Şeyma Aktaş Demir: “Her insanın içinde bir Demir, bir de Yusuf var bana göre. Önemli olan hangi yana nasıl dokunulduğu.”

“Okumak; size başkalarının ne yazdığı, ne beklediği, ne düşündüğüyle ilgili fikir verir. Başka bir hayatta yeniden yaşamak gibidir.” Emre Orhan Gökalp’in söyleşisi.

Şeyma Aktaş Demir: “Her insanın içinde bir Demir, bir de Yusuf var bana göre. Önemli olan hangi yana nasıl dokunulduğu.”

Bize biraz kendinizden, hikâyenizden, yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz?

Okurlarımın bana seslendiği isimle; “Umut Yazarıyım.” Kayseri’de doğup büyüdüm. Babam Ağrılı, annem ise Kayserili... On beş yaşlarında evlenen iki ebeveynin, ortanca çocuğu ve tek kızlarıyım. İki erkek kardeşle büyüdüm. Bu durum beni, hem daha mücadeleci hem de içine kapanık biri yaptı. Âdeta bir sır küpü gibiydim. Yaşadıklarınızı paylaşacağınız bir kız kardeşiniz olmadığında başkalarını dinlemeyi ve kendinizi anlatmamayı huy ediniyorsunuz. On dört yaşlarına kadar “Haylaz” denilecek kadar yaramaz bir kızdım. Dediğim gibi erkek kardeşlerimle baş edebilmem için böyle olmam gerekliydi. Ama ailemin geleneklere bağlılığı, çevre baskısı, tek kız çocuğu olmamın yükümlülükleri nedeniyle on dört yaşımdan sonra hayatım, farklı bir yönde ilerledi.

Kendime dikkat etmem, yaramazlıklarımın son bulması, maceracı ruhumu içime hapsetmem ve okulda bile davranışlarıma dikkat etmem gerekiyordu. Bu öyle ciddi boyutta etkiledi ki beni, artık evcimen biri olmuştum. İçimdeki seyahat aşkı ve erkek çocuklarıyla büyüyen yaramaz kız çocuğuna rağmen.

Ortaokulu bitirdiğimde ailem, beni artık okula göndermemeyi kararlaştırmışlardı. Ancak sınıf öğretmenim Suat Kalkan, yetenekli bir kız olduğum ve okula devam etmem konusunda konuşarak babamı ikna etti. Liseye giriş sınavlarına tam bir hafta kala babam, sınavlara hazırlanmam gerektiğini, eğer kazanırsam beni liseye göndereceğini söyledi. Sınava girdim, iyi bir puan alıp liseyi okumaya hak kazandım. Ve böylelikle okul hayatım devam etti.

Yukarıda bahsettiğim gibi dengem sarsılmıştı bir kere ve bu durum lise dönemimde daha da kötü bir hâl aldı. Küçücük bir semtten ilk kez çıkmıştım. Muhafazakâr biriydim. Kurallarım vardı. Annem, edep ve saygıyla yetiştirmişti bizi. Bu nedenle lise dönemimde çok zorlandığım anlar oldu. Arkadaşlarım bana “İmam” diye seslenirlerdi, çünkü onlara devamlı doğru olanı hatırlatır, kendim de kimseden etkilenmeden doğruyu yaşamaya çalışırdım.

Sıkıntılı zamanlar geçirdiğim, gelenek ile gelişmenin ortasında sıkışıp kaldığım o dönemde eşimle tanıştım. Hayat beni, on sekiz yaşlarımda onun eşi olmayı götürdü ve yazarlık kapıları, onunla evlenmemden sonra bana açıldı. Hayat arkadaşım ve yol göstericim oldu. Destekçim oldu. Her daim bana inandı ve güvendi. O zamana kadar farkına varamadığım meziyetlerim konusunda bana ısrar etti, yeteneklerimi görmeme vesile oldu. Paslı bir gümüştüm, o beni parlattı.

Yusuf Yüzlü Demir Yürekli” benim miladım oldu. Biraz benden, biraz hayallerimden olan bu hikâyeyle birçok okurla dertleştim. Onlara masal anlattım, onlar da beni masal diyarımda yalnız bırakmadı.”

