Sibel Eraslan ile öykü dünyası üzerine konuştuk

Bu yıl, Star gazetesi tarafından ikincisi verilen Necip Fazıl Ödülleri'nin hikâye dalındaki ödül sahibi Sibel Eraslan oldu. Hatice Ebrar Akbulut, kendisiyle öykü kitapları ve öykücülüğü üzerine konuştu.

Sibel Eraslan ile öykü dünyası üzerine konuştuk

Her öykü, okuru için bir sığınmadır, kaçıştır, yoldur, duraktır, menfezdir. Yazar, öyküsüyle bir şeylerin özlemini, acısını, sevincini paylaşır. Sibel Eraslan, öyküleriyle hayatın içinden sessizce akıp geçen derinlikli duyguları anlatıyor. Silinmiş, unutulmuş, göz ardı edilmiş heyecanları dile getiriyor. Aşk, hüzün, cinsellik, doğu ve batı insanının farklılıkları, kadın, ihanet… öykülerinin ana izlekleri.

Balık ve Tango ile Parçası Benden adlı iki kitabıyla ne kadar güçlü bir öykücü olduğunu ortaya koyuyor Eraslan. “Balık ve Tango”, kitabın enteresan öykülerinden. “Balık” muhafazakar ve eskiyi, “Tango” yeniyi ve değişimi simgeliyor. Eraslan bu iki imge üzerinden Türkiye’deki süreci anlatıyor bir bakıma. Kitabına ismini verdiği “Parçası Benden” ise öyküsü sabrı, sadakati, inceliği, ihaneti, Srebrenica’nın utancını, iyiliği, merhameti, fedakârlığı anlatıyor. Eraslan, öykülerinde insana en çok yakışanla hiç yakışmayanı işliyor. İnceliğini yitirmiş yaşamları ve incelikle örülmüş yaşamları mükemmel bir dille anlatıyor. Öykülerinden yola çıkarak Eraslan’ın insanı ve toplumu iyi tanıdığını ve analiz ettiğini söyleyebiliriz. Bunda yazarın, verdiği mücadele, izlediği yol, mesleği de etkili olmalı.

Bu yıl, Star gazetesi tarafından ikincisi verilen Necip Fazıl Ödülleri'nin hikâye dalındaki ödül sahibi Sibel Eraslan oldu. Kendisiyle hem bu sebepten, hem de neler yaptığına dair merakımızdan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bu yıl ikincisi verilen Necip Fazıl ödüllerinde hikâye dalında ödül aldınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Necip Fazıl, sanattaki dehasının yanı sıra fikir ve aksiyon kimliğiyle de bir kilometre taşıdır medeni hayatımızda. Nesillere öncü ve ilham olmuş bu büyük isim, hepimiz için bir çatı ve toplardamar hükmündedir. Köklere dair hatırlayış ve istikbal için silkiniş ve doğruluş üzerine kurulu, çokça emek verilmiş bir ''güzel söz'' ağacının yetiştiricisidir O... Büyük bir onurdur o ağacın dallarında yapraklarında seyr'etmek âdemi ve âlemi...

Öykünün sizdeki karşılığı nedir?

Hayat! Ve savunma!

Günümüzde hikâye yerine öykü sözcüğünün kullanımı tercih edilmekte. Eraslan’ın hikâye ve öykü ayrımı var mıdır? Varsa, Eraslan hikâyeci midir, öykücü müdür?

Hikaye ve öykü ayrı işlerdir bence. Öykü modern bir inşaat, hikaye ise geleneksel anlatı üzerinden devam eden ve benim daha çok şerh'e benzettiğim bir iş... Öykü yazım mühendisliğine, hikaye ise söz ahengine daha yakın. Zaman, tüm farklılıkları birbirine yakınlaştıran, hatta aynılaştıran ayartıcı bir hızla akarken, bizim payımıza düşen çoğu kez maruz kalmaktır. Yazar, yaptığı iş ister şiir ister hikaye veya öykü olsun, yalnızlığı göze almış birisidir.

Öykülerinize muhayyile ve söylem dili açısından baktığımızda kendinizi nasıl değerlendirirsiniz? Öykücülüğünüzü besleyen isimler kimlerdir, ustam dediğiniz bir kimse var mıdır?

Yazarın kendiliği veya dışarıdan kendisine bakması oldukça rasyonel bir teklif. Bu tür zorunlu perspektiflerin ömrünün tükendiğini düşünüyorum. Dışarıyı, başkasını anlatmayı denerken de aslında kendisine, kendisindeki yansımalara bakar aslen insan. Hikaye durgun bir göle taş atmaya benziyor. Sonra iç içe halkalar belirir gölün yüzeyinde. Kırk bir kat bohçaya sarılmış hatıralar gibi her şey iç içe geçer. Muhayyile ve söylem dili arasında kesintili bir ayrım olduğunu düşünmüyorum; tam aksine müdavimlik ilişkisi var, devir daim ediyor tahayyül ve biçem... Tahayyül ve biçemin doğrusal bir çizgide ve pürüzsüz bir aritmetikle gittiğini de düşünmüyorum. Kendilik veya ferdiyet diyebileceğimiz biricikliğimiz, Büyük ve Görkemli Hikaye'nin dairevi sarmalları içinde yanıp sönen yanıp sönen bir pervane kanadı gibi... Veya hışırtı... Hafif nemli otlarda yürürken bir varmış bir yokmuş gibi anlık sürtünmeler...

