banner17

Seyyid Kutub İslam dünyasını nasıl etkiledi?

Seyyid Kutub Kur'an ile hemhal olmuş, bütün zihnini onunla yoğurmaya kendisini adamış, o fikirler için ölmeye hazır ve sonunda şehid olmuş bir isim idi. Mehmet Erken, Halil İbrahim Yenigün'le Seyyid Kutub'u konuştu.

Seyyid Kutub İslam dünyasını nasıl etkiledi?

Mısır, Firavun'a nispet yaparcasına birbiri ardına gelen diktatörlerce yönetilen bir ülke oldu hep. Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren yaşanan Hidivler dönemi, onun ardından da Cemal Abdül Nasır, Enver Sedat, Hüsnü Mübarek yıllar boyu ülkeyi halka rağmen tek adam olarak yönettiler. Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da başlayan Arap Baharı'nın ülkenin kaderini değiştirdiği sanıldı.

Çünkü 2012 yılında ülkede ilk defa ülkede cumhurbaşkanı seçimle işbaşına geldi. Ancak ülkenin tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi iktidardaki bir yılını doldurmadan General Abdülfettah Sisi cuntası tarafından devrildi. Cuntacı Sisi'nin güdümündeki Mısır yargısı ise 1 yıldır İhvan hareketinin önde gelen isimlerine sözde suçlamalar yöneltiyor ve sorgusuz-sualsiz bir şekilde idama mahkûm ediliyor. İdam kararlarının sayısı bini geçmiş durumda.

Mısır'da 1960'lı yıllarda da durum çok farklı değildi. O dönem iktidardaki cunta lideri Cemal Abdül Nasır, İhvan'ın önde gelenlerini sözde suçlamalarla idama çarptırmaktan çekinmiyordu. İdama mahkûm edilenlerden biri de Türkiye'de İslami çevrelerin, özellikle Fi Zilali Kur'an isimli tefsiriyle çok yakından tanıdığı Seyyid Kutub'du. Seyyid Kutub, bundan 48 yıl önce 29 Ağustos 1966'da idam edilmişti.

Kutub'un fikirlerinin gelişimini, İhvan'la tanışmasını, hareket içindeki konumunu ve Kutub'a yönelik eleştirileri İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Yenigün'le konuştuk.

Seyyid Kutub Mısır’da doğuyor, büyüyor, 48'de Amerika’ya gidene kadar İhvan-ı Müslimin ile yahut diğer örgütlerle bir ilişkisi yok. Amerika’ya gidip geldikten sonra, orada eserler yazıyor, Mısır’da çok daha fazla hareketli bir yaşam yaşıyor. Kendi hayatındaki geçişi biraz anlatabilir misiniz?

Aslında şunu söylemek gerekiyor, geçmişinde çok da seküler değil. Zaten Kur'an’da Kıyamet Sahneleri ve Kur'an'da Edebi Tasvir kitaplarını daha önceki döneminde yazıyor. Sadece Mısır milliyetçisi diyebileceğimiz bir edebiyatçı, edebiyat eleştirmeni. Esas kimliğini o tanımlıyor. Fakat şunu da muhakkak söylemek gerekiyor, zaten daha çocuk yaşta da hafızlığını yapmış bir mümin; aynı zamanda o yaşlardan beri hurafelere karşı, bidatlere karşı tavrı olan bir isim. Bundan daha da önemlisi daha çocukluğundan beri sosyal adalet konusunda yoğun duyarlılığa sahip bir isim. Bu durum onun Köyden Bir Çocuk kitabında bariz bir şekilde ortaya konmuştur. Köydeki fakirlik, köydeki sömürü, köydeki hurafeci düzen, bunlar dikkatini çekiyor, rahatsızlığını celbediyor. Hayatı boyunca zaten o hassasiyetleri devam ediyor. Tabi esas dönüşüm 1940’ların ikinci yarısından itibaren başlayan, giderek çok daha yoğunlaşan ve 1953’de de İhvan’a katılmasıyla artık hayatında yeni bir evresini teşkil eden dönüşüm.

Fakat öncesinde şunu hatırlamak zorundayız. 1948 yılında İslam’da Sosyal Adalet kitabı, kendisi Amerika’ya gittiği zamanlarda zaten taslak itibariyle bitmiş gibi. İslam’da Sosyal Adalet kitabı son derece İslamcı bir kitap, hatta ilk İslamcı kitabı şeklinde değerlendirilebilir. Ama ne olmuştur Amerika’da? Onu şöyle daha iyi ortaya koymak gerekiyor; Amerika’ya gittiği zaman zaten Necip Mahfuz’la birlikte “Fikr-u Cedid” (yeni fikir) adıyla çıkardığı dergideki antiemperyalist söylemden dolayı veya o zamanki hükümet eleştirisinden dolayı ciddi bir taarruza uğruyor. Başına bir şey gelmesinden korkan arkadaşları, bir rivayete göre bu şekilde, ona bir iş ayarlayıp gönderiyorlar. Öteki ihtimal “biraz Amerika görsün, Amerika’da modern dünyanın yeniliklerini, güzelliklerini tatsın gelsin, o zaman yolunu bulur, o zaman bizim o sevdiğimiz yazılarıyla, edebiyat eleştirmenliği ile hoşlandığımız Seyyid Kutub bir şekilde kendisine gelir” diye bir ümit var.

Necip Mahfuz’la dergiyi Mısır’da çıkarıyor değil mi?