Yazma ve okurluk maceranız nasıl başladı? Bir hikâyesi var mı? Yazarlık hayali olan biri miydiniz?

Ben, kitap okumaya çok geç başlayan bir okurum. Neredeyse on dokuz yaşımda roman okumaya başladım. İlk zamanlarda hangi türde kitaplar sevdiğimi bilmiyordum, fakat okudukça yeni şeyler keşfetmenin verdiği haz, beni doyumsuz bir okur yaptı. Yazmaya ise çok küçükken başladım. Roman ve şiir az okumayan birine göre çok fazla yazıyordum. Nereden esinlendiğimi şu an pek de anımsamadığım kısa şiirler karaladım önceleri. Sonra günlük gibi betimlemelerle dolu hayatımdan kesitler yazmaya başladım. Yazdıklarımı senelerce hiç kimseye okutmadım, bir sır gibi sakladım onları. Küçük teyzem, benden bir gün rica ettiğinde sadece ona okuttum. Çok yetenekli olduğumu, kesinlikle bu yazdıklarımı insanlarla paylaşmam gerektiğini tavsiye etse de özel sırlarımın da olduğu bu yazıları paylaşmak, kişiliğime oldukça ters olur diye düşünüyordum. Bu sebeple uzun bir süre, gizli saklı yazmaya devam ettim. Eşimle evlendikten sonra uzun bir süre asker yolu bekledim. O süreçte çok fazla film ve dizi izleyip kitaplar okumaya başladım. Eskiden de insanların hikâyelerini merak eden, iyi bir dinleyiciydim. Eşim askerden döndüğünde Bitlis’in Tatvan İlçesi’ne taşındık ve orada yaşamaya başladık. Eşimin, oldukça sıkı ve yoğun çalışma saatleri yüzünden vakitlerimin çoğunu genelde yalnız geçiriyordum. Hatta iş dolayısıyla başka bir şehre gittiği zamanlar, haftalarca yalnız kalırdım. Bu da beni daha çok okuma ve yazmaya itiyordu.

Bir gün Wattpad uygulamasıyla tanıştım. Oradan insanların yazılarını yayınladıklarını ve kolayca diğer insanlara ulaşabildiklerini gördüm. Bu durum, beni çok heyecanlandırmıştı. Aslında ilk başta amacım, aklımdaki kurguyu sadece oraya yazmaktı. Yazıp paylaşıyor, ancak bunun bir kitleye ulaşmasını beklemiyordum. Öyle acıkmıştım ki yazmaya, günler boyu yazdım, neredeyse başından hiç kalkmadım. Yazmaktan artık dizlerim tutuluyor, parmaklarım uyuşuyordu ama ben o kurguyu yazdım. “Yusuf Yüzlü Demir Yürekli” benim miladım oldu. Biraz benden, biraz hayallerimden olan bu hikâyeyle birçok okurla dertleştim. Onlara masal anlattım, onlarda beni masal diyarımda yalnız bırakmadı.

Roman ve öykü kitaplarınızın oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Wattpad’de ilk yazdığım kitabım “Yusuf Yüzlü Demir Yürekli”, oldukça güzel bir kitleye hitap etmeye başladı. İnsanlar, hikâyeyi okudukça başkalarına da önermeye başladılar. Gelen güzel yorumlar da bana oldukça moral veriyordu. Kurgunun içinden kendiliğinden gelişen karakterleri de zamanla farklı kurgularda bir araya getirmeye başladım. “Umut Serisi” işte böyle meydana geldi. Bunun akabinde “Kızıl Kardelen”i yazmak hep aklımdaydı. Tarihî türde yazılmış aşk konulu romanları, hikâyeleri sevdiğim için bu türde bir hikâye yazmaya karar verdim. Böylelikle yazmaktan çok zevk aldığım o hikâyeyi yazmaya başladım. Bilgisayarın başında o hikâyeyi âdeta yaşadım. Okurlarımdan da gelen tepkiler çok güzel geldi. Onlar da Kara Kurt’u ile Kardelen’i ve onların hikâyelerini çok sevdiler. Böylelikle ilk olarak “Kızıl Kardelen”in yayımlanmasını istedim. Yayım için teklifler aldım ve birisinde karar kıldım. Böylelikle kitap dünyasına adım atmış oldum.