Usta elbette vardır her meslek erbabında olduğu gibi, tüm sanatlarda olunduğu gibi. Bizler, Mustafa Kutlu Bey'in talebeleri olarak Dergah edebiyat dergisi çevresinde yetişmiş kimselerdeniz, Allah hocamızın harflerine bereket ihsan eylesin...

Eraslan’ın hikâyelerinde şiirsel bir anlatım var. Şiir ile hikâyenin akrabalığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şiir gökten tuttuğunuz şimşeği yere indirmek gibidir. Haddimizi biliriz. Size şimşeği sayfalar boyunca, hem de canınızı hiç sıkmadan anlatabilirim. Ama size şimşek çakışını taşıyacak olanlar şairlerdir ancak. Yazısının şiire benzetilmesi bir yazar için olsa olsa onurdur. Evet, keşke derim ben de kendim için. Ve sanki derim beğendiğimde bir yazıyı. Sanki... Şiir gibi...

İki hikâye kitabınız var: Balık ve Tango, Parçası Benden. Bu kitaplarınızın isimlerinin oluşum sürecinden bahseder misiniz?

Balık ve Tango” bir hikayemin ismiydi ve Mustafa Kutlu Hocamız çok beğenmişti; sanki bir kitap ismi gibi diyerek beni cesaretlendirmişti. Onun hatırasıdır ve kitaptaki her hikayenin bende çok özel bir yeri vardır. “Parçası Benden”, bütün ile parçacığın arasındaki baş edilmez çekim ve cazibeye işaret ediyor. ''Parça'' kelimesi baştanbaşa bir yaralanmadır, bölünmenin melankolisi ve hayatın başlangıcından dönüş vaktine kadar geçen süre. Kun fe yekun sırrını taşımakla mukadder bir zerredir ''parça''. Onun başından geçenlerin bir tür rivayetidir aslında tüm sanat adına verilen insanlık uğraşıları... Sanat, büyük bir kısmıyla rivayet, çok az ve has kısmıyla ise velayettir. Zavallı parça, her şey onun ilk kopuşuyla başladı ve ne mutlu o parçayı ki ancak kavuştuğunda fark edecek bir söylentiden ibaret olduğunu...

İstanbul’un semtleri öykülerinizi süslüyor. İstanbul’un öykücülüğünüzü geliştirdiğini söyleyebilir miyiz?

İstanbul geliştirmez. Daha çok kaderdir diyebilirim. İstanbul'a doğulur, İstanbul'a ölünür ve İstanbul'a yatılır. En hoş ve uzun rüyadır İstanbul...

Öykülerinizde erkek karakterler de var. Ama kadın karakterler ve çocuklar daha ön plânda. Bu durum bir kadın olarak kadınların dünyasını, ruhlarını daha iyi bilmenizden mi kaynaklanıyor, başka sebepleri de var mı?

Benim mesleğim savunmak. Yazı dilime hakim savunma sanatı benim içim kurgulanmış bir hadise değil, hayatı yaşama tarzım.

Öykülerinizde kahramanlarınıza, bilhassa kadın kahramanlarınıza, merhametle yaklaşıyor, onları koruyorsunuz. Bu kadınların karşısında bir de kötü kadınlar var, onların kocalarını ayartan… “Maa” isimli öykünüzde ve “Ay Dersleri” öykünüzde aldatılan kadınlar, eşleri tarafından aldatılmış olmaları yönüyle ortak. Bir diğer ortak yönleri ise eğitimli olmaları. İyi kadınların başlarına gelen bu talihsizlikler, iyi kadınların kaderiymiş gibi bir durum ortaya çıkıyor öykülerinizde. Gerçekten böyle midir?

''Ayartı''... Veya geleneksel irfandaki haliyle söyleyelim ''cilve''... Evrenin yatışmazlığı ilkesinin bize hazırladığı hayretler... Ben sorunuzdaki iyi/kötü ayrımının, hayat serüvenimizde çok da kolay sarf edilemeyecek hükümler olduğunu düşünüyorum. Hızır Kıssası mesela, başlı başına anlık zannetmelerin iyilik ve kötülük hakkında aceleci yanlışlara gebe olduğu konusunda çok ciddi bir meydan okumadır. Fakat bu postmodernitenin teklif ettiği tarzda rölatif bir muğlaklığı da işaret etmez. Müslüman iyilik konusunda sebat edendir, gayreti ve istikameti iyilik içindir ama neticeyi Allah'tan bilir. Zafere değil sefere çıkandır. Bunun gibi.