Tabi tabi, Mısır’da çıkartıyor. Zaten biliyorsunuz Necip Mahfuz’u Mısır edebiyat âlemine kazandıran, ilk tanıtan isim Seyyid Kutub’dur. Necip Mahfuz bunu aynen şöyle ifade ediyor: "Kutub olmasaydı ben muhtemelen meçhuliyetten kurtulamamış bir isim olacaktım." Edebiyat âleminde böyle bir önemi de var Seyyid Kutub’un. Amerika’ya gittiği zamansa onda, tam da iki savaş arasındaki Heidegger’e "ancak bizi bir Tanrı kurtarabilir" sözünü söyleten psikoloji hâkim oluyor.

Şuna kanaat getiriyor, "hakikaten maddi ve maddiyatçı Batı medeniyeti bir çöküş arifesinde, bir çöküş sürecinde." Gidip döndükten sonra Batı’ya meftun olmak bir yana, “kendi içerisinde artık Batı medeniyeti, maddi medeniyet olarak Batı medeniyeti çöküş sürecinde olan bir medeniyettir” şeklinde bir kanaat ile dönüyor ve bir iflas etmiş, bir müflis medeniyet olduğu kanaatiyle dönmüş oluyor. O süreçte zaten tam anlamıyla, İslam’a topyekûn bir hayat tarzı, bir medeniyet olarak inanmış olarak dönüyor.

Seyyid Kutub’un İhvan'la ilişkisi olmuyor mu gitmeden önce? Hasan el Benna ile aynı dönemlerde yaşıyorlar.

Benim bildiğim kadarıyla Hasan el Benna ile benzer yerlerde bulunmuş olmasına rağmen bir teması olmuyor. Hasan el Benna o sırada daha farklı bir yerden devam ediyor, bir öğretmen, bir sosyal aktivist, bir örgütlenmeci fakat bir teşkilat lideri. Seyyid Kutub ise daha çok edebiyat çevrelerinde yazıp çizen, hatta o zamanki Mısır milliyetçisi edebiyat çevreleri içerisinde bulunan bir isim. Öyle bir farkı var. Ama döndükten sonra esas aslında ondaki dönüşüm yaşanıyor. O da ilginç bir süreçtir; 1952 Hür Subaylar Hareketi ve Darbesi-Devrimi dediğimiz Nasır devrimi.

Bu süreçte Hür Subaylar'la son derece içlı dışlı ve İhvan'la ilk ilişkisi aslında Hür Subaylar üzerinden, Nasır ve Sedat üzerinden oluyor. Mısır’a döndükten sonra Nasır ve Sedat onun derslerine geliyorlar. Bunlar ordu içindeki İhvan dediğimiz ekip. Sedat da, Nasır da Hasan el Benna’ya biat eden isimler ve devrim olduktan sonra da temaslarını devam ettiriyorlar.

Hatta şöyle bir şey anlatılır; bir resepsiyonda, Muhammed Necip o zamanki başkan, Nasır, Sedat herkes bir arada. Muhammed Necip, Seyyid Kutub’u Fransız Devriminin önemli yazarlarından biri olan Marivaux’a benzetiyor; İslam’ın ve devrimin yeni devrimcisi, ideologu şeklinde takdim ediyor. Kutub bunun üzerine şunu söylüyor: “Arkadaşlar bugün var yarın yokuz. Bizim yarın nereye gideceğimiz belli olmaz. Biz bu kadar acı çektik, sıkıntı çektik, bakarsınız yarın da benzer şeyler başımıza gelir.” Bunun üzerine Nasır ortaya atılıyor, “Ancak benim cesedimi çiğnerlerse buna ulaşabilirler. Ben sizi hayatımla koruyacağım üstad Kutub” şeklinde bir ifade sarf ediyor. Nitekim o hadiseden 14 yıl sonra onun idam hükmünü veren de Nasır’ın kendisi oluyor. O 14 senelik aralıkta ne oldu, bunu çok iyi anlamak lazım.

Çünkü 1952 Hür Subaylar devrimi ile 1953 yılları arasında Kutub’da hakikaten bizim Said Nursi'nin 1. Said’den 2. Said’e geçişindeki dönüşüme benzer bir dönüşüm yaşanıyor. 1952 yılında darbe olduğu zaman, devrimin İslamcı bir karaktere taşınmasını arzu eden İhvancılar ve haliyle Seyyid Kutub, bu konuda çalışmalar yürütmeye başlıyorlar. O dönem Seyyid Kutub, Mısır radyosunda devrimin İslami hedeflerini anlatıyor. Aslında darbe yani biliyorsunuz fakat biliyoruz ki tabi o zamanki İngiliz emperyalizmi, İngiliz yarı sömürgeciliği o darbe ile son buluyor, bu anlamda belki bir halk devrimi diyebiliriz.

Şimdi o sürece baktığımız zaman Seyyid Kutub, hakikaten o süreçle son derece ilgili, son derece içinde ve danışmanlık yapıyor, devrime danışmanlık yapıyor. Süreç içerisinde Nasır'la bazı konularda anlaşmazlıklar baş göstermeye başlıyor. Hatta Seyyid Kutub’un şöyle bir düşüncesi de var, İhvan'ı devlet yapısı içerisinde, devrim yapısı içerisinde eritmek. O bir tahrir faaliyeti, tahrir heyeti şeklinde bir düşüncesi var.

