Şenler Yıldız: “Okur diye homojen bir grup yok ama sonuçta kitapla buluşanın ömrünün bir kısmına talip oluyorum.”

Geçtiğimiz ay Dergâh Yayınları'ndan okura kazandırılan “Mısır Tarlasında Bir Eksik" hakkında kitabın yazarı Şenler Yıldız Hanım'la bir söyleşi gerçekleştirdik. Hikâye alanında alışılmış kalıpları kıran Şenler Yıldız, bambaşka bir tat sunuyor okura.

Şenler Yıldız: “Okur diye homojen bir grup yok ama sonuçta kitapla buluşanın ömrünün bir kısmına talip oluyorum.”

Mısır Tarlasında Bir Eksik' şiirle selamlıyor okurunu. Akabinde aralanırken sayfalar şiiri aratmayacak cümlelerin akışı öylesine narin ki bu güçlü anlatımın şiirle bir ilgisi var mı acaba?

Kitap bittiği gecenin sabahında, yaşadığım şehrin miri malı kabul edilen boş arsasındaki dut ağacından bir avuç dut yemiş, elimi yıkamak için çeşme ararken, ‘sokağına geldim, sana gelemedim’ yazan bir duvarın dibinde birbirine dolanmış yılanlar gibi yeşil bir hortumun suyuyla üstümü başımı ıslatmıştım. Kendi tarihime not düşeyim diye, ajanslar Helmot Kolh’un öldüğünü geçiyorlardı, demek ondan da geriye gold çerçeveli gözlükleri kalacaktı diye iç geçirmiş olmalıyım.  O zamanlar bu hikâyeyi yazan kişinin, mürekkebe dökülen şiir hayatına pek de sokulmamıştı aslında. Hepimiz Türkçe dersinde, sınavın bitmesine çeyrek kala otuz puanlık kompozisyonu bir gayretle kotarmaya çalışmışızdır. Bizim öğretmenimiz, başlığa hatırı sayılır puan verirdi. Bense hiçbir zaman kompozisyona başlık koyarak, intizamlı bir şekilde girişe girişemezdim, bu cenahta değişen pek de bir şey olmamıştı anlaşılan.   Kitap dosyası yayınevinden olur almış, yayıma hazırlanırken, ‘lütfen bir dakika’ dercesine o şiir mertebesinde olmayan şeyi yazıp, bununla bitirelim ya da başlayalım ve ismi de bu olsun diye rica etmiştim. Yine serim ve düğüm kısmında bocalamış ama Allah’tan kronometre bu sefer lehime işlemişti.  Yazarken elim kalbimdeydi ama sanki başka iki elimde peyda olmuş, ‘sakin ol bir yol bulacağız inşallah’ diyerek olaya el atmıştı. Aklım sürek avına çıkıp soluksuz takip etmiş olsa da biz ondan bir sıfır öndeydik.  “Bir şeye çok bakarsak o, şiire dönüşürmüş” ya ben de buna inanmış olabilirim. Durum böyle iken böyle.

Hikâyelerinizde başka coğrafyaların, başka iklimlerin havasını solduruyorsunuz okura. Bir gezi dizisi gibi kişiler ve coğrafyalar geniş bir birikimin ürünü olarak hikâyelerinizde karşımıza çıkıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

En çok maruz kaldığım kişi, kendimim. Bizim de içimizde gölgede elli iki derece tozlu kahverenkli Etiyopyalar, balta girmemiş Amazon ormanları, soğuk ve sert iklimle katılaşmış Alaskalar, gün ışığını özleten Antartika, geçit vermez Himalayalar yok mu dersiniz, Endülüs gibi her düşüncenin ahenkli yaşadığı kurtarılmış bölgelerimizi inkâr edebilir miyiz peki? Bir insan teki olarak benim de öyledir diye yola çıktım sanırım. Güneşte ve gölgede, yağmurda ve boranda neye nasıl baktığımızla şekilleniyor hayatımız. Kitap özelinde de kâh Mezopotamya’da anız yakma zamanına denk geldim kâh Mumbai’deki çamaşır tokaçlarının hırpalanmışlığına. Şu bir hakikat ki; hepimizde dağlar, bulutlar, semalar var ve yine hepimizin kutup yıldızına ihtiyacı, bunun için beş metrekarelik bir hücreden hiç çıkmamış bile olabiliriz. Rahmetli  Ahmet Uluçay’ın İnegöl cevizinden  tahta okul çantası için yazdıklarını  anımsıyorum sık sık. Onun ilkokul çantasının da ortasından ekvator geçer, kuzeyden güneye kuşlar uçarmış.  Hüzünde kırlangıç kuşlarımızsa daha ne olsun değil mi.

