'Şiir yaralayıcı bir ok gibidir!'

Şair-Yazar Mehmet Kurtoğlu’yla Kur’an ve Edebiyat üzerine derin derin sohbet ettik

'Şiir yaralayıcı bir ok gibidir!'

 

Mehmet Kurtoğlu, 1969 doğumlu Urfalı şair ve yazar. Kurtoğlu’nun yazılarıyla ilk defa BirNokta Edebiyat dergisinde tanıştım. İkinci Yeni Şiiri üzerine yazdıklarının yanında Kur’an ve Edebiyat ilişkisini ele alan yazılar yazdı. Türk ve Dünya Edebiyatının mümtaz şahsiyetleri üzerine de inceleme metinleri kaleme aldı. BirNokta yayınlarının şiir dizisinden çıkmış bir şiir kitabı mevcut. Bereketli bir kalemi var. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde çalışıyor. Kur’an ve Edebiyat ilişkisi üzerine kafa yorduğu bir gerçek. Bu uzun muhavereden istifade edeceğinizi umuyoruz:

Edebiyat uğraşının hayata bakan bir tarafı da bu tabloya bir düzen verme fikrini yazınsal manada bünyesinde taşımasıdır. Edebiyatçı yazar bir anlamda gerçekliği temel alarak yeni bir dünya kurma anlayışıyla hareket eder. Edebiyat yeni bir düzenin duygu ve düşünceler örülerek oluşturulmuş zihinsel bir bileşkesidir. Sualimiz şu veçhede: Edebi eser kurulurken sanatsal malzemeyi göz önünde bulundurarak inşa edilen bu yeni dünyada temel hayat Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ciddi, belirleyici ve özgün konumu nedir sizce?

Edebiyat daha genel anlamıyla sanat, sanatçının yaşadığı dünyaya birey olarak bakışıdır. Edebiyatçının toplumsal kargaşa içinden sıyrılarak hızla akan dünya üzerinde insanı zihinsel ve ruhsal anlamda düşünmeye sevk eden bir yanı vardır. İnsanın bu dünyada en çok kendisi olduğu an; düşündüğü, hayatı sorguladığı andır. Diğer zamanlar hayatın kaotik ve karmaşık bir parçası olarak akıp gider. Bu yüzden sanat, hayatı sorguladığı ve varoluş üzerine düşündüğü oranda insani olduğu kadar İslamîdir de.

Sizin belirttiğiniz gibi modern hayatın kaotik ve karmaşık düzeninden kendini kurtarmaya çalışan sanatçı, tasavvurunda oluşan dünyayı edebiyat aracılığıyla topluma sunar. Sanatçının bu sunumunu/sanatını kişiliği/şahsiyeti belirler. Bu anlamda sanatçı ister ateist, ister teist, isterse ilahi veya beşeri bir dine mensup olsun, ortaya koyduğu sanat eserinde yaşadığı din ve toplumun özelliklerini sunar. Çünkü bir sanatçının sanatını belirleyen en önemli unsur inancıdır. Bu anlamda Müslüman bir sanatçının ortaya koyacağı eserlerinde dini veya dünyevi/seküler diye bir ayrım söz konusu olamaz. Müslüman bir sanatçının ortaya koyduğu her eser bu anlamda İslamidir.Andre Gide, Dar Kapı

Sanatın dini veya din dışı gibi bir düzlem üzerinden değerlendirilmesi mümkün değildir. Örneğin Batı’nın dindar veya dinsiz bütün sanatçılarının eserlerinde Hıristiyanlığın derin izleri olmadığını kim söyleyebilir? Nietzsche’nin isyan ettiği tanrı, Camus’un beyhude bulduğu insan, Sartre’ın saçma bulduğu hayat’ta Hıristiyanlığın etkisi olmadığını kim söyleyebilir? Tanrıyı sorgulayan bir Batılı ateist yazar, sorguladığı tanrı anlayışını Hıristiyanlığın tanrı anlayışından hareketle ortaya koyar. Örneğin Andre Gide’in ismini İncil’deki bir ayetten alan “Dar Kapı” romanı, kendisinin ahlak kurallarını sorgulamasına ve ateist olmasına rağmen bir Hıristiyan duyarlılığı sonucu kaleme alınmıştır. Sizin özellikle üzerinde durduğunuz Müslüman bir edebiyatçının eserinde Kur’an-ı Kerim’in belirleyici konumu hususunu bu bağlamda değerlendirdiğimizde, elbette ki Müslüman bir edebiyatçının eserinde Kur’an-ı Kerim’in etkisi mutlaka vardır ve olmalıdır. Şahsen Müslüman bir sanatçının dine ve Allah’a karşı bir söz söylemediği müddetçe yazdığı her şeyin İslami olduğuna inanıyorum. Bir yazar doğrudan Kuran’dan ilham alarak da sanatını oluşturabilir almadan da. Çünkü Müslüman bir sanatçının tasavvurunu ait olduğu kültür ve medeniyet oluşturur ve bu tasavvur isteyerek veya istemeyerek onun eserlerine yansır. Dolayısıyla Müslüman bir sanatçının eserlerinde İslam veya Kur’an-ı Kerim, doğrudan olmasa da dolaylı olarak belirleyicidir.