İhvan'ın farklı kolları devletin çatısı altında eriyecek. Bu noktada Kutub’un fikrî kaynak bakımından zamanında yaptığı iki savaş arası dönem Almanyası incelemeleri de bunda müessir olmuş olmalı. Yani o zaman Almanya’da kooporatist bir devlet yapısı var ve devlet bütün sosyal kurumları, sivil toplum kurumlarını bünyesinde eritmiş, o şekilde tepeden yönetiyor. Sınıf teşkilatlarını, sivil toplum örgütlerini, meslek derneklerini artık toplumda ne var ne yok her şeyi kendi çatısı altında, bizim tek parti döneminde CHP altında bütün bir toplumun erimesi gibi, sivil toplumun yok edilmesi gibi bir yapıyı aslında kafasında az çok kurguluyor.

Ve bu olmuyor, aslında olmadığı bir bakımdan şöyle güzel oluyor; bu vesile ile son derece hür, sivil bir Seyyid Kutub, kendi başına kalmış ve iktidarla içli dışlı olmamış bir Seyyid Kutub’u bu şekilde gözlemiş oluyoruz. Şöyle bir kopuş yaşanıyor, süreç sonrasında Seyyid Kutub’un zihninde olan projeler var ve bunları Nasır’a kabul ettirmeye çalışıyor. Bunların arasında bir sosyal adalet projesi olan toprak reformu da var, aynı zamanda ordunun kışlaya çekilmesi de var.

Bunun yanında yakın bir zamanda, seçimlerin yapılması, anayasa hazırlanması gibi öneriler var kafasında. Bunlar kabul görmüyor. Tabi Nasır’ın zihninde çok daha farklı bir proje var. O süreçte Nasır giderek reel politikanın gerekleri itibariyle aynı zamanda ABD ile Rusya arasında bir tercih yapma durumunda hissediyor kendisini. Kutub ise o süreçte çok daha fazla İhvan’a yakınlaşıyor ve 1953 yılında Nisan aylarında hükümet ile ilgili görevlerinden ayrılıyor ve İhvan’a katılıyor. İhvan’ın yayınlarından sorumlu isim olarak, aynı zamanda onların merkez komitesinde yer alan bir isim olarak katılmış oluyor.

Şimdi, orada bence kritik olan husus şu, çağdaş dönem İslam düşüncesinde ıslah geleneği içerisinde, o zamana kadar şöyle bir kanaat var, bunu biz 1. Said’de de buluyoruz; Toplum Müslüman bir toplum, ahlaken bazı sorunları var ve bunlar daha çok maneviyat sorunları. Maneviyat sorunları da şöyle; atalet, ümitsizlik, ye's, tembellik gibi sorunlar. Bir de bir takım akidevi sorunları var; kadercilik, cebriyye anlayışının bıraktığı izler şeklinde sorunlar var.

Bunun haricindeki esas sorun kötü yönetim sorunu. İstişari bir yönetim başa geldiği zaman halkta da bu konularda nisbi, kısmi, mevzi bir takım ıslahlar yapıldığı zaman biz İslam ümmeti olarak inhitattan (düşüş, iniş) kurtulacağız. Bu kısaca Afgani’nin de, Abduh’un da, aynı zamanda Türkiye İslamcılarının da projesi aslında. Şimdi Said Nursi’nin 2. Said’e geçiş döneminde karşılaştığı yahut girdiği psikoloji şu; aslında sorun çok daha derin bir sorun, bu akidevi bir sorun.

Bu düşünce Seyyid Kutub’da da o sıra billurlaşmış oluyor ve şunu düşünüyor, “bu toplum, bizim gördüğümüz Mısır toplumu, hatta İslam toplumlarının her biri bizim kısmi, mevzi hatta tepeden İslamizasyon ile ıslah edemeyeceğimiz denli çok daha derin, çok daha köklü bir takım sorunlarla malul. Ve bu toplumların esasında en temel düzlemde, köklerde, akide düzleminde, İslam’la ilişkisinde, Allah ile ilişkisinde çok temel bir sorun var. Ve toplumlar bizim söylediğimiz, düşündüğümüz şekliyle İslam toplumları değil, bu toplumların tamamı cahili toplumlar. Cahili yani Allah’tan topyekun bir gafillik durumu içerisindeler. Bunları ancak ve ancak en temelden o ilk pınara, Kur’an’a ilk örnek Kuran nesline, Peygamber efendimizin terbiyesiyle kazandırdığı, o ilk anlayışı ihya ederek biz bir yenilenme ile kökten bir akidevi yenilenme ile yeni bir toplum inşa ederek kendimizi bu durumdan kurtarabiliriz.”

Bu anlayışa benim kanaatim işte o yıllarda varmış oluyor ve şunu da her zaman görmek lazım tabi ki, o akidevi temelli, temelci yenilenme her zaman bir taraftan da sosyal adalet unsurunu mündemiç, onla birlikte giden bir süreç. Bu anlamda mesela Seyyid Kutub’un 1949 yılında ilk defa çıkan İslam’da Sosyal Adalet kitabındaki hususları hayatının sonuna kadar aynı şekilde taşıdığını görmek gerekiyor ve şunu da söylemek gerekiyor: Seyyid Kutub’un zihninde bir İslam tarihi anlatısı vardır, ne zamanki İslam tarihinde sosyal adalet ön plandadır, o zaman İslam vardır, ne zamanki sosyal adalette bir aşınma vardır ki bunlara örnek olarak bazı dönemleri gösteriyor.

