banner17

Şiir hiçbir amaca hizmet etmeyecek

Ali Günvar'a şiir, ustalık, kendi şiirleri ve Türk şiiri üzerine sorular sorduk o da sadrını açtı.

Şiir hiçbir amaca hizmet etmeyecek

Ali Günvar şiirini nerede konumlandırıyor ve şiirinin yapı ustalarını kimler görüyor?       

Öncelikle bazı kavramları, sanırım, açmak gerekiyor. “Ali Günvar Şiiri”, “Necip Fazıl Şiiri”, “Nazım Hikmet Şiiri” vs. tamlamaları şairin kendisi için kullanması bana çok büyük bir kibir gibi geliyor. O nedenle “Ali Günvar Şiiri” yerine “Ali Günvar’dan sadır olan (çıkan) şiirler” demeyi tercih ediyorum.25737

Meseleyi bu biçimde koymamın bir nedeni var hiç kuşkusuz. Açıklamaya çalışayım: Şiir, dilin sınır boylarındaki uç beyliği alanlarında yer alan bir olgudur. O bakımdan şairi, bu alanlarda dolaşırken susuzluğunu şiir olgusunun gözelerinde tatmin eden ve o gözelerden içtikçe kendini daha iyi hissederek, deneyimlerini dile döken bir seyyah gibi görüyorum ben. Zaman zaman yolları birileriyle çakışınca onlardan yol sorsa da bütün uçbeyliği alanlarını tek başına dolaşmak ve oralardan sınır ötesine geçmeyi ve yeni seferler düzenlemeyi kendi bünyesinde gerçekleştirmek zorundadır her zaman.

Bir diğer deyişle “şairin ustaları” olmaz; ama şiirdeki serüvenleri sırasında durup yol, iz sorduğu başka şairler vardır. Bu yol, iz sorma olgusu yaşa bağlı olmayıp; ya o kimselerin yazmış olduğu eserleri ciddiyetle etüt ederek veya onlarla arkadaşlık ederek yapılabilir. Ancak şiire sanatkârlık anlamında bir usta çırak ilişkisi yüklemenin ne ölçüde doğru olacağını kestiremiyorum. Zira düşünce ve duygunun sınırlarında ve keşfedilmemiş alanlarında güvenli bir biçimde dolaşabilmek ve serüven yaşayabilmek için usta / çırak (mürşit / derviş) ilişkisi gereklidir. Bu da çok ciddi bir gönül eğitimi demektir. Bu manada salt şairlik çok büyük riskler taşır. Kişiyi ya medya tarafından aşırı büyütülmüş isimlerin arkasında kalan hamlıklara mahkûm eder ya da bir türlü oluşamamanın getirdiği şizofren cezbelere…

Ben de bazılarına yol/iz sordum elbette ama onların tariflerini kendi süzgeçlerimden geçirmeden uygulamadım. Yol sorduklarım arasında aklıma geliveren isimlerden Hz. Mevlana, Yunus Emre, Nabi, Niyazi Mısrî, Baki, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Taşlıcalı Yahya, Hilmi Yavuz, Shakespeare, John Done, Ezra Pound, T. S. Eliot, Verlaine, Baudelaire, Hulusi Özoklav, Osman Hakan A., Vural Bahadır Bayrıl, Şavkar Altınel’i zikredebilirim ama daha önce de söylediğim gibi bu isimleri ustalarım olarak değil yol ve iz sorduğum isimler olarak saymaktayım.

 “Toplumcu gerçekçi” yerine “Sosyalist gerçekçilik”

Şiir yazmaya başladığınızda şiirdeki toplumcu gerçekçi(!) anlayış sizi ne kadar etkiledi?