Edebiyat, edebiyatçılar ve Kur’an denilince doğal olarak zihnimize Şuara suresi geliyor. Çokça konuşulup tartışıldı. Şuara suresinin günümüz yazın erlerine, edebiyatçılarına, onların söz-davranış-düşünüşlerine hangi anlamları muhtevi kılıyor? Ne söyler biz edebiyatçılara Şuara suresi?

Bir defa Şuara süresinin bize ne demek istediğini anlamamız için iki nokta üzerinde durmak gerekir. Özellikle bu ayetin indirildiği cahili Arap toplumundaki şairlerin konumunu görmek, sonra da Efendimizin uygulamasında şairlere nasıl baktığını anlamak gerekir. Daha açık Şuara süresindeki şairlerle ilgili olan 221-227. ayetleri hadisler ışığında ele almak gerekir. Birincisi Cahili Arap toplumunda şiirin ve şairlerin seçkin bir yeri vardır. Şairler cahili Arap toplumunda gizli güçler, cin ve büyü ile ilişkili insanlar olarak kabul görmüştür. Her aşiret veya kabilenin büyük bir şairi vardır ve bu şairler kendi kabilesini övüp diğer kabileleri aşağılayan şiirler söyleyerek kabile ve aşiretlerine paye sağlarlar. Ayrıca Arap demek dil demektir. Arap dilinin büyülü dünyası, şiirle insanları derinden sarsacak bir güce sahiptir. Bu yüzden şiir ve şairlerin toplumu yönlendiren ve etkileyen bir etkileri vardır. Şiirin bu toplumdaki yerini anlamak için Cahiliye dönemi Arap şiirine bakmak gerekir. Arap şiirine baktığımızda şairin hem kabilesini övmekte hem de sözün hükmüne işaret etmekte olduğunu görürüz.

Şuara süresi 221-227 arasındaki ayetlerde şairlerin durumu anlatılmaktadır.  Ayetlerde şairleri; “her vadide dolaşan şaşkınlara” benzetmesinden önceki ayete bakıldığında onların “yalancılıkla” suçlandığı, sonrasındaki ayette ise; “yapmadıklarını söyleyenler” olarak nitelendirildiğini, yani dolayısıyla şairlere iyi bakılmadığı görülür. Aynı şekilde Hanefi fıkhında “mendup olan abdest” ile ilgili olarak yalan söyleyenler ile şiir yazanlar bir tutulmuş ve abdest almaları gerektiği belirtilmiştir. Sûrenin sonunda ise salih amel işleyenleri bu olumsuz tanımlamadan ayrı tutulduğunu bir yana bırakırsak; Kuran-ı Kerim ve fıkhın şiiri yalan söylemekle birlikte andığını görürüz. Kur’an-ı Kerim’in şairlere bakışını daha iyi anlamak ve anlamlandırmak için hadislere bakmakta da fayda vardır. Büyük hadis külliyatı Rudani’de; şiir ve şairler üzerine birçok hadise rastlamaktayız. Bu hadislerin bir kısmı onları yermiş, diğer bir kısmı da övmüştür.

Yerme ve övme anlamında bu hadislere baktığımızda durum ve şartlara göre peygamberin tavır takındığını, şiir ve şairi şartlara göre değerlendirdiğini görürüz. İslama ve Müslümanlara hakaret etmeyen, bilakis İslam ve Müslümanları öven müşrikleri hicveden şair ve şiirleri övmüş, şiir söylenmesini teşvik etmiştir. Dolayısıyla İslam dini şiiri ne tamamen olumsuzlamış ne de şartsız övmüş veya olumlamıştır. Zira Şuara suresinin şairlerle ilgi ayetinin sonunda da görüleceği gibi salih amel işleyenleri beri tutarak sapkın şairleri hicvetmiştir. Kuran veya hadisin şair ve şiir karşısındaki bu tutumu oldukça yerindedir. Çünkü şairlerin halet-i ruhiyelerini, duygu yoğunluklarını bilen yüce yaratıcı onlara temkinli yaklaşılması gerektiğini emretmiştir. Müslüman şairlerin bu ayet ve hadisler karşısında yapacağı şey, salih amel işleyen şairler safında yer alarak heva ve heveslerini dizginlemeleridir. Bu anlamda Kuran şairlere çok yerinde bir uyarıda bulunuyor bence.