“Her insanın içinde bir Demir, bir de Yusuf var bana göre. Önemli olan hangi yana nasıl dokunulduğu.”

“Yusuf Yüzlü Demir Yürekli”, “Asi ve Mavi”, “Bana Öyle Bakma” kitaplarınızı oluşturmanızdaki temel dinamiğiniz neydi? Bununla birlikte Dokuz Yayınları ile buluşma hikâyenizden bahseder misiniz?

Aslında kendiliğinden gelişen bir süreçti. Olması gerekiyor gibi hissettiriyordu kurgunun içinde. “Yusuf Yüzlü Demir Yürekli”, kendi örf âdetlerimize uygun, aynı zamanda gençlere hitap eden, nefretle dolu insanların sevgiyle ve merhametle nasıl şekillenebileceğini anlatmaya çalıştığım bir hikâyemdir. Bence “Erva” karakterinin, Demir’i dönüştürme sürecini okumak, okurlara manevî olarak da huzur veriyordu. Her insanın içinde bir Demir, bir de Yusuf var bana göre. Önemli olan hangi yana nasıl dokunulduğu. “Umut Serisi”, bu dokunduğum güzel kalpli umut okurları sayesinde doğdu. Onlara daha fazla yaren olabilmek için. İçlerindeki Yusuf’a dokunabilmek için…

Dokuz Yayınları ile biraz geç buluştum. Önce farklı bir yayıneviyle çalıştım. Maalesef onlarla anlaşamadık ve yollarımızı ayırdık. Dokuz Yayınları’nın okura ve yazara olan ilgi, alaka ve davranış biçimlerinden olumlu yönde etkilenmiştim. Ve kitabımı orada yayımlatmak istedim. Kapaktan hitaba kadar her konuda çok güzel işler çıkardılar ve beni yanıltmadılar. Çok güzel kapaklarla “Umut Serisini” daha da parlattılar. Editörümüz Gizem Ulaş ile aramızdaki kimyayı pekiştirdiğimizi düşünüyorum.

Peki, yazmanın sizin için ifade ettikleri üzerine konuşabilir miyiz?

Yazmak, bir nevi benim kendimi dışa dökümüm. İçimde zaten hep hayalperestlik, hikâyecilik, empati düşkünü insan vardı. Yazmak, bana bunu insanlarla paylaşma şansı sundu. Elbette benim izimden gelen genç kızlara da rehber olmak istiyorum. O zorlukları atlatırken sırtımı sıvazlayan ve bana yol gösteren bir ablam olmadı. Ben, onlara sıkılmayacakları bir dille ve hikâyeyle anlatmak istediğimi anlattığımı düşünüyorum. Elhamdülillah, aldığım geri dönüşler de bu konuda başarılı olduğumu gösteriyor.

Edebî yolculuğunuzda özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

Çok fazla klasik kitap okuyan ve bu konuda çok tutkulu bir okur değilim. Düşüncelerine değer verdiğim düşünür ve kitaplarını okuduğum yazarlar var. Necip Fazıl Kısakürek, düşüncelerini sevdiğim üstatlardan biridir. Mektuplarını okuyunca adeta kalbimin ağladığı Mevlanâ Celaleddin Rumi de var elbette. Fikirlerimin ve kalemimin okuduğum kitaplardan çok fazla etkilenmesini istemeyen biri olarak özgün olmanın bu yoldan geçtiğine inanıyorum.

Dünya edebiyatında tarihî roman veya hikâye türünde yazmış kişilerin kitaplarını okumayı severim. Mesela Julia Garwood ve Judith Mcnaught severek okuduğum kadın yazarlardandır. Kendi kitaplarımın aksine fantastik kurgular okumayı da severim. Ufuk açıcı güzel bir kitap varsa ve anlattığı hikâye beni içine çekiyorsa açıkçası türü pek önemli değildir. Yeter ki iyi bir hikâyesi olsun.

