm arasındaki ince çizgi. Kanayan yara. Güzelliğin aynası. Ölü kadınların bakışları. Zehirli sarmaşığın ışığı. Acılı bir ırmağın gözyaşları. Mektupların içinden geçen trenler. Yarım kalmış şarkılar. Sezen (Aksu). Kış ve kuş sesleri. Dipsiz bir kuyuda gördüğüm hayat hikâyeleri.

Şiirinle atbaşı giden, hatta birkaç adım da önde olan bir de öykü maceran var. Şiir ve öyküyü beraberce yürütmek nasıl bir tecrübe? Öykü kitabın da önümüzdeki aylarda okurla buluşuyor. Biraz da o kitabından bahseder misin?

Şiirin kız kardeşi öykü diyor Buket Uzuner. Şiir ve öykü her ne kadar farklı iki alan olsa da ortak paydaları mevcut. Öyküye şiirden sonra başladım ve bir şekilde akış devam etti bugüne kadar. Herhâlde şiirde sözün bittiği yerde öyküler devreye giriyor. Elektriklerin kesildiği anda jeneratörün çalışmaya başlaması gibi bir şey bu. Çevremdeki insanların yaşamlarına dokunmak istiyorum bazen. Bu imkânı bana öykü tanıyor. Ya da çaresizlik anlarımda bir deniz feneri vazifesi görüyor hikâyeler. Öykü benim için bir iç hesaplaşmadır diyebilirim. Nereden gelip nereye gidemediğimizin bilançosu. Öykülerim de şiirlerim gibi bir gül bahçesi vaat etmiyor olabilir okura. Kırık bir aynadan yansıtıyor kırık hayatları perde üzerine. Fon mavi değil kesinlikle. Belki siyaha yakın koyu gri. Hayatın karanlık yönlerine ışık tutmak istiyorum öykülerle. İçinde az da beyaz renk var ümit adına.

Öykülerim de benimle birlikte akıyor geleceğe. Kırk yaşın sakinliğine, dinginliğine, bilgeliğine doğru. Yaşam gibi. Dozu iyi ayarlanmış bunalım soslu pasta mıdır ki onlar? Kafka’dan Poe’ye, V. Wollf’dan Dostoyevski’ye göz kırpıyorlar gizlice. Necip Fazıl’dan İsmet Özel’e birçok edibe göndermeler de var içeriğinde. Yine pek çok insanın iç sıkıntısı da mevcut. Biraz zorlayıcı ve altyapı gerektiren metinler olmasına rağmen okurun gönlüğünde hoş bir seda bırakacağına inanmak istiyorum öykülerimin.

Zannediyorum yazdıkların bu iki kitaptan ibaret değil. Tezgâhta başka neler var?

Bundan sonra denemeler gelecek. Benim “deneme köşesi” diye isimlendirdiğim, tam olarak bir türün kalıpları içine hapsedilemeyecek olan düşünce yazıları. Haziran 2016’ya kadar ağırlıklı olarak çocuk edebiyatı üzerine çalışmayı düşünüyorum. Bu benim için yeni bir alan. Önce yetkinliğimi sınayarak güzel eserlere doğru yelken açabileceğimi umuyorum. Erken doğum olursa çocuk kitabının denemelerden önce raflara düşme ihtimali de var. Uzun vadede ikinci şiir kitabı için 2017 yılının başları -Allah (c.c) dilerse- uygun bir zamanlama gibi geliyor bana… Sonra 25.000 kelimelik ikinci deneme kitabı görünebilir ufuk çizgisinde. Belki ara sıcak olarak kolay tüketilebilecek hafif bir güncel eser de ortaya çıkabilir. Hatta ilk üç cümlesi yazıldı bile. Roman da uzaklarda bir yerde işmar ediyor ama o okyanusa dalıp dalmama konusunda kararsızım.

Tabii netice olarak asıl hedef çok yazmak değil; zihnimizden, kalbimizden geçenlerin okurda akis bulmasıdır. Hayatı anlayalım yeter. Yaşam gerçekten kısa. İhtimal, tüm kitaplar bir kitabı ve bir insanı daha iyi anlamak içindir. Dilerim bizim kuşağımızdan geriye güzel sesler ve sözler kalsın. Aşk, şevk ve sevgiyle…

 

Suavi Kemal Yazgıç konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:14
banner12
YORUM EKLE

banner19