Hikâyelerinizde hâkim anlatıcı sizsiniz ve kendinize anlatır gibi okuru davet ediyorsunuz dünyanıza?

Leon’da bir saksı çiçek, filmin başrolüdür ya, ben de kitabın tüm bölümlerinde, o birini oradan oraya taşımışım. ‘Mısır Tarlasında Bir Eksik’de ki saksı çiçeği, mavi çinko çaydanlığı yazmaya çalışan o kişi yani.  

Çokça telmihte bulunmuşsunuz hikâyelerinizde, okuru nereye yönlendirmeye çalışıyorsunuz? Bazen bir şiire telmihte bulunurken, bazen de bir mekâna?

Hepimizin bagajında bambaşka tecrübeler var. İyi seyyah yükü hafifleten ama bu çok zor. İster istemez, dur bir neyim var diye, ortaya dökmek gerekiyor. Lüzumsuz olanlar, tedavülden kalkanlar bir hayli olabilir ama hepsiyle bir duygusal bağ, belki ilerde lazım olabilir diye, istifçiliğe el gider, gelir. Hatıralarda delik deşiktir bazen, ama defolu diye ıskartaya çıkartamayız ya.  Çok tıkıştırılan bir bavulunun fermuarı arasına sıkışmış bir saç teli olmaktan ödüm kopuyor.

Kitapla buluşacaklara; sevgili arkadaşım, vaatlerde bulunmayı bile beceremeyen biri ile karşılaştın, selam, bence insan olmak yorucu sen de yorulmuş olabilirsin, mısır tarlasında sayım yapmıyoruz ama bir sürpriz yapıp orada bir yerlerde karşılaşırsak hiç fena olmaz.  Bence benden akıllısın, sen bir çıkış yolu da bulabilirsin, diyorumdur kendimce.    

Yazma serüveninize değinir misiniz? Veya okuma serüveni?

Bu sene ilkokula başlayan yeğenim, Ali ile Ayla’nın girdikleri atraksiyonları üç kelimelik cümlelerle büyük bir heyecanla okuyor. Bir süre sonra, Işık ılık süt içecek, bir de bakacağız ki Zeynep ile Zeki’nin maceralarına geçmiş olacak. Okuma serüvenimiz böyle başlıyor. Esmacığım’ın gözlerindeki bol yıldızlı heyecan kadar olmasa da sadeliğin zarafetiyle büyülendiğim bir satırla, bir kareyle, bir tınıyla, bir anla, göz göze geldiğimde kilometrelerce yürüyerek hazmetmeye çalışırım. İki değil tek kelime, bir saniye, yarım nota bile bizi enkazdan çıkarır.  İçimizdeki aziz, kısmetini bekliyor bir nevi.         

Daha dün denk geldim, hayat eksik hayatta, mısraına.  ‘Mısır Tarlasında Bir Eksik’, tüm eksiği gediği ile benim de hayatla ilk iş birliğim sanırım.

Yazmak bir hedefe varmaktır. Bu hedefte okurun beklentisi istenmeyen bir sonuca vardırır mı yazdıklarınızı?