Bir yazar ve okur olarak yazarlıkta emek ve yetenek noktaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eğer yetenek yoksa saatlerce kelimelere, sayfalara öylece boş gözlerle bakılır diye düşünüyorum. Yazmak için his gerekli. Yazarlar hisli, empatisi güçlü ve hassas insanlardır. Bu da bana göre bir yetenektir. Çok derin düşüncelere sahip oldukları için yazdıkları her ne olursa olsun, onun içinde kaybolabilirler. Eğer hislerinizi tam anlamıyla aktarmayı başaramazsanız bir anlam ifade edemeyen, okurda bir his uyandıramayan duygusuz bir yazı olacaktır. Emeği, yetenekle birleştirdiğinizde -asla yetenek tek başına yetmez- o zaman kelimelerde sadece bilgi değil, hisler de çizilir.

“Okumak; size başkalarının ne yazdığı, ne beklediği, ne düşündüğüyle ilgili fikir verir. Başka bir hayatta yeniden yaşamak gibidir.”

Yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Yazmak ve okumak arasındaki münasebet size göre nedir?

Okumak; size başkalarının ne yazdığı, ne beklediği, ne düşündüğüyle ilgili fikir verir. Başka bir hayatta yeniden yaşamak gibidir. Bu hayatı da yabancı bir zihin inşa etmiştir. Sürprizlerle doludur. Bu nedenle tahmin yürütmek zordur. Heyecan verir, merak uyandırır.

Yazmak ise tamamen sizin kendinizi keşfetmenizdir. Kendinizle dertleşmeniz, sınırlarınızı zorlamanız ve düşünce dünyanızın derinliklerinde sizin bile haberdar olmadığınız bilgi birikimlerinin açığa çıkmasıdır. Bilgi, duygularla harmanlanır. Sizin yaşadığınız, başkalarından dinlediğiniz, gözlemlediğiniz ve hayal ettiğiniz her şey, yazarken bir araya gelir. Bu da okurken şaşırdığınızdan daha çok şaşırmanıza ve heyecanlanmanıza sebep olur. Çünkü bu bir doğumdur.

Son olarak yeni projelerinizle ilgili konuşmak isteriz. Masanızda neler var? Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Şu an, “Kızıl Kardelen” ilk iki kitabının yeniden basım süreci var. Kapak tasarımı tamamen Dokuz Yayınları’na ait olacak ve yayımı da burada gerçekleşecek. “Kızıl Kardelen”in üçüncü kitabını yazıyorum. Çok yakın zamanda sekiz aylık hamileyken bebeğimi kaybettim. Hamilelik sürecinde her şeyden biraz uzak kaldım, sonrasında ise hem fiziken hem ruhen iyi hissetmediğim için uzun süre yazamadım. Hâlen kendimi motive etmeye çalışıyorum. Bu nedenle “Kızıl Kardelen”in üçüncü kitabını oluşturabilmek için elimden gelenin fazlasını yapıyorum ki okurlarıma hak ettikleri ilgiyi gösterebileyim.

“Umut Serisi”nin ise dördüncü ve beşinci kitabı hazır bekliyor. Onlar da “Kızıl Kardelen”den sonra yayımlanacak.

Yeni kurgular, hikâyeler planlamaya devam ediyorum. Wattpad uygulamasında hâlen yazamaya devam ettiğim kurgularım var. Yazmayı bitirdiğim “Çocuk Gelin” hikâyem yoğun ilgi görüyor bu aralar. Gerçek hayattan esinlenerek yazdığım ilk hikâyeye gösterilen ilgi beni inanılmaz mutlu ediyor. Kadınlarımızın vaktiyle yaşadıkları zorluklara ses olabilmek için tüm duygularımı ve alakamı bu hikâyeye vermeye çalıştım. Bir yazarın yapması gereken de bence budur. Yeteneğini ve emeğini konuşturarak insanlara fayda sağlamak… Bizler, adı konmamış duygu hekimleriyiz. Kelimelerle tedavi etmemiz gerekir.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 11 Ekim 2021 Pazartesi 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26