Sürekli ve yazarak yaşanası bir dünya özlemi içinde bulunan bir edebiyatçının hayatının biçimlenişinde ilke ve edim bazında Kur’an’ı Kerim’in işlevi, hususiyetleri öz olarak nedir?

Müslüman hayatın içinde olan insandır. Edebiyat veya daha genel anlamıyla sanatın içinde olanlar, genellikle hayattan kopuk, fildişi kule’de yaşarlar. Bu bir yanıyla olumlu, diğer yanıyla olumsuz bir durumdur. Sosyal bir varlık olan insan, ancak toplum içinde kendine yer bulabilir, yabancılaşma ve yalnızlaşmaktan kurtulabilir. Sanat ve edebiyat endişesiyle toplumdan kopan, sanat eseri yaratmak için fildişi kuleye çekilen kişinin Kur’an-ı Kerim’e tabi olma hususundaki tutumu sorgulanabilir. Bugünün şair veya sanatçısı sanatsal endişeyi dini endişenin önüne koymuştur. Dolayısıyla şiir ve sanatta derinliği yakalama adına kendini toplumdan soyutlamaktadır. İslam insanın bir yaratılış gayesi olduğunu ve bu gaye uğruna bütün eylemlerini gerçekleştirmesi gerektiğinin altını çizer.  Bir edebiyatçı eğer sanatsal endişeyi yegâne ilke edinip derinleşmek veya kendini toplumdan farklı kılmak adına inzivaya mahkûm ediyorsa, bu insanın zaten Kuran ile bir alış verişi yok demektir. Müslüman bir sanatçı hayatını “emri bil ma’ruf nehy anil munker” doğrultusunda yaşamak zorundaysa eğer, bu ilke onun ortaya koyacağı eserini de etkiler. Bu yüzden önce sürekli yazanın/yazarın bu ilkeyle kurduğu bağa bakmalı. Kendini bu bağın neresinde ve nasıl konumlandırıyor, buna cevap aramalıyız. Bu anlamda Kuran’ın ben Müslüman’ım diyen her sanatçıyı biçimlendiren bir işlevi vardır. Bu işlevden Müslüman bir sanatçının kaçması mümkün değildir.

Sürekli bir koşuşturmacanın içinde çırpındığımız gündelik hayatımızda Kur’an’ı Kerim’i sıklıkla okuyor muyuz, okuyorsak daha çok hangi zamanlarda Kur’an’a vakit ayırıyoruz, Kur’an’la aşinalığımız ne derecede?

Doğrusu günlük koşuşturmaca içinde Kur’an’ı sık okuduğum ve Kur’an-ı Kerim’e vakit ayırdığım söylenemez. Özellikle Kur’an meallerine aşinalığım iyidir. Zira herhangi bir konuda kafama takılan bir şey olduğunda en az üç-beş meale bakarım.  Şahsen Kur’an-ı Kerim’i daha çok mealen okuyorum. Belki acı bir itiraf olacak ama en az okuduğum kitap Kuran-ı Kerim’dir.  Kurana özel bir vakit ayırmıyorum. Keşke ayırabilsem.

Peygamberimiz (sav), ‘Beni Hud suresi ihtiyarlattı’ der, bir hadisinde. Bizim yanılgan, beşeri varlığımızın özünü, mahiyetini, kimyasını dönüşüme uğratacak bir ayet veya sure adı söylemeniz mümkün mü? Sizi etkileyen, hayatınızın dönüm noktası diyebileceğiniz bir ayet veya sure adı söyler misiniz?

Nebe süresi beni bütünüyle çarpan bir süredir. Özellikle de “Yaleyteni küntü turaba/ keşke toprak olsaydım” 40. ayeti beni darmadağın etmiştir. Bu sureyi okuduktan sonra aynı isimle “keşke toprak olsaydım” adlı şiirimi yazdım. Bu şiirin bende çok özel bir yeri vardır.