Karnımız açken, şöyle lokmamızı bıçağın kıyısından ufak ufak mı keseriz yoksa hartası boğamızı yırta yırta büyük bir lokmayı kursağımıza göndermenin derdinde miyizdir? Eski çinko tasların dibinde bir motif olurdu, çocukluğumdan hatırladığım babamın büyük halasının evinde o kaplardan vardı. Ben çorbasını her yiyenin, tasın dibindeki laleyi görmek için sabırsızlandığını düşünürdüm. Hem karnımız doyuyor hem laleyi görüyoruz oh ne güzel!  Okur diye homojen bir grup yok ama sonuçta kitapla buluşanın ömrünün bir kısmına talip oluyorum, ha on beş dakika ha on beş gün. Kalbimden geçen, daha uzun soluklu bir arkadaşlık olması. Okudum bitti, şunu anlatıyormuş deyip klasifikasyon yapılan kitapların arasına sokuşturayım değil de ara ara eline alıp birer cümlecikte olsa ona da yarenlik etmesi dileğim.  Okuru gravyer peynirinde bulunduğu köy kahvaltısına davet edemiyorum, hem İsveç peynirini köydeki hangi mandıra yapar hem de küflü diye bozulmuş sayabilir miyiz?  Ben hayatımızın damağındaki tadın, buharı üstündeki havanın teneffüsü peşindeyim. Orada bir yerlerden, mütevazi bir karanfil de çıkarsa amenna. Belki güneş doğudan mı doğuyordu yoksa balkondan mı diye bir tartışmaya girer, belki katıksız bir ekmeği ısırarak yola çıkar, belki çok zaman sonra ayakkabılarımızın tamire ihtiyacını fark eder nalbantta değil de bir ayakkabı tamircisine gitmeyi akıl ederiz.

İklimlerin ve mekânların yaşamsal bir ölçütü vardır. Bazen bir şehirdir bazen de bir dağ başındaki rüzgârdır yaşamımız. Sizin yaşamınız nedir?


Camları kör, metruk, kuz evler sanırım. Önlerinden bir türlü ayrılamam. Yemişleri yerde, zebil ziyan olmuşsa, süs havuzunun mavi taşları kararmışsa, aklım fikrim o evlerde kalır. Aklım hep bir yerlerde kaldığı için geri kalanıyla ite kaka hayatı sürdürmeye çalışıyorum aslında. Daha geçenlerde Gorbaçov’un kafasındaki Güney Amerika’ya benzeyen doğum lekesi aklıma düştü birden. Son hâlini görsellerde arattım. Brezilya’ya ne olmuş böyle deyip, üzülürken yakalandım.       


Son olarak yazma eylemi üzerine mi inşa edersiniz hikâyeyi yoksa hikâyenin kendisi midir sizi yazmaya zorlayan?

Birbirini tetikleyen durumlar. Yay belli, ok belli belki istikameti de tayin etmişizdir ama ben sapanı elime aldığımda aklım Yakari’ye kayıyorsa ki kayar, bundan sonrasını kestirmem mümkün olmuyor. ‘Mısır Tarlasında Bir Eksik’in ilk hikayesindeki gibi yine herkesi herkese benzetirim.  İlhami Çiçek’i Tarkovski’ye, Kalpaklı Çavuşesku’yu Aliya İzzet Begoviç’e, Duman’ın Yürek klipindeki kederli amca Ahmet Arif’e, Sophia Loren’i, İsmet Teyzenin küçük kızı Nahide Abla’ya, Tolstoy’u Galata Kulesinin dibinde uyuyan o abiye, derken hinterlandı genişleyen bir evrende bir angut kuşuna  takılmışlığımla kalakalmam  pek mümkün.     

Şenler Yıldız Özgeçmiş:

Erzincan’da karlı dağlara bakan bir çocukluk yaşadı. Herkesin kendi dağı olduğunu sarsıntılı bir geceden sonra anladı. Yıkılmayan evlerin tek kat olduğu doğup büyüdüğü yerden hiç dağ görmediği Ankara’da yaşamaya başladığında tek avuntusu bu şehrin de baharları iğde kokmasıydı. Öğrencilik hayatını okul mahzeninde vhs kasetlerden film seyrederek, sararmış sayfalar okuyarak geçirdi; yeraltında yalnızdı.Yeryüzüne çıktığında hem yalnız hem de korunaksız.

Bir kadın dergisinde yazmaya başladı sonra belgesellere metin sonra tamamına erememiş senaryolar. Sesinin iri puntolu olmadığını anladığında doğduğu yere döndü. Terk edilen sarı badanalı tren istasyonlarından kendini yolcu edemedi. Boş arsalardaki canı sıkkın çocuklara, zırhını bürünmemiş salyangozlara, gece yürüyüşüne çıkan kirpilere, karlı dağlara bakmaya tekrar başladı.

 

Söyleşi: Salih Ağbalık

Yayın Tarihi: 02 Kasım 2020 Pazartesi 17:00 Güncelleme Tarihi: 02 Kasım 2020, 16:58
banner25
YORUM EKLE

banner26