Şeref Oğuz: "Eğer değer üretme şiarınız varsa 'Vakit yok diye bir vakit yoktur.' Ve 24 saat sandığınızdan çok daha uzundur."

"Eğer değer üretme şiarınız varsa 'Vakit yok diye bir vakit yoktur.' Ve 24 saat sandığımızdan çok daha uzundur." Şeref Oğuz'la eğitimden medyaya, sanattan aktüaliteye, Türkiye ve dünya gündeminden "Kamu Spotu"na kadar çok zengin bir mecrada seyr-ü sefer ettik. Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Şeref Oğuz: "Eğer değer üretme şiarınız varsa 'Vakit yok diye bir vakit yoktur.' Ve 24 saat sandığınızdan çok daha uzundur."

Ekonomistlik, köşe yazarlığı, internet fenomenliği, ekonomi danışmanlığı, sanal kültür ve elbette musiki… Bu kadar geniş ve çeşitlilik arz eden bir etkileşim mecrası, hangi bereketli topraktan besleniyor? Disiplinlerarası geçişi nasıl sağlıyorsunuz?

Ben çok zengin bir kültür coğrafyası üstünde oturuyorum. Bu da “İstikbal göklerdedir” sözü kadar önemli olan “İstikbal köklerdedir”i doğruluyor. Köklerimden aldığım can suyunu yapraklarıma taşıyorum. Fenomen olmak gibi ne hedefim ne de kaygım var. Sadece bu berektli topraktan fışkıranları, yapraklarımla görünür hâle getiriyorum.

Disiplinlerarası geçişe gelince aslında insanoğlu, multidisiplinerdir. Günümüzde “uzmanlaşma” adı altında sistemi ve süreçleri parçalara ayırma sebebi yüzünden her birimiz farklı alanlarda derinleşme ihtiyacı hissettik. Aslında eskiden, özellikle Rönesans döneminde insanlar, çok daha geniş bir perspektiften bakıyorlardı. Ve o dönemde yaptıkları; okuyan , düşünen bireyler olarak “T modelini uygulamaktı. T modeli; T harfinde olduğu gibi birşeyin herşeyi biliyorlardı ama herşeyin de bir şeyine hâkimlerdi. Ben de buna gayret ediyorum, bir sürü farklı disiplinle ortak bir hareket gibi görünüyorsa da yatay çizgide herbir disiplinde iletişim odaklı; ama dikey olarak da bir disipline her bakımdan vakıf olmak şeklinde. O bir şeyden kastım; aslında ekonomi gazeteciliğidir, çok farklı alanlara savrulmuş değilim.

Bilişim ve teknolojinin öteden beri nabzını iyi tutuyorsunuz hatta 90’lı yıllarda yaklaşmakta olan sanal devrimin Türkiye’de kokusunu ilk alan sizsiniz. Ülke olarak geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

80’li yıllarda rahmetli Turgut Özal: “Bir milyon bilgisayaramız olsa Türkiye’yi uçururuz.” demişti. Bilgisayar derken o aslında yaklaşmakta olan bir üretim devrimini/bilgi devrimin kastediyordu. Türkiye o anlamda çok iyi bir başlangıç yaptı. Fakat izleyen dönemlerde, biz bilgisayarı iş, iletişim, bilgi ve üretim süreçlerimize dahil etmek yerine mevcut sistemlerimizin emrine verdik. Ve bu durumdan yeterince istifade edemedik. Sektör uçarken Türkiye yerinde kaldı. Mevcut sistemlerimizi ve düşünce yapımızı, yeni ekonomik modelin dinemiklerine taşımadığımız için bilgisayar eski ve köhnemiş yapıların emrinde kaldı. Şüphesiz yüzde 5/10 luk düzeyde bir verim artışı oldu ama asıl murad edilen yüzde 80/90 lık verim artışını sağlayamadık. Benim onu farketmemin sebebi, o dönemdeki Batı toplumlarında  gelmekte olan Alvin Toffler’in kitabında bahsettiği o “3. yeni dalga”yı erken hissetmem sebebiyle oldu.

Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim… İslâm’daki medeniyet tasavvurunun üç mühim sütunu. Sizin yolculuğunuzda bu üçünün de görünür izleri var. Modern zamanlarda genetik mirasa ve kadim değerlere atıf yapmak nasıl makes buluyor?

Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi: “Ne zaman bir türkü duysam şairliğimden utanırım. Şiirin hasını daha gelirken anlarım.” Açıkçası bizden önce gelen sözler çok güzel sözler etmişler, nitekim “Kelamın kibarı, kibarın kelamıdır.” derler. O insanlar zaten bize önemli bir miras bırakmışlar. Ben sadece unuttuklarımı, hatırlamaya gayret ettim, çünkü onlar zaten benim içimde vardı, bana aitti; açıp okumak gerekiyordu. Aslında hepimizin içinde var olan kullanım klavuzunu açıp bakmadığımız için hayata çok az becerilerle devam ediyoruz. Halbuki zaten binlerce yıldır, sende olan ve yüzlerce yıldır da seni kadim uygarlıklara taşıyan o dinamikleri açıp okusan onların sende hep var olduğunu farkedersin.

“Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-I selim”; bir bütün hâlinde bir uygarlık talebini temsil ediyor. Ya uygarlığı talep eder ya da onu reddedirsiniz. Bu talep için sizin yeni bir öğretiye ihtiyacınız yok, üstüne bastığınız toprağı biraz eşelerseniz altından fışkırdığını göreceksiniz.

İstanbul Üniversitesi’nde iktisat eğitiminden sonra bir Londra maceranız var. “Sufficent Knowledge”birikimiyle Türkiye’ye döndünüz. O dönemin görselinden sizde kalanlar ne oldu?

O dönemde açık bir şekilde gördüğüm şey; bir zamanlar bizde olan mevcut uygarlığın sıkletinin yani ağırlık noktasının, başka uygarlıklarda nasıl filiz attığı oldu. Acaba bu filizden biraz koparıp kendi ülkemde de yeşertmek mümkün olur mu, diye düşündüm. Bundan sonra kendi değerlerime daha modern bir enstrümanla bakmaya çalıştım. “Kem alet ile kemâlat olmaz” derler. Kötü enstrümanlarla mükemmelliği yakalayamayız. Bizim musiki birikimimiz, söylemimiz güzel de üslubumuz köhneleşmişti. O yüzden daha modern, daha akılcı ve zamanın ruhuna daha uygun olan yöntemleri; kendi memleketimde uygulama motivasyonuyla Türkiye’ye döndüm.

Yakın siyasi, ekonomik ve kültürel ve medya tarihimizin en yakın şahidi ve hatta aktörü olarak globalleşmeye uyum sürecimizi nasıl buluyorsunuz?

Kırk yedi senedir bu işi yapıyorum, bu süre zarfında hem ekonomik hem de akademik anlamda 3 çeşit bir değişim yaşadığımızı gözlemledim. Türkiye bu dönemde, bu değişimi yaşarken kendi kodlarını ihmal ettiği ve kendi değerlerine sırt çevirdiği için hepimiz, yokuştan aşağıya hızla gitmekte olan bir trenin önüne ray döşeyen insanlar olarak faaliyet gösterdik. Bazen bu hıza senkron döşeyemediğimiz için tren raydan çıkıyordu ve zaman kaybediyorduk. Zaten şuursuzca döşediğimiz rayların bizi getirdiği nokta şuydu: Batı ile Doğu arasında sıkışmıştık ve kendi değerlerimize yabancılaşmıştık.

O bakımdan sadece medya açısından konuşmak gerekirse çok değil çeyrek asır öncesine göre meydana gelen bu değişimi, bozulma yönünde görüyorum. Biliyorsunuz, değişim her zaman iyi yönde olmayabilir. Değişim, sadece hareketi verir. Dönüşüm ise değişimin önceki hâlinden hızla uzaklaşması anlamındadır ve “daha iyi bir yarın uğruna dünü geride bırakmak” demektir. Biz, sadece dünü geride bırakmadık, aynı zamanda dünü inkar ettik. Geride bırakmakla inkar etmek arasındaki farkı medya üzerinden örneklendirmek gerekirse:

“Bundan 25 yıl önce genel yayın müdürleri, Uluslararası Yayın Birliği üyesiydi, sonra Tüsiad üyesi olmaya başladılar. Biz ‘okur’derdik, şimdi ona ‘müşteri’ diyorlar. Biz ‘gazete’derdik şimdi ona ‘ürün’diyorlar. Bizim saygın bir basın kartımız vardı, şimdi onlar kredi kartı oldu. Ve o anlamda en büyük kaybımız itibar erozyonu yoluyla meydana geldi.” Bunu sadece kendimi söz söyleme haddimi hissettiğim medya alanında söylüyorum ancak diğer alanlarda da benzer bir çöküşü yaşayageldik.