İfadelendirmek isteseniz Kur’an’da anlatılan hepimizin bildiği Yusuf ile Züleyha kıssası hakkında hikmet ve anlam açısından ne söylersiniz?

Kur’an’da Nebe süresi haricinde beni etkileyen sûrelerden biri de hiç kuşkusuz Yusuf Süresi’dir. Hatta “Ben Yusuf Sen Züleyha” adlı şiir kitabım bu sûreden hareketle yazılmıştır. İçinde emir ve yasak bulunmayan bu sûreden hareketle aşkı anlatmak ve tanımlamak istedim. Bu sûrenin benim açımdan önemli iki yönü vardır. Birincisi bu hikâyenin (Yusuf kıssasının) bir aşk boyutu taşıması, ikincisi benim ataerkil duygularıma tercüman olmasıdır. Zira Yusuf kıssası aşk öyküleri içinde kadının erkeğe olan aşkını anlatan tek öyküdür.  Bütün aşk hikâyelerinde erkek, kadın uğruna deli divane olurken, Yusuf kıssasında kadın erkek için deli divane olur. Bu kıssanın en orijinal yönü bence, gerçek aşkın erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğu konusuna açıklık getirmesidir. İlahi bir metin olarak, bu kıssa bize sanki şunu telkin ediyor: “kadının erkeğe olan aşkı daha samimi daha gerçekçidir”  

Şahsen erkeğin gerçek aşk yaşayacak fıtratta yaratılmadığını düşünüyorum. Çok eşliliğe meyilli erkek ruhu (döl saçan), tek bir kadına bağlı olarak yaşayamaz. Çünkü fıtratı buna imkân vermemektedir. Erkeğin yaşadığını sandığı aşk, sevgiliye ulaşmakla son bulur.  Kadın açısından aşk, bambaşkadır. Zira kadın tek eşliliğe meyilli olduğundan (döl toplayan) sevdiğine ölünceye kadar bağlı kalır ve yürekten sever. Biz bunun örneğini Züleyha’nın şahsiyetinde görürüz.  Zira Züleyha’nın sevgisinde bir sonsuzluk vardır.

Yine bu surenin insana aşkınlık kazandıran bir başka yönü ise okunduğunda insana huzur vermesi, emir ve yasaklar dışında insanın yalnızca gönlüne seslenmesidir. Zira bir Hadis-i Şerifte Yusuf suresinin nüzulü hakkında şöyle bir rivayet geçer: “Sahabe dedi ki: Allah'tan bize içinde emir,  nehy ve vaatlerin bulunmadığı bir sûre göndermesini istedik. Böylelikle bu sûreyi okudukça içimiz ferahlar, sevinç dolardı. Bunun üzerine Allah Yusuf sûresini indirdi.”  Bu anlamda Yusuf Sûresi insana deruni bir boyut kazanır.

Yusuf kıssasının aşk öyküsü dışında farklı açıdan yaklaşanlar olmuştur. Mesela Yusuf (as)’ın zindanda rüyaları yorumlamasından sonra Firavun’un mali işlerinden sorumlu (bugünkü anlamıyla Maliye Bakanı)olması, bu kıssaya farklı açıdan yaklaşımları beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda bazı metinlerde onunla ilgili şu bilgilere yer verilir:  “İkinci Ramses, bir emriyle görkemli binaların yapıldığı güçlü bir hükümdardı. Oğlu Mineptah da büyük bir hükümdardı ama babasının saltanatının son yıllarında içine düşülen bazı gafletler dolayısıyla ülkede birçok bunalım doğdu ve yönetimde sarsıntı ve çöküş başladı. İşte böyle bir durumda Yusuf, Mısır’ın ekonomisini eline aldı, uyguladığı ekonomik politikalarla ülkeyi refah’a ve zenginliğe çıkardı.”  Tabi sûrenin bizi ilgilendiren en önemli boyutu bence aşktır. Yusuf sûresi aşk boyutu göz ardı edilerek okunduğunda eksik kalır. Ve bu sûreyi gerçek anlamının dışında başka bir yöne zorlamadan başka bir şey değildir.    