“Toplumcu gerçekçi” anlayış aslında kocaman bir balondur. Nitekim sonunda da patlamıştır. Şimdi bu garabeti savunmak Özdemir İnce fasilesinden birkaç müteşaire kalmıştır. “Toplumcu gerçekçi” nitelemesi başlı başına çelişkilerle dolu bir tanımdır aslında. O nedenle belki de hapse atılma korkusuyla uydurulmuş bu saçma sapan deyimi kullanmayıp adam gibi “sosyalist gerçekçilik” terimini kullanmak sanırım daha doğru ve anlamlı olacaktır. “Sosyalist gerçekçilik” ise, çok net olarak, Marksist sınıf analizlerinin getirdiği siyasal bakış açısını esas alarak edebiyata bakmak ve bu ideoloji doğrultusunda edebî değerlendirmeler yapmak anlamına gelir ki bazı ufuklar açmış olsa da nihayetinde son derece sınırlayıcı bir etkisi de gözlenmiş olan bir akımdır bu.

25738Bizdeki “sosyalist gerçekçilik”e gelince, bu edebiyat tarihimizi de doğrudan ilgilendiren bir konular silsilesinin garip bir halkasıdır ve oldukça üzücü bir serüvendir. Zira sosyalist gerçekçiliğin toplumsal yapıda anlamlı bir karşılığı da yoktur. Batılı anlamda bir sınıfsal bölünme olmadığı gibi, ciddi bir burjuva ideolojisi ve buna karşılık bir işçi sınıfı ideolojisi de gelişmemiş ve toplumsal bir kabul görerek tartışma platformuna oturmamıştır. Ayrıca böyle bir oluşumun zorunluluğu da oldukça kuşkuludur. Dolayısıyla bizim sosyalist gerçekçilik savunucuları daha işin başında taban yoksunluğuna mahkûmdurlar. Bu da onların onulmaz hastalığıdır zira sosyalist gerçekçiliğin olmazsa olmaz koşulu olan toplumla aynı düzlemde ilişkiye girme ve elitizmden uzak durma zorunluluğunu asla uygulayabilme fırsatı bulamamışlar ve maatteessüf koyu bir elitizme yuvarlanmışlardır.

Böyle bir gelişmenin nedeni de Osmanlı kültür ve anlayışının 70’li yıllara kadar sirayet etmiş olması olsa gerektir. 70’li yıllara kadar Türk edebiyatı, modernleşme adına, yalnızca Osmanlı kültür yapısı içinde üretilen müktesebata karşılık bulma çabası içinde olmuştur. Bu anlamda bakıldığında, ‘birinci yeni’nin Moralı Vehbi’den, ‘ikinci yeni’nin Servet-i Fünun şiirinden “sosyalist gerçekçi” şiirin son aşaması olarak ulaştığı Yeni Türkü akımıyla Tanzimat şiirinden çok ciddi bir farkları yoktur. Aradaki ünik birkaç ismi saymazsak, genel eğilim olarak Türk şiiri 70’lere kadar, Tanzimat Dönemi ile karışık, Osmanlı müktesebatını korumuş ve ancak 80’li yılların şiiriyle moderniteyi tanımıştır. Belki bundan sonra bir sosyalist gerçekçilik akımından söz edilebilecektir ama bu güne kadar “sosyalist gerçekçi” olduğunu iddia edenler karikatür düzeyindedirler.

Dengeyi şair değil şiir kurar

Şair toplum ile birey arasında denge kurar mı?

Şaire toplumla birey arasında denge kurma misyonunu yüklemek kanımca çok fazla bir şey. Ama şiirin benzer bir misyonu olabilir. Benzer diyorum; çünkü “toplumla birey arasında denge kurma” işlevinden ziyade birey bireyliği ile toplumsallığı arasındaki dengeyi kurmada şiirden çok ciddî bir biçimde yararlanabilme imkânına sahiptir.

Ancak bu bir kural değildir. Bir diğer deyişle, kişi bireyselliğiyle toplumsallığı arasında ille de şiir yoluyla ilişki ve denge kuracak diye bir şart yok elbette. Aslında şiire bu tür işlevler ve görevler yüklemek ne ölçüde doğrudur bilemiyorum. Zira insanın nazmı bulmasından ve kullanmaya başlamasından bu yana şiir öncelikle iletişimin önemli bir boyutunu nazım yoluyla kurmuştur.