Son dönemde rijit bir kararla daimi köşe yazarlığı yaptığınız gazeteden ayrılarak Dünya Gazetesi’nde önemli bir sorumluluk üstlendiniz. Bunun sizin için anlamı ne oldu?

Daha bağımsız ve daha teknik bir dönüşüme ihtiyacımız olduğunu hissettim. Biz haber atlayabiliriz, bu bir hatadır. Çünkü gazetecilikte iki tür hata vardır. Bunlardan biri; doğru bir haberi atlamak, diğeri yanlış bir haberi yayınlamak. Ben daima birinci hatayı tercih ettim. O yüzden meslek hayatım boyunca çok eleştirildim ve yıpratıldım. Çünkü “Bu haber diğer gazetelerde manşet, bizde neden değil?” sorunsalıyla daima muhatap oldum. Çünkü bu haberi iki bağımsız kaynaktan doğrulamadıkça ben buna “haber” değil sadece “duyum” diyorum. Bu durum, beni çok zora soktu.

Ama şimdi Dünya Gazetesi’nde hem yazar hem yönetici kademesinden arkadaşlarla “yeni akım medya” dediğimiz bir mottoyla “Biz sadece gerçeğe sadığız. Okurun doğru haber alma ihtiyacına hizmet edeceğiz. Çünkü hiç kimseye has bir gizli ajandamız yok. İktidara ne yakınlığımız ne de karşıtlığımız olacak. Daima cevap hakkı tanıyacağız. Ve haber atlatmak, sansasyon yapmak gibi bir amacımız asla olmayacak. İnsanların nitelikli yorum ve bilgiye had safhada ihtiyacının olduğu bir dönemde, -ki sosyal medya kesinlikle bunu sağlayamıyor- nitelikli bilgi ve yorum üretme hedefindeyiz.

Özellikle ekonomi alanında habercilikle ilgili benim tezim şudur: “Biliyorsunuz ki borsa verileri, piyasa hareketleri, şirketler ve Merkez Bankası tarafından alınan kararların hepsi, Resmi Gazete ya da farklı kanallarla anında önümüze yağıyor. Ama şu da bir gerçek ki müthiş bir bilgi kirliliği var ve bizim edindiğimiz bilgiler bundan sonra bizim nasıl işimize yarayacak, tayin edemiyoruz. İşte burada editoryal yetkinlik devreye giriyor.” Örneğin Resmi Gazete’de bir karar yayınlanıyor, o kararı yayınlayanlar dahi derinlemesine ne tür etkileri olacağını bilemiyor. İşte bu yüzden okura aktardığınız takdirde bundan okurun nasıl etkileneceğini tayin etmeniz ve ona rehberlik ederek hayatıyla ilişkilendirmeniz gerekiyor. İşte bu eylemin orta noktasına Dünya Gazetesi’ni koydum ve yayın kurulu başkanlığını yürütüyorum.

İçinde bulunduğumuz pandemi dönemini başından beri bizim için çekilir kılan bir unsur var: Kamu Spotu:) Bu fikir nasıl neşet etti, ilk hibrid tohumu nedir?

Geçen sene Temmuz’da işsiz kaldım, yazı yazamıyordum. Yazarak varolan bir alışkanlık içinde olduğum için “Acaba ne yapabilirim?” diye düşündüm. En iyi yapabileceği şey; yine yazı yazmaktı. Fakat iki durum söz konusuydu: 1- Nerede yazacağım? 2- Yazılanların okunmadığı sadece seyredildiği, bakıldığı bir dönemde – özellikle gençlerimizi, kağıtla temas olmadan sadece seyirci konumuna taşıdığımız için- okura nasıl ulaşabilirim?