Kadının erkeğe olan aşkının anlatıldığı bu öykünün dini boyutu yanında, bir şair olarak ataerkil ruhumu okşayan yönleri olduğunu söylemem gerekir. Çünkü bu sûre benim ataerkil ruhumu okşadığı için(erkeğin değil de kadının erkeği sevmesi) bende daha bir başka boyut kazanmıştır. Bu yüzden Leyla ile Mecnun’dan, Ferhat ile Şirin öyküsünden daha güzel ve sıcak gelmiştir bana. Özellikle, Ben Yusuf Sen Züleyha adlı uzun şiirimi yazarken büyük bir zevk aldım. Yusuf Peygamberin hayat hikâyesini hem de Kuran-ı Kerim’de geçen kıssayı sayısız kereler okudum hem de Kitabı Mukaddes’e başvurdum, karşılaştırmalar yaptım. Ayrıca kıssayı birebir yazmaktan daha çok onun bende uyandırdığı çağrışımları kaleme aldım. Daha doğrusu Yusuf kıssasından aldığım ilhamla bu şiir kitabını yazdım. Yusuf sûresinin bende uyandırdığı çağrışım, ondan hareketle bir eser yazmama neden oldu diyebilirim. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Kuran’ın hangi sûresine başvurursanız vurunuz size büyük ilhamlar verecektir. Bu anlamda Rahman sûresi hiçbir entelektüel ve sanatsal yönünüz olsun olmasın dinleyen herkesi büyüler, insanın ruhuna sirayet eder…

 

Edebiyatçı kimliğini haiz bir yazar, edebi eserinin mayasını, özünü, mahiyetini Kur’an’ın hangi yönüyle yoğurur, sanatının malzemesini çatarken Kur’an’da yer alan hangi kavramları esas alır?

Aslında yazarın kendine mahsus dünyayı algılayışı vardır. Bir defa bir yazarın eserini, onun çocuk yaştan gençliğine kadarki dönemde aldığı eğitim, ailesi ve öncül bilgileri şekillendirir. Özellikle belli bir yaştan sonra Kur’an-ı Kerim’le veya başka bir şeyle yeni temas kurmuş insanlar, temas kurdukları bu yeni şeyleri eserlerinde işleyemezler. Yazarın kişiliğini oluşturan şeylerdir onun eserinin mayasını oluşturan. Kafka gibi silik ve mıymıntı bir adamın eserini belirleyen unsur kişiliğidir. Kişiliği eserinin mayasını oluşturur. Yine Oscar Wilde “Ben dehamı hayatıma, kabiliyetimi eserime” verdim diyerek bunu ortaya koymuştur.

Yazar nereden beslenirse beslensin, eserini kabiliyeti/kişiliği belirler. Şahsen bir sanatçının şiir, roman veya başka bir türde eseri meydana getirirken Kur’an-ı Kerim’deki kavramlara bakarak veya onu öne çıkararak eserini yazacağını düşünmüyorum. Daha doğrusu eserlerinden yalnızca bir veya ikisini o kaygıyla yazabilir veya tesadüfen Kur’an-ı Kerim okuduğu sırada bir ayet veya sürenin kendisinde yaptığı çağrışımla bir eser ortaya koyabilir. Ama bütün eserlerini Kur’an’daki bir kavrama dayanarak yazacağını düşünmüyorum. Çünkü sanat eseri bilgi ve kuralların dışında ilhamdır. İnsanın içine doğması gerekir. Zihinde yoğrulması gerekir. Bu halk ozanlarının şiir söyleyişlerine benzer. Hiçbir ozan şiiri önceden tasarlayarak söylemez. İçine doğar ve söyler. Sanat böyle bir şeydir. Önce ilham olarak doğar, daha sonra Mayakovski’nin dediği gibi üzerinde işçilik yapılır ve eser öylece ortaya çıkar.

 

Edebi eserin mayasını oluşturma anlamında aklıma gelen ilk isim Sezai Karakoç’un ve onun eserlerinin mayasını oluşturan “diriliş” kavramıdır. Ama Sezai Karakoç dahi bütün eserlerini bu kavram anlamında yazdığını düşünmüyorum. Ayrıca bana göre Kur’an’daki kavramların insandaki çağrışımı farklı farklı ve görecelidir. Bu yüzden biri için önemli olan diğeri için olmayabilir. Bunun bir esası veya kıstası yoktur.

