Serkan Türk: “Taşın taşa değmesinden nasıl ses çıkıyorsa sözcüklerin yan yana gelişinden de bir müzik yükseliyor.”

“İlk kitaptan itibaren dil meselesi önemli oldu benim için. Pürüzsüz, akıp giden bir Türkçeyle yazmak istedim hikâyelerimi.” Emre Orhan Gökalp, Yazar Serkan Türk ile söyleşti.

Serkan Türk: “Taşın taşa değmesinden nasıl ses çıkıyorsa sözcüklerin yan yana gelişinden de bir müzik yükseliyor.”

“Bazı yüzleri sonsuza kadar hafızamda tutmak istiyorum. Her şeyin giderek kirlendiği bu dünyada güzel şeylere ihtiyacım var.”

Bize kendinizden, hikâyenizden, yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz? Mesela nasıl bir çocuktunuz? Geçmişinizin, ailenizin ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Çocukluk uzak ülke… Şimdi milyon yıl geçmiş gibi durup insanın geçmişine bakması, bir yabancıdan bahsedermiş gibi kendinden bahsetmesi çok zor geliyor. İçe dönük bir çocuktum. Defterlere, kitaplara, sözcüklere ve hayallere yüzünü dönmüş. Bir dönemse böceklere, ağaçlara, toprağa tutunduğumu hatırlıyorum. Köyde bir tarlamız vardı, tarlanın ortasında bir küçük kuyu… O kuru kuyuya iner ve uzanırdım otların üzerine. Gök başımın üzerinde, bulutlar resim resim akıp giderdi. Bazen uzun uzun susardım, bazense uydurduğum hikâyeleri görürdüm insanların yüzlerinde.

Peki, sizin serüveninizde yazarlık; ne ifade ediyor, neye tekabül ediyor?

Yazmak bir düşünme ve görme biçimi. İnsanın kendini, çevresini, evreni anlamaya çabalamasından başka bir şey değil. Kelimelerin bir ruhu varsa o ruha ulaşma biçimi. Taşın taşa değmesinden nasıl ses çıkıyorsa sözcüklerin yan yana gelişinden de bir müzik yükseliyor. Kendimi bir anlamda avcı olarak görüyorum. Gözüyle, kulağıyla, duyularıyla bulduğu hikâyeleri, ihtiyacı olanlara taşıyan…

Öykülerinizde doğa tasvirleri çok baskın. Hayal gücünüzü besleyen bir kaynak diyebilir miyiz doğa için?

Üç yaşında okuma yazma öğrendim. Meraklı bir çocuktum. Buna rağmen bazı yeteneklerimin ayrımında değildim. Mesela, resim yapmak konusunda pek becerikli değildim ama hikâyeler uydurup anlattığımda bir o kadar dikkat kesilirdi çevremdekiler bana. Doğa renkleriyle, değişimleriyle pek cömert, zaman zaman korkutucu, bir o kadar da güvenli bir sığınak. Beni de kışkırtan işte böyle manzaralar. Her şeye gebe bir boşluktan doğduğuna inanırım çünkü hikâyelerin.

Ausgang romanının zihninizde çıkış noktası ne zaman ve nasıl oldu? Yazım sürecinde neler düşünüp hissettiniz?

Neredeyse on yıl önce gördüğüm bir yüksek duvar ve onun ardındaki evde yaşlı bir adamın ölmüş olması… Kimdi o adam, nasıl bir hayat yaşamıştı, neleri deneyimlemiş, nelerden dolayı umutsuzluğa kapılmıştı? Onnik Efendi, bu sorularla doğdu zihnimde. Yaşamın son dönemecinde yaşlı bir adamın düşünce ve his dünyasına ulaşmak kimi zaman yaralayıcı, kimi zamansa başına gelenleri kabullenişinde gördüğüm vakur duruşun öğreticiliğine duyduğum hayranlık. O, zamanın hurdasıydı ve her insan eninde sonunda o çöplüğün nadide parçasına dönüşüyordu. Yaşlı Ermeni adamın dokunaklı yaşamında ve diğer kahramanların sıkıştıkları görünmez sınırlarda gezinmek, binlerce yıldır tekrarlanan gizli öğretileri de görmemi sağladı.

“Ausgang” romanınızı, şiirinizle başlayıp şiirinizle bitiriyorsunuz. Bu eğiliminizin nedeni ya da nedenleri nelerdir? Kendinize özgü bir teknik yaratma girişimi diyebilir miyiz?

Şiir, öykü, deneme. Bu türlerin hepsinde yazmış biri olarak zamanla bir melez türe yöneldiğimi söylemem mümkün. Modern çağda masalların, destanların, dengbejlerin, söylencelerin, şiirin birbirinin içine geçtiğini ve yeni bir tür doğuracağına inanıyorum. 