Lakin bugün saf şiire (poésie pure) her devirden daha yakın olduğumuzu düşünüyorum ben. Zira şiir geçmiş dönemlerin PR çalışmalarının yükünden ve toplumu etkileme işlevinden kurtulmuş ve asli işlevi olan dilin sınırlarını genişletme, kapsamını sonsuza taşıma işlevini daha da özgür bir biçimde sürdürmeye başlamıştır. PR ilişkisi burjuva devrimi ve oraya giden süreç içinde zaten roman tarafından devralınmıştı. Slogan üretme yükü de internet tarafından şiirden alınmış ve şiirin önü sonsuza kadar açılmıştır. Dolayısıyla artık şiirin “ne ya da kim için” olduğuna dair sorular anlamsızlığa düşmüştür. Bu durumda sosyalist gerçekçilik bağlamında şiir yazma çabası da boşuna bir uğraşı olma durumuna gelmiştir. Zira gerçeklik dediğimiz şey de dinamik ve değişken bir karakter kazanmış, tek ve tartışılmaz diye niteleyebileceğimiz halden uzaklaşmıştır. Bu durumda toplumla birey arasında denge kurma hayali de büyük ölçüde suya düşmektedir zaten.

Toplumcu-gerçekçi şiirin açmazları olduğunu düşünüyor musunuz? 25739

Sosyalist gerçekçi anlayışın temel açmazı yukarıdaki soruda açıkladığımız durumdan kaynaklanmaktadır. Sosyalist gerçekçilik, tüm tarihselci anlayışlar gibi, toplumu ve zamanı oluşturan ilişkileri değişmez ve durağan kabul eder. Bu nedenle de yalnızca “toplumsal” olduğunu düşündüğü olguların edebiyatın konusu olabileceğini; bireysel olanın da ancak ve yalnız toplumsallığın örüntüsüne uygun olduğu sürece edebiyatın bir parçası olabileceği tezini öne sürer. Oysa dilin, bizatihi ve tanımı gereği, toplumsal bir fenomen olduğunu ve bu fenomen içinde söylenebilecek her sözün zorunlu bir biçimde toplumsal olacağını bir türlü anlamak istemez. Aslında bireysel olan her şey aynı zamanda toplumsaldır. Zira toplum, tanımı gereği, bireye bağlı olduğu gibi, birey de tanımı gereği topluma bağlıdır. Biri olmadan diğerini tanımlayabilmek imkânsızdır.

Şiir çözüm sunan bir eylem midir?

Şiir sebep sonuç ilişkilerinin alanında bir faaliyet değildir. Salt bu nedenle çözümler sunması mümkün değildir. Ancak, oluşturduğu mekândan çok farklı perspektifler ve görünümler verebilmesi hasebiyle insan zihninde çözüme ulaştırıcı hareketlenmeleri tetikleyebilme gücüne sahiptir. Bu anlamda, şiirdeki mekân ve o mekândan evrene açılan pencereler çok önemlidir. Oysa sosyalist gerçekçiler şiiri -daha da genelde edebiyatı- böyle bir alan sanarak bu alandan propaganda yoluyla yararlanmak istemişlerdir. Aslında bu sadece sosyalist gerçekçilerin bir handikabı değildir. Edebiyatı propaganda aracı olarak görmekten daha öte bir ufuk gözetmeyen tüm siyasal ideolojiler aynı malûliyete sahiptirler.

Bütün tarihselci bakış açıları, edebiyatı aynı biçimde ele alır ve edebiyata, nihai olarak mesaj odaklı bir görüşle yaklaşırlar. Oysa mesaj edebiyat eserinin olmazsa olmazı değildir. Edebiyat eseri hiçbir mesaj vermeden de pek âlâ edebiyat eseri olabilir. Hele şiir için bu çok daha açık ve belirgin bir niteliktir. Zira aslolan dilin kodlarıdır. Bu kodlardan hareketle dil, bir iletişim olması hasebiyle, kendi mitoslarını oluşturur. Ve bu mitosların kurgulanmasından oluşan mesajlar ile iletişim sağlanabilir.

Şiirde metafizik öğretiyi nasıl konumlandırıyorsunuz? Metafizik öğreti tamlamasıyla dini ve tasavvufu, bir diğer deyişle, manevî yolu mu kastediyorsunuz?