Mesela, Hz. Osman zamanında bir takım sıkıntıları söylüyor, Hz. Ali'den sonraki süreçte yaşanan bir takım gelişmeleri örnek gösteriyor ve Ömer bin Abdülaziz haricindeki istisnaları bir kenara bırakacak olursak zaman içerisinde İslam tarihinde bir düşüş, bir inhitat olduğunu ve kendi zamanına gelinceye dek İslam’ın namevcut bir hale geldiğini söylüyor. Bu anlamda hakikaten bir cahiliye ile karşı karşıya Müslüman toplumları ve onun yazdığı, onun şahit olduğu dönemde onun muhatap olduğu kitle Müslüman bir kitle olmakla birlikte, onun şahit olduğu toplum düzeni normatif temelleri itibariyle yani hâkim değerler itibariyle İslam dışı bir durumda; cahiliyyeden kastı zaten bu, kişilerin durumlarından ziyade toplumdaki hakim değerler, normatif çerçeve itibariyle bir cahili düzen olduğunu söylüyor.

1953’te İhvan'a katıldı. Ondan sonra bildiğimiz önemli iki eserini o dönemde yazıyor, Fi Zilali Kur'an’ı vefatına kadar bitiriyor. Yoldaki İşaretler'i yazıyor. Ondan sonraki 10-15 senelik süreçte Seyyid Kutub’un iktidarla arası anladığımız kadarıyla sürekli açılma halinde aradaki ilk kopuştan itibaren. Bu aralıkta hapse giriyor mu? Ya da nasıl bir mücadele içinde vefatına kadar? Sadece dergiyi mi yönetiyor ya da İhvan nasıl örgütleniyor ya da İhvan'la iktidarın arasındaki sertleşme ne zaman daha fazla ayyuka çıkıyor?

Şimdi, şöyle bir yanılgı oluşmamalı, İhvan Kutub’la tavsif edeceğimiz bir teşkilat değil, Kutub da İhvan’ın ta kendisi değil. 1954 yılında Kutub hapishaneye giriyor, orada Nasır’a düzmece bir suikast yapılıyor. Bizim İzmir suikastını andıran bir düzenek var orada, o süreçte İhvan’a karşı topyekûn bir kıyım rejim tarafından planlanıyor. Bu kıyım tabi geçen yıl Rabia’da gerçekleştirilen kıyıma benzer bir şey. Dışarılarda katliam da olmuştur ama içerilere yani hapishanelere büyük bir İhvan kitlesi alınmış oluyor ve hapishanede çok ciddi işkencelere maruz bırakılıyorlar. Kutub bu süreçte hapishanede bulunuyor. Çoğu zaman hasta ve işkence halinde ama o süreçte kitaplarını yazmaya devam ediyor. Ve Fi Zilali Kur'an’ı o süreçte hapishanede yazıyor ve tamamlıyor. Tabi şöyle bir noktada ona izin veriliyor, Fi Zilal'in yayın sözleşmesi hapishaneye girmeden önce akdedilmiş. O sözleşme gereği, sözleşmeyi yerine getirmek zorunda olduğu için, hapishanede yazmasına izin verilmiş oluyor.

Ve hapishanedeyken Kutubçular şeklinde bir hizip oluşuyor haliyle. Ona daha yakın olan, onun daha çok etrafında olan bir gençlik kitlesi oluşuyor ama onun dışında İhvan’ın içerideki mensupları arasında İhvan'ın farklı mürşitleri adıyla anılan Bennacılar, Hudeybiciler, Telemsaniciler gibi farklı gruplar da bulunuyor. Tabi bir başka oluşum hapishane içerisinde yine Kutub’un etrafında toplanmış olan gençliğin oluşturduğu “Tanzim” adlı teşkilat. Bu bir gençlik teşkilatı, Kutub bunlara abilik yapıyor fakat bir taraftan da Kutub’un yürüttüğü başka bir çalışmayla Hamide Kutub, Zeyneb el Gazali’nin de içinde bulunduğu bir çalışma var, bununla da örtüşen bir yapılanma bu. Orada Kutub’un teşkilatçı tarafını görüyoruz. Ama hapishane içerisindeyken, Kutub'un eserlerinde artık giderek çok daha radikalleşme, biraz da çok daha Selefileşme diyebileceğimiz bir teamül görebilmekteyiz. Kutub, 1954-66 yılları arasında 1.5 sene kadar dışarıda kalıyor. Dışarıda bulunduğu süre içerisinde ona Irak Devlet Başkanı tarafından, Irak'ın eğitim sistemini İslami bir şekilde dizayn etmesi için bir teklif geliyor.

Telemsani bunu kabul etmesini istiyor fakat kendisi böyle bir şeye yanaşmıyor. Fikirleri için gerekirse öleceğini söylüyor. O aralıkta öyle bir çıkma şansı oluyor aslında. O süreçte hakikaten biz Kutub'un giderek çok daha sertleştiğini, selefileştiğini görüyoruz ama bu şu anlama gelmiyor; “Kutub daha önceki fikirlerinden vazgeçti” yahut “1940'ların sonlarında yazdıklarından tamamen vazgeçti” şeklinde yorumlanmamalı, her ne kadar kimi insanlar Kutub'a şu sözü atfediyor olsa da "benim Fi Zilal'den önceki eserlerimi yok sayabilirsiniz." Ben bunun sahihliğini çok fazla doğrulayamadım. Şu nokta benim için önemli; İslam'da Sosyal Adalet kitabını dört defa revize ediyor. Bu dört revizyona baktığımız zaman, sonuna kadar o kitaptaki temel muhtevayı muhafaza ediyor. Sadece belli bir takım kelimeleri değiştiriyor, içtihad konusunda biraz kapsam daraltıyor.