“İçeriği, derinlemesine okumaya ihtiyaç duymadan bir duvar afişi gibi tasarlarsam bir toplumsal yarar üretebilir ve mesajlarımı iletebilir miyim?” diye düşündüm. O anlamda geçen yıl Temmuz’da başladığım “Kamu Spotu” için her sabah 7-8 gibi uyanıyorum ve iki elim kanda olsa dahi onu tamamlıyorum ve sosyal medyada yayınlıyorum. Burada kullandığım dil, son derece sade, yalın ve bir çocuğun dahi anlayabileceği şekilde tasarlandı. Çünkü en karmaşık kavramı dahi bir ilkokul öğrencisinin anlayabileceği gibi aktaramıyorsanız siz de onu, yeterince iyi bilmiyorsunuz demektir. Ben, buna hep sadık kaldım, bu da dilin sade kalmasına olanak tanıyor. Bazıları bunu basit buluyor, hatta kullandığım yazı karakterinin karikatürize olduğunu ve bunu, benim ciddiyetimle bağdaştıramıyor. Oysa tam da bu karaktere uygun, bir duvar yazısı ve grafiti şeklinde olmasını istememin sebebi; günümüz insanının dikkatinin çok düşük, rikkatinin az ve kuru bir metin okumaktan çabuk sıkılmasıdır. Kamu Spotu, bu anlamda bir hap veya draje niteliğinde ortaya çıkmış oldu.

Hâl-i hazırda Türkiye Zeka Vakfı’nın yönetim kurulu üyesisiniz. Bir anlamda yeni neslin üstün yeteneklilerini avlıyor ve tespit ediyorsunuz. Vakıf nasıl faaliyet gösteriyor ve bu sizin için ne ifade ediyor, kısaca bahseder misiniz?

Bir toplumun, coğrafyadan, ırktan, nesilden bağımsız olarak yüzde 2’si üstün yeteneklidir. Ve toplumların kaderini bu “yüzde 2”ye nasıl davrandıkları belirler. Ya onları alır, devletin başına geçirirsiniz ki o zaman ufukların efendisi olursunuz ya da onları “kuzgun leşe” atarsınız ve uygarlığın taşrasına düşersiniz. Biz, tarihte büyük imparatorlukları yönetirken tam da bunu yaptık. Toplumun en zeki ve yetenekli kesimine devleti emanet ettik. Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar Seferi’ndeyken ölüm döşeğinde: “Ben birazdan öleceğim, şu kaleyi gidin, alın; öldüğümü de saklayın.” demişti. Nitekim öyle de oldu, kale alındı ve naaşı iki ay sonra İstanbul’a getirildi. Ölüm döşeğinde şöyle demişti: “Lala, 46 yıl şu cihana patronluk yaptım, ne yaptın dersen üç şey var; ikisi devlet sırrıdır söylenmez. Ama üçüncüsü; Sokolis Kasabası’ndan Mehmet’i (Sokullu Mehmet Paşa) aldım, devleti emanet ettim; Avanos Kasabası’ndan Sinan’ı (Mimar Sinan) aldım, mülkümü emanet ettim; Bursa’dan Baki’yi aldım, ona da gönül iklimimi emanet ettim.”

Buradaki temel espri şudur; hiçbir kan bağı, din bağı, kültür bağı olmadan 13 yaşında yeni vaftiz olmuş bir çocuğu saraya getirmesi gösteriyor ki zeki yetenekleri doğru zamanda değerlendirmek. Biz de Türkiye Zeka Vakfı’nı bu amaçla kurduk. Temel felsefesi de budur. Türkiye’de inanılmaz bir zeka potansiyeli var ve biz “Bunlar için ne yapabiliriz?” motivasyonuyla biz dernek içinde gayret gösterdik. Türkiye Satranç Federasyonu’nda da aynı şekilde zeki ve yetenekli çocuklarımıza ulaşabilmek için faaliyet gösterdik. Ulaştığımız potansiyelli çocuklarda gördüğümüz, ne yazık ki Türkiye’deki kültür iklimi henüz daha bu fidanların yeşerebileceği nitelikte değil. Bu yüzden bunlardan 250 bin tanesini, yurtdışına kaptırdık. Şu anda zeka potansiyeli yağmalanmakta olan bir ulusuz. Acaba Türkiye Zeka Vakfı olarak bu çocukları elde tutabilmenin ve onlara uygun koşulları sağlayabilmenin derdindeyiz.

Bu kadar spesifik uzmanlaşmanın olduğu günümüzde iki kanatlı uçmak (ilim ve aşk) giderek zorlaşıyor. İşimizde derinliği nasıl yakalarız, eğitimin handikabı olan körlüğü sizce nasıl aşarız?