“İlk kitaptan itibaren dil meselesi önemli oldu benim için. Pürüzsüz, akıp giden bir Türkçeyle yazmak istedim hikâyelerimi.”

Kitap çalışmalarınızın hazırlanış sürecinde ne gibi ön çalışmalar yapıyorsunuz? Bu süreç nasıl gelişme gösteriyor? Çalışmalarınız sırasında sizi çok zorlayan bir konu oluyor mu?

Yazmaya değer bir fikir buldumsa not alırım ve üzerine çok uzun süre düşünürüm. Bir kitaba dönüşüp dönüşmeyecekleri başka meseledir. İşime yarayacak her türlü kaynağı bulur ve okurum. Belki bir metnin içinde iki cümlede geçebilecek bir konuya dair on kitap okuyabilirim. Öğrenme süreci, yazma süreci kadar heyecan verir bana. Zihnen hazırlık sürecini uzun tuttuğum için yol kazalarının önüne geçtiğime inanıyorum.

Yazarken neler hissedip düşünüyor, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz?

Herhangi bir metnin ortaya çıkma süreci benim açımdan ruhsal bir sağılma. O anların geleceğini hissettiğim anlarda nerede olursam olayım yazma süreci sekteye uğramıyor. Kalabalık bir kafede otururken de yolculuk hâlinde de olsam hikâye zihnimde bütünlüğe erişmişse mutlaka kâğıt üstünde beliriyor.

İlk kitabınızdan bugüne sizde neler değişti? Hem fikir hem üslup olarak değişimlerden söz edebilir miyiz?

İlk kitaplar, içsel bir dürtüyle ortaya çıkan metinlerden oluşturulur genellikle. Ne ile karşılaşacağınızı tam olarak bilemezsiniz. Zamanla deneyimlerinizle yol haritanızı keşfedersiniz. İlk kitaptan itibaren dil meselesi önemli oldu benim için. Pürüzsüz, akıp giden bir Türkçeyle yazmak istedim hikâyelerimi. Her kitapta da yeni şeyler denemekten çekinmedim.

Peki, yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Son okuduğunuz üç kitabın isimleri neydi?

Çocukluğumdan beri kitaplarla aram iyi oldu. Fena bir kütüphanem yok. Uzun yıllar kitaplar üzerine hem radyoda hem de görüntülü platformlarda yayıncılık yaptım. Son okuduğum kitaplar ise Selahattin Yusuf-“Eve Dönemezsin”, Thomas Bernhard-“Odun Kesmek” ve Ahmet Büke-“Deli İbram Divanı”.

“Kahramanlarını tanı. Onlara hak ettikleri gibi bir atmosfer yarat.”

Edebî yolculuğunuzda özellikle etkilediğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

Bu soruyla ne zaman karşılaşsam Victor Hugo’nun “Sefiller”ini anıyorum. İlk gençlikte keşfettiğiniz şeylerin büyüsü bütün ömre yayılıyor çünkü. Sait Faik’in “Son Kuşlar”ını, Bilge Karasu’nun “Göçmüş Kediler Bahçesi”ni, Murathan Mungan’ın “Paranın Cinleri”ni, Adalet Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak”ını, İnci Aral’ın “Kıran Resimleri”ni, Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ünü, Emily Bronte’nin “Uğultulu Tepeleri”ni de söyleyebilirim.

Sizi en çok etkileyen kitap, film, müzik gibi eserlerin listesini yapsanız bu listede neler olur?

Kitapta Wolfgang Borchert’in “Ama Fareler Uyurlar Geceleyin”i, Jose Saramago’nun “İsa’ya Göre İncil”i, Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş”u

Pedro Almodavar’ın “Konuş Onunla”sı, Sidney Lumet’in “12 Kızgın Adam”ı, Anthony Minghella’nın “Soğuk Dağ”ı ilk aklıma gelen filmler arasında.

Yirmi beş yıl aralıksız radyo programcılığı yapmış biri olarak 90’lı yıllara damgasını vurmuş albümlerin tamamını söylemem gerekir. Bir albüme indirgemem gerekirse Nazan Öncel’in “Göç”ünü tek geçerim.

Son olarak hem bizlere hem de yazarlık yoluna ilk adımını atmış kişilere neler tavsiye edersiniz?

Kendini, doğayı, insanı dinle. Oku, dur, düşün ve tekrar oku. Bir fikir bulduysan not almayı ihmal etme. Kahramanlarını tanı. Onlara hak ettikleri gibi bir atmosfer yarat. Bir hikâyeyi mutlaka çok yönlü düşün ve anlat. İyi yazmayı besleyen şeyin daha önceki yazılanlar olduğunu unutma! 

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 06 Ocak 2022 Perşembe 17:00 Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2022, 10:11
banner25
YORUM EKLE

banner26