Kutub'un daha böyle Afgani ehl-i rey selefiliğinden, ehl-i hadis selefiliğine biraz yol alması ile irtibatlı bir süreç. Bu noktada bizim Vahhabilik'te gördüğümüz daha nakilci, daha ehl-i hadisci bir selefilik anlayışına doğru meyletmiştir ama hiçbir zaman da Vahhabilik tarzı bir selefiliğe girmemiştir. Zaten nitekim İslam'da Sosyal Adalet kitabında daha sonra Vahhabiler tarafından tekfire de sebebiyet veren Hz. Osman yorumları her zaman vardır. Bunlarla zaten Kutub biraz ayrışmıştır, ya da bunlarla beraber Kutub örneğin Şii dünyaya da hitap edebilmiştir. Çünkü onun orada esas öne çıkardığı hususlar, İslam'daki adalet mefhumu ve İslam tarihini bu noktada korkusuzca değerlendirmiş olması.

Kutub, 1966'da şehit ediliyor. Sonrasında nasıl bir Seyyid Kutub var? Uzun süre hapiste kalması, şehit edilmesi gibi hususlar üzerinden mi yoksa yazdıkları çok geniş bir halkaya hitap ettiği için mi öldükten sonra dahi çokça okunup tartışılıyor? Diğer yandan, bugün hep radikal İslami gruplar ile anılan bir isim, “terörizmin el kitabı” diye gösterilen kitapları var. Bu durumun kendisinden kaynaklı olduğunu zannetmiyorum fakat nasıl bir kanalla bu fikirler ortaya çıkıyor? Tabi bu soru onun İhvan içindeki örgütlenmesi nasıldı, insanlarla nasıl bir ilişkisi vardı gibi soruları da barındırıyor.

Bu soruyu “Kutub daha sonraki süreçten entelektüel olarak ne kadar sorumlu?” diye bir soru olarak anlarsak, şimdi Batı dünyasının, ABD'nin Kutub'a esas ilgisi ne zaman başlıyor? 11 Eylül’den sonra. Paul Berman, 2003 yıllarında New York Times'ta "İslami terörün fikir babası" şeklinde uzunca bir yazı kaleme alıyor. Bu yazıda Kutub'u tanıtıyor. Fi-Zilal'i biraz okumuş, biraz taramış ve Kutub'u ele alıyor orada. Yine aynı yıllarda ABD’de NPR adlı devlet radyosunda Kutub’un Colorado’daki günleri üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Colorado Teacher’s Club dediğimiz okulda (şu an ismi daha farklı bu okulun) Mısır bursuyla yaklaşık 1.5- 2 yıl kadar bulunuyor. İncelemelerde bulunuyor, dersler alıyor ancak doktora yapmıyor. Bu yanlış bir bilgi.

Orda bulunuyor. O süreci biraz deşiyorlar, burada ne yaptı, ne etti, ne yazdı, ne çizdi, tabi orda “Gördüğüm Amerika” adlı makale serisi var. O seriye odaklanıyorlar, ABD’yi nasıl, ne kadar anlamış. Oradan bir aslında terörizmin fikir babasının profilini çıkarmaya çalışıyorlar. Ve onunla Usame bin Ladin arasında doğrudan bir şecere kurmaya çalışıyorlar ve şu bağı buluyorlar; Seyyid Kutub’un kardeşi Muhammed Kutub, Usame bin Ladin’in üniversite hocası. “Evet, Muhammed Kutub, bu fikirleri yaymış olmalı. Usame bin Ladin de oradan esinlenmiş ve terör felsefesini oradan geliştirmiş olmalı” şeklinde bir yol açıyorlar fakat bence bunlar oldukça sathi yorumlar. Kutub’un zaten cahiliye ve şiddet konusunda da ne düşündüğü belli. Son Sözler” (Beni Niye İdam Ettiler) kitabında bununla ilgili son derece detaylı açıklamalarda bulunuyor.

Bir tanesi şu; Kutub’un tekfirci olduğu ithamına hatta iftirasına karşı Seyyid Kutub, “cahiliye kavramıyla benim Müslümanları tekfir ettiğimi iddia ediyorlar, böyle bir şey iftira olur, ben hiçbir zaman şahısları tekfir etmedim” şeklinde açık seçik ifade ediyor. Zaten birazcık derinlikle anlayamayan insanlar cahiliye kavramıyla Kutub’un toplumları topyekûn kitle kitle tekfir ettiğini düşünebilirler. Bu tabi ki sathi bir bakış. Kutub her zaman toplumlardaki felsefi normatif temellerle ilişkili bir insandır. Şahıslarla ilgilenmez. İkincisi, Tanzim teşkilatıyla ilgili, Tanzim'in şiddet yaklaşımıyla ilgili. Kutub tabi ki şiddet karşıtı diyeceğimiz böyle Gandi gibi biri değil. Şiddete karşı bir felsefesi yok Kutub’un. Ama şiddet üzerinden fikirlerini yaymak gibi bir anlayışı da yok.

Zaten Tanzim teşkilatındaki gençler ısrarla gelip soruyorlar “şiddet kullanabilir miyiz”, “şiddet üzerinden silah temin edip bir bir takım yerleri patlatabilir miyiz” veya “insanları hedef alabilir miyiz” şeklinde, ancak Kutub bunları ısrarla reddediyor. Ancak bu sorular artmaya başladığında şöyle düşünüyor; “Biz 1954 yılındakine benzer büyük bir kıyıma tekrar maruz kalabiliriz. Böyle bir ihtimale karşı, savunma maksatlı silahlı bir eğitim olabilir.” Fakat bu eğitimi alacak olanlara katı eğitim, ahlak ve akidevi şartlar koyuyor ve zaaf gösterenlerin anında eğitimden uzaklaştırılması gerektiren bir sistem kuruyor. Şimdi başka bir husus Kutub sonrası Kutubcular hususu. Şunu görmek lazım hakikaten de bizim. Şu an IŞİD’e kadar gidip dayanmış şiddetçi bir İslamcılık kolu var. Bunu görmek ve bununla yüzleşmek zorundayız.