Eğer öyleyse öğreti, -malum- doktrin kelimesinin karşılığıdır. Manevî yolun metafizik (fizik ötesi) olma özelliği vardır ama bu onun özelliklerinden yalnızca biridir. Zira manevî yolda olan kimseler için “maddî olan da manevîdir”. Şiir ise manevî yolculuğun dışavurumlarından biridir.

Özellikle, örneğin Muhyiddin-i Arabî’nin yazılarında kritik noktalarda kapsayıcı ve açıklayıcı beyitlerle karşılaşırsınız. Bu beyitler kalbinizi ve zihninizi, konu hakkında, birden bire aydınlatıverirler ve -daha önce bir başka yazımda da belirtmiş olduğum- hidayet anı gerçekleşiverir. (Burada hidayet kelimesini Arapçadaki “huda – gün içinde eşyanın gölgesinin olmadığı tam aydınlanma hali” anlamıyla kullandığımı belirtmeliyim.) Kuran-ı Kerimin de inzal olduğu dönemde, (“inzal” kelimesi Arapçada aynı zamanda “dölleme” anlamına gelir) şiirin çok gelişkin olduğu Mekke civarında, şiir gibi algılanması ve Kur’an’a karşı şairlerle bir muhalefet oluşturulması için gösterilen çabalar rastlantısal değildir.

Zira şiir beşer şuurunun döllenmesidir aslında. Ve bu zaviyeden bakıldığında, konunun doktrin algılamasının çok ötesinde olduğu aşikârdır.

Şair olarak sözcükleri nasıl işlersiniz?

Kelimeler… Bütün cinsleriyle dilin temelini ve kodlarını oluştururlar. Kelimeler öylesine büyülüdür ki kişi dil ile düşünür ve dil içinde düşünür ve ek olarak, dil hakkında da dil ile düşünür. Zira dil olmadan ide, ide olmadan da düşünce mümkün değildir.

Dilin büyüsü de tam da buradadır zaten. Dil yalnızca kendi üzerinde düşünmez aynı zamanda kendini hisseder. Kendine duyarlıdır. Kendi söyleyiş estetiğini yine kendisi kurgular. Bu durumda şaire kendini dilin katmanlarına teslim etmek ve orada bir albatros gibi süzülmek kalır. Fransız şiirinin büyük ustası Baudelaire’in dediği gibi: “Benzeridir şair o bulutlar şehzadesinin / Fırtınayla eğlenip, avcıyla alay eden”…

Kelimeleri atmosfer oluşturacak ve dilin kodlarını zorlayacak biçimde seçerim genellikle bir de müzik çok önemlidir benim için. Hem mısradaki hem de söz dizimlerinin ulaştığı anlamlar ve çağrışımların müziği, duyarlı olduğum hususlardır. Bu konuda sanırım aşırı titizim ve bu verimliliğimi de etkiliyor. Yahya Kemal tavrı gerçekten önemsediğim bir tavır. Behçet Necatigil’in “şiir ishali” dediği illetten çok korkarım.

Son dönemde nefes olabilecek bir şair var mı?

Nefes olmak başka bir husus… Dediğiniz tipte şairler çok az gelir, işlerini yapar ve sessizce giderler. Ama severek okuduklarımın arasında Ali Hikmet Yavuz, Can Bahadır Yüce ve Hakan Arslanbenzer’i sayabilirim.

Saf şiir bulunabilir mi?

Yukarıda da belirttiğim gibi, şiir bu dönemde en saf halindedir. Zira neredeyse bütün yüklerinden arınmış ve salt bir durumda karşımızda durmaktadır. Artık şiirden herhangi bir çıkarsal işlev bekleyen yoktur. Tam anlamıyla dilin sınırlarını genişletici asli görevini yapmaktadır. O nedenle de has şairle müteşairi birbirinden ayırmak çok kolaylaşmıştır.

Artık şiir hiçbir amaca hizmet etmek ve eskiden olduğu gibi PR yapmak zorunda değildir. Şair de kimselere yaranmak için bir çaba göstermek zorunda değildir. Hala bu çabayı göstererek var olma mücadelesi veren kişiler şiiri ıskalarlar.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Bana sorularınızla bu düşüncelerimi belirtme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Muhabbetle.

 

Zeki Dursun sormaya devam ediyor

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2011, 17:11
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20