Şiir artık yaratıcılıktan yoksun

Celal Fedai ile röportajımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Şiir artık yaratıcılıktan yoksun

 

Sizin “Şairin ayak bağı olan siyaset, kâh onun hızlı  koşmasına kâh fazla sıkı bağlanmaktan ayağında yaralara sebep olur” yargınıza karşı “Bu söze bir rezerv koymak gerekir. Çünkü yeryüzünde geniş anlamda siyasi olmayan hiçbir şey yoktur ki şiir siyasi olmasın!” Bu eleştiri için ne diyorsunuz?

O ‘rezerv’ de Sabit Kemal Bayıldıran’dandı yanılmıyorsam. Teşekkür ederim bu soru için. Biri sorsa da şu meseleyi bir izah etsem, diye düşünmüş ve umudu kesmiştim ki siz sordunuz. Artık söyleyeyim, sona saklayayım diyordum çünkü. Dersinize pek güzel çalışmışsınız… Neyse… Gerçekten de özünde ‘rezerv’ taşıyan bir nokta bu. Bayıldıran sanırım, ihtiyat kaydı düşmek, mim koymak istemiş. Fakat ne olursa olsun, önemli bir husus var burada. Şu günlerde 1960-1980 arası şiirimizde toplumcu gerçekçi yönelimi çalışıyorum. Bu dönem şairlerinin çoğu ayakbağlarını sımsıkı bağlamaktan ayakları kangren olma noktasına gelmiş isimlerdir. Oysa siyaset bağı, şairin ayakkabıları için gerçek bir bağdır. O olmadan ayakkabı ayağa tam oturmaz. Sezai Karakoç’un Ötesini Söylemeyeceğim şiirini düşünelim bir. O şiirde on yaşında Tunus’lu bir kızın ağzından olağanüstü bir eleştiri geliştirir Karakoç. Bir de günümüz Müslüman duyarlıklı isimlerin Amerika eleştirilerine bakalım. Ne kadar yaratıcılıktan yoksun ve kaba bir söyleme sahip. Tıpkı 1960’ların Marksistleri gibi. Bayıldıran, kanımca bu ‘ayak bağı’ olma meselesinde biraz fazlaca Marksist teorinin altını çizmiş. Oysa ben de aynı noktanın altını bu metaforla çizmiştim. Kendisi saygı duyduğum bir eleştirmendir. Bu bakımdan dediklerini ciddiye alıyorum. Benim baktığım yerden dünyaya bakmıyor ama benim baktığım yerden bakan nicesinden daha ‘Müslümanca’ diyebilirim.  

Turgut Uyar’ın o dönem için portakal dilimleri gibi kuşak dilimlerinin saptandığına dair bir eleştirisi var. Söyleşilere bakıldığında o dönem şikâyet edilen şeylerin günümüzde sızlanılan şeylerle bir farklılığı var mı? Yoksa dertler her dönemde aynı mı sizce? Ek olarak şimdilerde oluşturulmak istenen kuşak belirmelerine ne diyorsunuz?Celal Fedai, Şiiri Konuştular

Aynı  olan dertler olmakla birlikte sanırım o dönemdekiler bugünlerde şair olmak istemezlerdi. 1940-1970 arası dönemde iç içe kaç dönem, şiirsel yönelim var bir düşünün. 1990 sonra dünyada kuşak ayrışmasını belirgin kılacak şeyler oldu. Ama ben size bunlardan daha önemli bir husus söyleyeyim: ‘Duyarlılık buharlaşması’ olarak adlandırabileceğimiz bir zaman yaşıyoruz. Bu hal kuşak tartışmalarından çok ama çok önemli. Müslüman duyarlık nezaketini kaybediyor. Bunu söylemekten çekine çekine bunun olmasına katkı sağlandığı bilmem ne zaman fark edilecek. Kişilik denen büyük cevher buharlaşıyor. Bunun yerine şizofrenik benliğin en düşük halleri şairlerce makbul oluyor. Marx – Engels Komünist Manifesto’da bu hastalığı nefis tespit etmişti yüz elli yıl önce. Buna neden olarak burjuvazinin yenilik, ilginçlik, şaşırtıcılık peşinde koşmayı göstermiştiler. Bu hal Müslüman duyarlığa sonradan geldi. Bir çeşit İsrailiyat gibi. Zarifoğlu’nda, Karakoç’ta yoktu. 2000’lerden sonra artan maddi refahla duyarlık buharlaşması yaşanıyor bugün. Sol çevrelerin durumuysa çok gülünç. Bilmem dikkat ettiniz mi, sol çevrelerde şairler yeni çıkacak kitaplarından ‘şiir dosyam hazır’ filan gibi laflarla söz ediyorlar. Öyle çok şiir ödülleri var ki sol çevrelerin böyle söz etmeleri doğal. Her ödüle şiirlerini bir ‘dosya’ ile gönderince bu artık bir galat ifade oluyor. Şiir dosyası da nedir? Anlatabiliyor muyum? Buharlaşma böyle basitçe de görülebilir. Dillerinde de bu var sol çevrelerin. Suphi Nuri İleri bunu itiraf eder mesela. Karl Marx’ın ‘Lutte des classes’ kavramının 1950’lerde doğru şekilde ‘sınıf mücadelesi’ olarak tercüme edildiğini oysa 1960’larda ‘sınıf savaşı’ olarak çevrildiğini söyler. Bu tek kelime farkı bir nesli Marksizm adına ne hale düşürmüştür. Ben bu yüzden yeni çıkacak kitabımın adını “Sözcükler İçin Savaş” koydum. Benimkinde Müslümanların sözcükler için verdikleri hayatiyet mücadelesi var. Bir tek sözcükle her şey lağvolur. Kuşak lakırdılarından önce bunları düşünmeliyiz bir şiir evrenimiz olacaksa eğer.  