Ortada böyle bir vakıa var ve bu büyük bir sorun. 11 Eylül'de de patlak vermiş bir sorun olarak bu karşımızda duruyor; bunların da Kutub’a belli bir hayranlık duyduğu biliniyor Vahhabiliğin ana kolunun aksine... Vahhabiliğin ana kolu tabi ki Kutub’da gördüğümüz cihadçı bir takım eğilimler taşımazlar ve onlara karşı dururlar, tam tersine hükümetlerle, krallarla uzlaşmacıdırlar. Vahhabilik'teki esas siyasi görüş itaat felsefesidir. Bir krala, sultana muhalefet anlamında yapabileceğiniz en uç şey açık mektup yazmaktır, nasihat etmektir. Nasihatini tutmazsa yapabileceğiniz bir şey yoktur, itaate devam edersiniz. Bu siyasi felsefenin aksine Kutub'da tabi ki itaatsizlik siyaseti felsefesi vardı. Ve tabi ki cihadçı Vahhabilerin de Kutub’da kendilerine yakın bir şeyler bulması normaldir, bir ilham kaynağı olmuş olabilir. Bunun dışında örgütsel bir takım ilişkiler var.

Kutub sonrasında Kutub’la birlikte içerde bulunan Kutubcular “Cihad” gibi, “Et-Tekfir” gibi bir takım yeni kollara ayrılıyorlar ve Kutub’un görüşlerini olağanüstü yanlış yorumlayarak faaliyetlerde bulunuyorlar. Toplumdan kendilerini tecrit edip, toplumu da tekfir ediyorlar. Ve kendilerine has ufak bir Müslüman komün oluşturuyorlar. Bunlar tabi ki Kutub’un tasvip etmediği, hatta eserlerinde olmaması gerektiğini savunduğu noktalar. Kutub, toplum ile iç içe olmayı her zaman önemsemiştir. Cahiliyyeden kopuş diye bahsettiği de, zihnen bu düşüncelerden kopuştur; yani toplumdan ayrılıp gettoda yaşamak değildir. Sonuçta cihad grubu Zevahiri üzerinden önce Afganistan’da Usame bin Ladin'le tanışarak ve daha sonra da Sudan'da El Kaide'yi hayata geçirerek o fikrî akımın bir uzantısını teşkil etmiş oldular; böyle bir vakıa var, bunu görmek zorundayız ama bu tabi ki Kutub’u ilzam etmiyor, ben bunu söylüyorum.

Peki bu nevi biraz radikal biraz yanlış anlamaya dayalı oluşumların yanında, Seyyid Kutub’dan devam eden daha anaakım diyebileceğimiz bir hat var mı?

İşte öyle bir hat olmadığını biraz söylemeye çalışıyorum. Şöyle; Kutub zamanında dahi İhvan hapishane ağında 4 farklı ekol var en azından, bunlardan Kutubçu ekol sadece bir tanesi. Şimdi öteki ekollerle ilgili şu söyleniyor. Mesela o Hudeybi’nin o sırada hapishanede Davetçiyiz Yargılayıcı Değil adlı kitabı Yoldaki İşaretler’e karşı yazdığı ve Yoldaki İşaretler’deki cahiliye teorisini reddettiği reddettiği iddia ediliyor. Bununla ilgili çok farklı görüşler var. Bir görüş şunu söylüyor: Kutub’un cahiliye teorisi hiç bir zaman İhvan’ın çok daha ılımlı, mutedil ana akımı tarafından kabul görmedi. 2. görüş de şu ki bunu da Avustralyalı bir siyaset bilimci olan Ahmet Hattab söylüyor: Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabı ortaya çıktıktan sonra onun toplumda yaratacağı infial ve bir radikalleşme diyebileceğimiz tesirler uyanmasın diye bizzat rejim tarafından Hudeybi adıyla İhvan hocalarına o kitap yazdırılmıştır ve içeride zorla dağıtılmıştır.

Ama bir şekilde Hudeybi’nin aslında Kutub’un cahiliye görüşlerini tasvip ettiği İhvancılar arasında bile dolaşan bir görüş. Bu şunu gösteriyor Kutub’un görüşleri arasında İhvan’ın kendi içerisinde bir heterojenlik var. Her zaman vardı; kimi İhvancılar Kutub’u sevmekle ve onun görüşlerine saygı duymakla ve Kutub’u şehit bir yazar bilmekle birlikte onun tüm görüşlerini benimsemediler. Ve Kutub’un görüşleri hiçbir surette İhvan’ın resmi görüşleri olmadı. O farklı bir yerde durdu, ona inanan inanmayan Kutubcular ve Kutub dışındaki İhvancılar bulundu her zaman için.

Peki son olarak, Seyyid Kutub’un Mısır dışındaki İslami hareketlere nasıl bir etkisi olduğundan bahsedebilir misiniz?