Üç kelime: Gayret, sadakat, sabır!

Son çıkan kitabınız “Matematik Bir Model Olarak Aşkı Anlama Kılavuzu” aşk gibi hesaplanamaz bir olguyu sistematize etme iddiasında oldukça ilginç bir içerik. “Şeref Eğrisi”nin menşeini ve hareket alanını biraz açıklar mısınız?

Başlayan her şey biter, bu entropinin evrensel yasasıdır. Mükemmel sistemler, çıldırmaya yakın durur, oysa aşk bir çıldırma hâlidir. Aklın refere edilmediği, aklın bir kenara atıldığı bir ortamdır ama o bile bir sona ihtiyaç duyar. -İlahi Aşk bile olsa- Ben bunun nasıl işlediğini merak ettim, birçok gözlem, okuma ve şahitlik neticesinde böyle bir eğrinin var olduğunu gördüm. “Şeref Eğrisi” adını verdiğim bu işleyiş aslında hayattaki birçok şey için geçerli. İnsan, önce yukarı doğru aşırı beklentiler zirvesi oluşturuyor, daha sonra bu beklentilerin gelişmediği ortamda bir hayal kırıklığı çukuru oluşuyor ama daha da sonra bu da süreklilik göstermiyor, arda kalanlarla birlikte verimli bir platoda faaliyetini sürdürüyor. Ben de kitabın akışı içerisinde böyle bir eğri ortaya çıkardım.

Aşkı Anlama Klavuzunun hala dumanı üstünde sayılır. Kitaba dair nasıl reaksiyonlar aldınız, sizce aşkı doğru anlıyor muyuz?

Aslında aşkı anlamıza gerek yok, aşk gelir; cümle dil, lâl olur. Ve aşk gevezeliği sevmez. Zaten “Ölen hayvan (beden) imiş, âşıklar ölmez” diyor Yunus Emre. Bu bakımdan kitap özelinde düşünecek olursak insanların, “Ben bu evredeyim, bundan sonra bu mu gelecek?” şeklinde bu edinimi, bir yol haritası olarak kullanma eğilimi gösterdiler ki benim kitabı yazarken amaçladığım tam da buydu.

Üniversitelerde söyleşiler, sivil toplum faaliyetleri, Türkiye Satranç Federasyonu ve hatta Meclis Bilgi grubu parlemento üyeliği… Öte yandan sosyal medyada oldukça geniş bir kullanım alanı. Vaktinizi nasıl planlıyorsunuz, gizli ya da açık bir ajandanız var mı?

Eğer değer üretmek şiarınız varsa “Vakit yok diye bir vakit yoktur.” Ve 24 saat sandığımızdan uzundur. Siz 24 saate üç-beş saatlik bir faaliyet de sığdırabilirsiniz ya da onu iki, üç katı verimlilikte yaşayabilirsiniz. Merakınızı açık tuttuğunuz ve onun arkasına gayretinizi eklediğiniz anda başka bir zaman dilimine geçiyorsunuz. Başkalarını şaşırtan, diğerlerinin bir haftada yaptığını bir günde kotarmanın altında yatan dinamik budur.

Bu şekilde çalışan liderler, politikacılar ya da iş adamlarının şaşırtan temposunun sırrı da budur. Eğer değer üretmeyi kafanıza koymuşsanız zamanın sınırlılığı, sizi bir yere kadar bağlar. Saniyeler genişler, dakikalar uzar; saatlere haftalara tekabül eder. Çünkü tembellik, bir insanın düşebileceği en büyük günahlardan biridir.

Klasik eserlerle aranız nasıl? Zemin etüdünüzde yer alan özellikle zikretmek istediğiniz eserler veya yazarları hangileridir?