Şairlerle yapılan konuşmalar şiirlerinin arka planını görmek açısından oldukça önemli. Bu nedenle bu kitap oldukça dikkat çekici. Siz, çalışmanızda kimi şairlerin şiirleriyle çelişen poetik çıkışlarına rastladınız mı?

Fark ettiğiniz hususları fark ediş biçiminiz beni memnun etti. Gerçekten de öyle. Dediğiniz gibi, bu ‘arka plan’ öğrenilmeye değerdir. Keşke vakit olsa da anlatabilsem neler, nelerle raptolunmuştur. Attila İlhan’ın bir romantik olarak devrimci çıkışlarından başlardık Ataol Behramoğlu’nun ondan geri kalmayan romantizmine ilerlerdik. Fakat bunlar görünen basit şeyler. Derinlerde nice dramlar var. Ülkü Tamer’in Soğuk Otların Altında’sında iklim, neden bu denli kapkaradır mesela? Tamer sonradan neden bu denli ironiktir? Virgül filan der… İnsan her daim bulanabilecek bir sudur. Kimse bulanmak istemez ama ömür böyle bir şeydir. Harcanmak için vardır ve harcarken bulanır su. Bu yüzden insanda çelişik hal varsa yadırgamamalı. O halden sonrasında ne oldu ona bakmalı. Yani bu bahiste anlatacaklarım uzun. Bir de özel sohbet konuları bunlar. Sandığınız gibi poetik değil hayati mevzular. Tomris’i seven Turgut Uyar’ın, Tomris bu sevgiyi kaldıramadığındaki şiirini çelişik bulmamalı diyeyim, yetsin… 

Bir konuşmada Melih Cevdet’in “Divan şiiri mısracıdır”  diyor. Diğer bir konuşmada ise aynı  yolda yürüdüğü Oktay Rıfat’ın tam tersi bir tutum takındığını görüyoruz. “Divan şiirlerinin bir bütün oluşturmadığı da masaldır. Kasideler, mersiyeler, naatlar, rubailer, bir bütün oluştururlar.” Bu çelişki niçin var? Hangisi doğru? Bazı şairlerin (özellikle İkinci Yeni) divan şiirine ideolojik bir cepheden baktığını söyleyebilir miyiz?

Celal Fedaiİki yargı da nazım biçime bağlı olarak doğru aslında. Anday, İngiliz şiiriyle yakından ilgiliydi. Dramatik şiirlerinde bu net şekilde görülür. Yazdığı önsözlerde Eliot’a öykündüğünü gizlemez mesela. Oktay Rifat da öyle. Klasik şiirimizi ikisi de tabii ki iyi bilirdi. Batıyı da bilirlerdi. Ayrı ayrı değerli maceradır onlar. Benim sevdiğim bir şiir değildir ama öyle olmasa ne yazar… Şiirdir. İkinci Yeni’ye gelince… Şimdi şöyle bakalım, Turgut Uyar’ın Bir Şiirden kitabı Kemalettin Kamu’yla başlar değil mi? Bugün o kitaptaki şiir seyrini kendi gözüyle yazamayana şair dememekten yanayım ben. İdeolojik ya da değil. Cemal Süreya da İlhan Berk de Divan şiirinin İslami ruhuyla özdeş değildir ama bugünün İslami ruhuyla özdeşim diyeninden kat be kat o şiiri içselleştirmiştir. İlhan Berk’in Beyit-Mısra Antolojisi’nin ilk hali ne kadar da özgündür mesela. İkinci Yeni izlerini Türk şiir geleneğinin geçmişinde arar gibidir. Böyle ideolojik bakışa can kurban. Günümüz şairleri şiirimizin seyrinden habersiz. Üniversite sınavlarına girerken öğrendikleri kadarıyla dönemlerden ibaret biliyorlar. Aklım almıyor, okumuyorum da bu yüzden yazılan onca yazıyı. Düşünün, genç şairimiz Orhan Seyfi Orhon’u küçük görüyor. Ya da bir arkadaşının şiirini göklere çıkarırken Türk şiiri tarihinden bir tek sahne bile yer almıyor yazısında.  