Öykü kişilerinizi iyi analiz ediyor, onları çok iyi tanıyorsunuz. Onları sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da iyi tarif ediyorsunuz. Kahramanlarınızın düşüncelerini, duygularını, adeta onlarla yaşamış, onlarla arkadaşlık etmiş gibi aktarmanız dolayısıyla öykülerinizin gerçek ve yaşanmış olduğu kanısına varıyoruz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Hayat sizden ibaret değildir” der Kutlu... Gerçeğe dair izlenimcilik gibi gelebilir bu teklif ilk duyuşta. Ama bu itiraf veya otopsi de değildir. Belki hayatın içinden geçmek. “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirinin velisidir” der ayet. Nedir velayet? Belki birbirimizin ve aslında zamanın içinden geçmek...

Yaşadığınız dönemlerin buhranlarına, insanlığın utancı olan savaşlara rastlıyoruz öykülerinizde. Aşk teması ise hemen her öykünüzde var. Srebrenica acısını işlediğiniz “Parçası Benden” öykünüzde bir daha onarılabilecek olan Mostar köprüsüne karşılık bir daha kalbi onarılamayacak olan bir kız var. Bu kızın sevdiği çocuk savaş sırasında Bosna’ya gidince orada bir Boşnak kıza âşık olur. Kız, buna rağmen iyimser ve tevekkeldir; ama kalbi kırıktır. “Ankebut” öyküsündeki Çağıl Bey’in terk ettiği İpek de öyle… Çok severken terk edilmiş, bir başkasına tercih edilmiştir. Yine de Çağıl’ı sevmekten vazgeçmemiştir. Kadına yakışanın sadakat olmasından mı öykülerinizdeki âşık kadınların ihanete uğrasa bile içten içe sevmesi…

Geylani’ye sormuşlar, “ölüm mü acıdır ayrılık mı” diye... “Ölüm acıdır ama ayrılık divana geldiğinde, ölüm ayrılığın ancak oğlu gibidir” diye cevaplamış... Bendeki sadakat vurgusunun eril olanı işaret ettiğini sanmıyorum. Daha platonik bir şey sanki. Feda oluş, mahviyet, tasaffi gibi. Belki sıkleti ağır da bu yüzden erkeğe sadakatmiş hissi uyandırmıştır sizde, emin değilim... Sadakat konusunda en güvenilmez insanlardır bence yazarlar. Sadık olabileceğimiz bir dem'e varsak, kalemi kırar bırakırdık büyük ihtimalle... Bakın ihtimal diyorum, bu konuda bile hâlâ ihtimal... Yazmak, ihtimallerin arasında dolanmaktır.

Aktivist, hukukçu, kadın hakları ve insan hakları savunucusu… Birçok yönünüz var. Sivil toplum kuruluşlarında adınıza sıkça rastlıyoruz. Edebî kimliğinizle de kendinizi sevdirdiniz. Edebî alanda masanızda çalışmalarınız var mıdır, yeni bir kitap çalışması mesela?

Kısa hikayeye geri dönmeye çalışıyorum. Bu konuda İtibar dergisi bana ev oldu diyebilirim. Çok zorlu günlerden geçiyoruz siyasal anlamda. Yazmanın çok zorlaştığı bir ateşin içinden geçiyoruz. Masada hep bir şeyleriniz olur yazıyorsanız. Ama o masa alev alev, kalem yanarken bir şeyleri biriktirmeye utanıyor insan. Yazmak, hicaba dönüştü çoğumuz için, öyle bir zamandayız şimdilerde...

Öykülerinizde mesaj verme kaygısı taşıyor musunuz?

Bazen mesaj vermek için toplandığımız oluyor arkadaşlarımızla. Bu dünyanın en zor işidir aslına bakarsanız. Haydi bir slogan yaz deseler, haydi bir duvar yazısı yazalım deseniz, bu dünyanın en heyecan verici, soluk kesici teklifidir mesela... Gençken oluyor daha çok :)

2008’de çıkan “Parçası Benden” isimli öykü kitabınızdan sonra neden yeni bir öykü kitabı çıkarmadınız? Ufukta yeni bir öykü kitabı var mı?

Bir kadının çekmecesinde sadece inci boncuk, gül kuruları durmaz. Savaşa da kıtlığa da hazır değilse şayet, ben kadınım diyerek gezinmesin ortalarda. Bu kadar :)

Günümüz öykücülerinden takip ettiğiniz isimler var mı?

Cemal Şakar, Selçuk Orhan ve Şule Gürbüz hemen ilk aklıma gelenler.

Okumayı, araştırmayı seven gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Kalplerini yalnızlığa alıştırmaları...

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:11
banner12
YORUM EKLE

banner19