Klasik bir cümle vardır, “Bir şeyi klasik -yani kadim, kıdemli- yapan; zamana direnmesi ve zamandan münezzeh olmasıdır.” Böyle eserler olduğu sürece yapmanız gereken tek şey; bunlara ilgi göstermektir. Benim ilk formasyonum, Milli Eğitim Bakanlığı’nın -o zaman adı Maarif Vekilliği idi- Doğu ve Batı klasiklerinin tercümeleri olmuştu. O dönemin en iyi Doğu-Batı eser seçkisiydi. Yani bir yandan Decartes’I Emanuel Kant’I okurken öbür taraftan Şirazlı Hafız’ı ve Mevlana’yı da okumanız gerekiyordu. Onların bütün alanlardaki eserlerini okurken tarih boyunca yaşamış en yetkin hocalardan ders almış oluyordunuz, bu da sizin klasiklere bakışınızı temsil ediyordu. Eskiden bu insanların camiasında olmak, onlara tesadüf etmek ve o icra yapılırken orada olmak gibi çok özel durumlar artık günümüzde teknoloji sayesinde tamamen aşılmış durumdadır. Bunun içinde en iyi eseri okumak veya dinlemek, insanın dimağında kalıcı bir zevk disiplini oluşturuyor. Bunların üstüne modern eserleri inşa etmek insanın ufkunu daha da açıyor. Ancak klasik bir alt yapı olmadan sadece bugün olup biteni anlamaya kalkarsanız “çınar olma” iddianız değil “marul olma” iddianız olur. Klasik eserleri dinlemek, bir insanın altyapısını, su basmanını oluşturur ve ancak onların üzerinde sağlam bir dünya görüşü ve gelecek tasavvuru yükselebilir.

Ney ve tanbura özel bir ilginiz olduğu duyumunu aldık. Musikişinaslardan adını özellikle zikretmek istedikleriniz kimlerdir?

Kendi hocalarımdan söz edebilirim. Benim tanbur hocam; Tanburi Kemal Batanay, oğlu Ercüment Batanay eşi Naime Batanayla birlikte tanburi bir ailedir. Ben onlardan ders aldım ve uzun yıllar hem enstrüman yapımı hem de derslerle meşgul oldum. Ek olarak eskilerden bize miras bırakılmış “Hamparsum Kütükleri” vardı. “Hamparsum” bir nota çeşidir, Osmanlı döneminde Batı notasından farklı olarak 18. yy da Hamparsum Limonciyan tarafından adlı bir Osmanlı Ermenisi tarafından Ermeni harflerinin notalarla bütünleştirilmesini sağlayan bir alfabe notasıdır. Ben de gençliğimde bu işin üstadı olan Agop Efendi’den dört yıl ders alarak bunu öğrendim ve böylece pek çok eski notayı ve kütüğü günümüz notasına çevirme imkanımız oldu. Ve eski musikiyi uzun yıllar dinleyerek notaya alma faaliyeti gösterdik ve eski enstrümanlara temasımız oldu.

Klasik müzik eğitiminde iki farklı enstrüman çalıyor olmanız gerekir, bir tanesi temel meslek sazınızdır, diğeri yardımcı sazdır. Ben, tanburu seçtim, onun kontrastı da neydir, o bakımdan ikisini birlikte götürme gayretim oldu.

Çok çeşitli dallardan oluşan geniş bir etkileşim mecranız var. Yine de kimselerin bilmediği; kendinize sakladığınız, harici bir ilgi alanınız var mı?

Genellikle ekran önünde ekonomik kimliğim ön plana çıkıyor ancak sosyal medyada ve Kamu Spotu’nda diğer yönlerim de görünür oluyor. Fakat birşey var ki bilmediğim şeyler üzerine ahkam kesmek, beni son derece rahatsız ediyor. Eskiden “Bilmiyorum”demek çok ağrımıza giderdi, bu yüzden “Bilmiyorum” dememek için hiç durmadan araştırırdım, okurdum ve her alanda bilgi sahibi olmaya çalışırdım, bunun çok faydalı olmadığını anladım. Bunu günümüzde Google da yapıyor, ancak “Öğrendiğim bu bilgi, hayatta ne işime yarayacak?” diye düşündüğümüzde daha faydalı bir duruş yakalamış oluyoruz. Dolayısıyla ilgi alanlarımın öğrencisi olmayı sürdürüyorum.

Son olarak adımlarınızı takip eden gençlere özellikle vermek istediğiniz mesaj ya da tavsiyeler olur mu?

“Biatten uzak dur, merakını kimseye yedirme!” Merakına sahip çık, gideceğin yolu, içindeki pusula gösterecektir. Beni bu noktaya getiren saf merakım oldu, onu kimsenin eline vermemek gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta su akıyor ve yolunu muhakkak buluyor.

Röportaj: Hacer Yeğin

Güncelleme Tarihi: 30 Eylül 2020, 16:28
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26