1950’lı yıllarda çağdaş Müslüman siyaset düşüncesinde yeni bir paradigma ortaya çıkıyor. Bu paradigma Benna’nınkinden de, Afgani’ninkinden de farklı bir paradigma. Az önce bahsettiğimiz cahiliye etrafında şekillenen bir paradigma. Öncesindeki dönemde o Abduh’un meşhur deyişiyle “akılla vahiy arasında mutlak bir uzlaşma vardır. İslam bu noktada en akli, en makul, en rasyonel dindir” sözünün de ifade ettiği şekilde artık çağdaş dünyadaki birçok yeni fikir İslamileştirilebilir olmuş; bu bağlamda biz Afgani'de, Abduh'da, Benna'da kavmiyet fikrinin, milliyetçiliğin belli bir biçiminin, vatanseverliğin, medeniyet fikrinin bir şekilde yer edindiğini ve İslamileştirildiğini görüyoruz. Kutub ise, şöyle diyeyim, çok yakın İslamlaşma ve İslam'ın her türlü cahili unsurdan arındırılması projesi kapsamında her türlü farklı ideoloji ile arasına set çekiyor ve bunları topyekûn reddediyor. Bu bakımdan aslında fundamentalist demek de bu manada doğru fakat bu kavramı da çok dar bir anlamda kullanıyorum, medyatik, pejoratif anlamıyla söylemiyorum. O tür eğilimler Kutub'da var. Bir cahiliye teorisi ve bunun da tamamlayıcısı bir hâkimiyet teorisi var. Yani bir Cahiliye teorisi var ki, her türlü cahili unsurdan, fikirden, akımdan İslam arınacak ve bu şekilde Allah'ın yeryüzü üzerindeki ve fikirler üzerindeki hâkimiyeti tanınmış olacak. Ancak ve ancak bu şekilde bir mümin olunabilir.

Bahsettiğim gibi 1950 sonrasında Kutub şunu düşünüyor; iki taraf var dünyada. Birincisi liberal kapitalist devletlerin oluşturduğu NATO ve ikincisi Doğu devletlerinin bir arada bulunduğu Sovyetler Birliği önderliğindeki Doğu bloku. Seyyid Kutub, bu ikisinin de çıkmaz yol olduğunu, İslam'ın bu ikisinin de haricinde üçüncü ve esas kurtuluş yolu olduğunu düşünmeye başlıyor ve bu noktada her türlü ideolojiyi reddediyor.

İşte biz bu noktada aslında tam bir arınmacılık görüyoruz Seyyid Kutub'da ve tam bir arınmacılığın İslam düşüncesine onunla birlikte hâkim olduğunu söyleyebiliyoruz. Mesela Hasan el-Benna parlamenter demokrasiye gayet de övgüler düzer, aynı zamanda vatanseverlik ile ilgili son derece olumlu şeyler söyler. Ama Seyyid Kutub için vatan kavramı bir Müslüman vatanı şeklinde ancak bir anlam bulur, vatanseverliği reddeder, kavmiyetçiliği, milliyetçiliği her türlüsüyle reddeder. Kutub'un reddetmediği birkaç fikir vardır ve aslında Kutub bu noktada kendi çizdiği arınmacı hedefi gerçekleştirememiştir. Bir tanesi medeniyet fikri; “El-İslam Huve'l Hadara” dediği zaman, "İslam Medeniyettir" dediği zaman, medeniyet gibi Avrupa'dan gelen bir fikri olumlamış, İslamlaştırmış olur.

Bu görüşüyle, Tunusi'den, Afgani'den, Benna'dan gelen akımın içinde yer almış olur aslında. Onunla hesaplaşmamış olarak. Medeniyet fikri dışında, Fransız ihtilalinin ideallerini, özgürlük-eşitlik-adalet ideallerini sonuna kadar devam ettirir. Bu noktada da aslında hiçbir surette o fikirlerinden vazgeçmez. Bu, Kutub'un belki kendisinin de fark etmediği, arınmacı süzgecinden kaçan noktalar. Tabi Kutub, kendi İslam anlayışını her zaman bu tür ahlaki değerler etrafında şekillendirmiştir. Yani İslam onun için "özgürleştirici bir devrim"dir. İslam onun için, Fransız Devriminin özgürlük-eşitlik-adalet konusunda başlattığı o diyalektik sürecin nihai noktasıdır. Süreç Fransız Devrimi ile başlar, komünizm ile devam eder, komünizm onu bir noktaya taşımıştır ama tam tamamlayamamıştır, çünkü onda da maneviyat eksiktir. İslam işte hem kapitalizmde hem komünizmde eksik olan noktaları tamamlayarak o süreci tamamına, nihayete erdirmiş olacaktır. Bu aslında son derece modern bir düşünce yapısıdır.

Kutub'un da sanırım bu noktada arınmacılığının tam olduğunu söyleyemeyiz. Aslında hiç bir arınmacılık tam değildir ama onun da arınmacılığının tam olmadığı noktalar bu noktalardır. Şimdi böyle bir İslam anlayışı, böyle bir İslami siyasi paradigma ondan sonrasında İslam dünyasında hakikaten son derece tesir icra etti. Kuzey Afrika'daki İslamcı akımlar, Nahda gibi İhvan'ın kolları, aynı zamanda Orta Asya'da ve diğer ülkelerdeki İslami akımlar. Türkiye'de önce İslam'da Sosyal Adalet kitabıyla giriyor. Bu kitabı da önce Diyanet neşrediyor. Yaşar Tunagör'ün tercüme edip neşrettiği kitaptan sonra giderek yaygınlaşan bir etki halkası var. Benim gördüğüm bu noktada, Seyyid Kutub'un fikirlerinin İslam dünyasında bir paradigma başlatıcısı olduğu yönünde.