Said Yavuz, Mostar’daki yazısında şöyle bir tespitte bulunuyor. “Söyleşilere dikkatle baktığımızda şairlerin birbirleri hakkındaki ifadelerinin giriş  kısmında belirttiğim o düzlemde ifadeler olduğu anlaşılıyor. Birbirlerine karşı oldukça acımasızlar. Türk edebiyatı bu tür eleştirilerle doludur. Şeyh Galib’in Nabi’ye yönelttiği eleştiriler gibi modern edebiyatımızda da sıklıkla bu tip eleştirilerle karşılaşırız. Ne zaman bu yargıları ciddiye almak gerekir?” Günümüz şiirinin önemli bir ismi olarak siz nasıl cevap verirsiniz bu soruya?

Şeyh Galib’in üzerinde bir mesnevi yazarı olarak Nabi’nin öyle bir baskısı vardı ki bu türden bir baskıyı her şair taşıyamaz. Zaten böyle bir baskı her şaire de nasip olmaz. Tıpkı büyük bir sevda çekmenin nadir insanlara nasip olması gibi bir şeydir bu. Tüm büyük şairler gene kendileri gibi büyük şairlerle ölçüye vurmak zorunda kalırlar kendilerini. Meseleye böyle bakmak lazım. Şeyh Galib, Nabi’yle kendini tartmakla tam da Nabi’ye yakışan bir hayrü’l halef olmuştur. Ben sık sık bu konularda Molla Cami’yi örnek veririm. Zamanının şairlerinin düşük hallerine karşı sözünü sakınmaz. Modern zamanlardaki durumsa doğal olarak şairden şaire değişiyor. Eğer şair kendi yolunu sanki bir yolu varmış gibi yapan ama aslında yolsuzun teki olanlardan ayırmak istiyorsa, ona ne denebilir ki? Yaralayıcı olacak elbette. Bizim dilimizde yaralamak, yar-makla ilgilidir. Aynı kökten ‘yara’ ve ‘yarar’ da türer. Yani yaralanan aslında kârlı çıkabilir bu işten. Tebarüz edebilmek için mübareze kaçınılmazdır ayrıca. Elbette burada ne için mübarezeye giriştiğin önemlidir. Kendini aşan, büyük harfle yazılacak, inançla sarmalanmış büyük bir Şiir idesi için yazıp yaşıyorsan bu bir fütuhattır. Orada acıma olmaz. Yoksa sana emanet edilen acınacak hale gelir. Ben şiiri hep böyle bildim. Ağır bir yük oldu bu benim için. Fakat içim nasıl coşkundur anlatamam. “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” safında olmaktan uzun uzun bahsedilmez.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

Siz, benden çok zaman ayırmışsınız. Ben teşekkür ederim. Umarım bizi okuyanlar, burada okuduklarının kendi başlarına peşine düşen yolcuları olurlar. Zihinleri açık olsun dilerim… 

Emir Yekta konuştu

 

Yayın Tarihi: 03 Aralık 2011 Cumartesi 23:12 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:52
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
e.ş.
e.ş. - 10 yıl Önce

acaba celal fedai "şiir yaratıcılıktan yoksun..." derken kendisi bunun neresinde ? kendisini dahil ediyor mu, etmiyor mu ? bizce "ediyor ! "

Celal Fedai
Celal Fedai - 10 yıl Önce

Sorunuzu görmezden gelmek sizi küçümsemek olurdu. Bunu size de kendime de bu platforma da yakıştırmak istemem. Benim şiirlerimin 'yaratıcılığı' hususunda size Dünyabizim'de bulabileceğiniz En Güzelleri Gelmedi Daha şiirimi önermeme müsaade edin lütfen. Şiir zevkinize denk gelmeyebilir. O vakit bir şey diyemem. Biliyorsunuz, 'yaratıcı' bir şair kişi pek nadirdir. Dua edelim de bizden ya da sizlerden birileri çıksın. Şairlerden çok okurların halis duasıyla olabilecek bir şeydir bu. Selamlarımla...

Hasan Öztürk
Hasan Öztürk - 10 yıl Önce

dikkatimi çekti, yazmadan edemedim, bu kitabın üçboyutlu görseli sakın 160. kilometre kitaplarının görsellerinden tamamen kopya edilmiş olmasın: http://160incikilometre.com/2011/10/15/160-kilometre-yayin-hayatina-basladi-besinci-kitap-olcu-kacarken/

ali ihsan
ali ihsan - 10 yıl Önce

160.kilometre nereden kopya etmiş o üç boyutlu görsel şeklini. bilmeden okumadan çamur atmayın. cover action pro diye bir photoshop eklentisi var, onu indir, istediğin kadar üç boyutlu kitap görseli yap. bir sürü farklı seçenek falan da var. avangard yayınları da onu kullanıyor, 160.kilometre de, başkaları da. yaaani, bilip bilmeden konuşmamalı yeğeen

banner26