 

Kur’an bir edebiyat değil hayat kitabıdır öncelikle. İşin teknik tarafı bir yana birçoğumuzun yaşantı-tecrübe veya ilim-amel ya da söz-düşünce-davranış bütünlüğünü kurma noktasında temel zaaflarımız var. İslam dünyasının bugünkü siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel durumunu göz önünde bulundurduğunuzda biz edebiyatçılar meselenin daha çok ‘edebiyat yapma’ yerinde mi takılı kalıyoruz, edebi tekniklerin hayatla olan bağsızlığını, kopukluğunu düşünürsek inanç-eylem birlikteliğinde yaşadığımız sorunlar edebiyatın sadece ‘edebiyat’ için yapıldığı anlamına gelmiyor mu? Tamamen dünyevi bir uğraş mıdır edebiyat? Edebiyatçının manevi tekâmülünde hiç mi katkısı yok?  Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Edebiyat bir yönüyle maddi diğer yönüyle manevi dünyamıza seslenir. Bir defa edebiyat insanı inceltir, nazikleştirir duygusal yapar. Edebiyatla uğraşan insanların hayatlarında duygu hâkimdir. Bu yüzden onların gönül dünyaları edebiyatla uğraşmayanlara göre daha açıktır. Bu yönüyle edebiyat insanın manevi dünyasına hitap eder. Diğer yönden maddi ve somuttur.  Bir takım kaide ve kuralları ve estetik ölçüleri vardır.  Bir kitap insanın hayatını değiştirebilecek güçte olduğundan işin öbür yüzü yani ahiret yönü vardır. Edebiyat insanı hem bu dünyada hem de öbür dünyada etkileyecek gücü içinde taşır.

Bir defa bilgi insana farklı şekillerde verilir ve bunlardan biri de edebiyat yoluyla verilen bilgidir. Bizim inandığımız kitap bir edebi mucizedir ve sözlerin en güzelini içinde barındırır. Edebiyatın insanın manevi tekâmülünde etkisinin olup olmadığını yalnızca Kur’an-ı Kerim’e bakarak bile anlayabiliriz.  Toparlayacak olursak, edebiyatın insanın tekâmülünde önemli bir yeri vardır, bir uğraş olmaktan öte bence her Müslüman için bir vazifedir. Çünkü dünyayı belli bir gaye üzerine yaratan Allah, aşk ve güzellik/estetik üzerine hayatı kurgulamıştır. Tıpkı namazı dosdoğru (güzel estetik bir şekilde) kılınız dediği gibi hayatı da güzel ve estetik bir şekilde yaşayınız demektedir. Dolayısıyla edebiyat güzellik ve aşkı içinde barındırdığından Edebiyatçıyı diğerlerine göre daha kâmil ve daha aşkın yapar.

 

Katkılarınız için teşekkür ederiz.

Asıl ben teşekkür ederim, bana böyle bir imkân verdiğiniz için.

 

Mustafa Celep sordu

 

Güncelleme Tarihi: 25 Ekim 2011, 00:09
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İBRAHİM ERYİĞİT
İBRAHİM ERYİĞİT - 9 yıl Önce

GERÇEKTEN HARİKA BİR SÖYLEŞİ. MEHMET KURTOĞLU'NA VE MUSTAFA CELEP'E TAKDİRLERİMİ SUNUYORUM. BEYİNLERİMİZİN VE YÜREKLERİMİZİN BÖYLE DOYURUCU BİR SÖYLEŞİYE ÇOK İHTİYACI VARMIŞ. TEŞEKKÜRLER. SELAM VE DUALARIMLA...

deborah
deborah - 9 yıl Önce

Öncelikle Celep'in Kuran bağlamında edebiyatçılara sorduğu bu ropörtajlar serisi çok güzel; bir boşluğu dolduruyor..Özetle müslümanın şahsiyeti eserlerinde olmalı diyoruz ve sanatsal kaygısının önüne geçmeli diyoruz.Ancak sorarım az bu mahalleden sayılabilecek dergilere bakıldığında kaçında bunu görüyoruz,yukarda olmalı denilen koşulların yüzde kaçı var..Yok.O yüzden artık şiirler sanatsal kaygıdan mahvolmuş kof ürünler bizim cenahta..Ha bir de şu var değil mi arı kovanından bal sızar ancak..

bb
bb - 9 yıl Önce

Allah röportajı gerçekleştirenden de, vakit ayırıp konuşandan da razı olsun. Hayrını versin. İstifade ettik efendim.

Recai Gül
Recai Gül - 9 yıl Önce

Yusuf kıssasına nasıl "aşk kıssası" diyebilirsiniz kardeşler? Yapmayı etmeyin. Bu kıssa ile ilgili uydurmaları Kur'an'da da var sanıyorsunuz sanırım. Kuran'da "Züleyha" adı bile geçmez.Vezirin karsı bir şehvetle Yusuf'tan murad almak ister, ona saldırır ve daha sonra da iftira eder. Zindana gitmesine neden olur. O kadar.

banner19

banner13

banner26