Şimdi şu husus her zaman var. Mevdudi ile Kutub arasındaki fikir akrabalığı, alışverişi, bir takım fikirlerin Kutub tarafından Mevdudi'den alınmış olabileceği ihtimali. Kimi düşünürler cahiliye teorisinin Mevdudi'den alındığını söylerler. Ben bu noktada yine Ahmet Hattab'ın görüşüne daha çok katılıyorum; Cahiliye fikrinin Kutub'un kendi fikri gelişimi içerisinde son derece olağan olarak yer alan, dışarıdan alınmaya ihtiyaç bulunmayacak şekilde gelişen bir tekâmül sonucu oluşan bir fikir şeklinde anlıyorum. Ama bunun dışında tabi ki Nedvi'nin Müslümanların Gerilemesi ile Dünya Neler Kaybetti kitabı, o kitabın Mısır'daki neşrine Kutub'un yazdığı önsöz ve onun üzerinden Nedvi ile hacda buluşması ve daha sonra Mısır'da buluşması vardır. O kanalla Hint alt kıtası İslamcılığı ile Mısır İhvan'ı arasında bir köprü oluşturulmuştur, böyle bir vakıa var. O etki biraz karşılıklı bir etki olmuştur diyebiliriz. Alt kıtanın üzerindeki etkileri ve onun dışında İhvan'ın bütün İslam dünyasına tesiri, Ezher üzerinden bilhassa olmuştur. Çünkü Ezher'e İslami araştırmalar, çalışmalar yapmaya gelen her öğrenci, İhvan'ın orada hedef kitlesine girmiş oluyor ve oradan memleketine döndüğü zaman bu fikirlerle hemhal olmuş oluyor.

Biliyorsunuz Endonezya'daki iki büyük İslami hareketten bir tanesi Mısır ve İhvan tesirli, öteki Mekke üzerinden, Suud üzerinden Vahhabi tesirli hareketler şeklinde yer alıyor. Bu noktada Ezher, İhvan fikriyatının yayılması için çok doğal bir merkez teşkil etmiş. O şekilde İslam dünyasına o fikirler yayılmıştır. Tabi ki bunun da sosyolojik şartlarına da bakmak lazım, ne tür fikirlere tekabül ediyor gibi. Ben bu noktada şunu söylemek istiyorum, Seyyid Kutub'un fikri mesela Türkiye'deki üniversite gençliğine niye bu kadar hitab etti, niye cahiliye fikri o kadar hitap etti? Şimdi Türkiye'deki bir takım isimler bunu çok fazla anlamakta zorlanıyorlar. Niye yerli isimlerdense gençler Kutub gibi bir ismi tercih etti? Bunu anlamak gerekiyor aslında. Çünkü Kutub, çağdaş dünyada yaşayan, çağdaş-seküler eğitimden geçmiş Müslüman’a bir edebiyat eleştirmeni olarak, son derece modern bir dille, son derece onların anlam dünyaları içerisinden gelerek İslam'ı çarpıcı bir biçimde, entelektüel bir biçimde anlatarak hitap edebiliyor.

Yani bir ilmihal kitabı okuyarak “İslam kapitalizme ne der?” gibi sorulara rahatlıkla cevap bulunamayabiliyor. Bu noktada İslam- Kapitalizm Çatışması gibi bir eser, o gençlere bu anlamda bir cevap teşkil edebiliyor. Ve onlara tutarlı ve topyekûn bir cevap sunuyor. O anlamda İslam ve milliyetçilik, İslam ve vatanseverlik, İslam ve mukaddesatçılık, İslam ve sağcılık gibi bir çok sentez içerisinde yaşayan, zihni bulamaca dönmüş gençlere bu anlamda çok daha tutarlı ve insicamlı bir model sunmuş olması, bir bütün sunmuş olması ve bunun da rağbet görmesi bence anlaşılabilir bir durum. Cahiliye dediği durum da normatif sistemin, esas değerlerin ahlak sisteminin İslam tarafından değil de başka fikirler tarafından, başka normatif sistemler tarafından belirlenmesi durumu, bu anlamda cahiliye olması durumu zaten İslam toplumlarının aslında genel bir sorunu şeklinde bence halen geçerliliğini koruyan bir argüman. Bu anlamda ben de hiçbir surette Kutub'un çok da gerçeğe uzak düştüğünü düşünmüyorum.

Son olarak eklemek istediğiniz noktalar var mıdır?

Son olarak şunu söyleyebilirim; Kutub'da öncü kadro fikrinde bir takım sorunlar bulabiliriz. Kutub'un yine bazı aşırılıkları olmuş olabilir veya tefsir usulünde veya bazen içtihadı giderek daraltması gibi hususlarda çok katılmayacağımız görüşler bulabiliriz ama şunu unutmamamız gerekiyor: Kutub hakikaten Kur'an ile hemhal olmuş, bütün zihnini onunla yoğurmaya kendisini adamış, o fikirler için ölmeye hazır ve sonunda şehid olmuş bir isim olarak her zaman bence anılmaya değer, incelenmeye değer, örnek alınmaya değer bir isim olarak yaşanmış bir figür. Tabi ki her zaman inşallah, her yıl onu rahmetle anacağız.



Mehmet Erken sordu

Güncelleme Tarihi: 21 Ekim 2014, 11:10
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cihad
Cihad - 10 ay Önce

Seyyid Kutub İslam dünyasını nasıl etkiledi sorusuna çok tatmin edici bir cevap olmuş teşekkürler.

banner19

banner13

banner20