Senem Gezeroğlu ile 'Zaman Dursun İstedim' Üzerine Konuştuk

Senem Gezeroğlu, 'Zaman Dursun İstedim’de insanın zaman karşısında yaşadığı hâlleri öyküleştirmiş. Gezeroğlu, bu kitabı ve öyküye, edebiyata, okumaya, yazmaya ve kitaba nasıl baktığı üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Senem Gezeroğlu ile 'Zaman Dursun İstedim' Üzerine Konuştuk

Yaşadığımız zaman dilimi kadar, nerede yaşadığımız da zamanı nasıl kullandığımızı etkiliyor. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi açısından konuşursak, kasabada yaşayan biri için zamanın durgun durgun aktığı hissedilirken, metropolde yaşayan biri için zaman, çılgınca ve acımasızca akıp gitmektedir. Metropol insanı için zamanın durgun olduğu anlar, ruhun hissettiğiyle orantılıdır; ruhu dinginse, zaman, kum saatinin dolu olan kısmı gibi görünür gözüne. Senem Gezeroğlu, Zaman Dursun İstedim’de insanın zaman karşısında yaşadığı hâlleri öyküleştirmiş. Zaman içinde insanın neler yaptığı, yapabildiği, yapabilecekleri, yapamayacakları öykülere okurca keşfedilmesi üzere yerleştirilmiş. Zamanı durdurmak imkânsız; ama insan yapıp etmeleriyle zamanın o ân’ını dondurup saklayabilir. Bu cihetten olmalı ki Gezeroğlu kitabının öyküleri için şunu söylüyor: “Bu öyküler zamanı durdurmak için yazılmıştır.”

Zaman Dursun İstedim, Gezeroğlu’nun Harflerin Aşkı isimli deneme kitabından sonra ilk öykü kitabı. İlkler adına bir şeyler söylemek biraz zor oluyor aslında. Yazarın dili ve üslubu zamanla oturuyor. Yazdıklarının karakteri zamanla belirginleşiyor. Bu bakımdan ilk kitaplar hakkında yorum yapmak bazen tam isabetli olamayabiliyor. Çeşitli dergilerde eserlerini yayınlayan Gezeroğlu’nun, öykülerini topladığı Zaman Dursun İstedim’de öyküye ne kadar emek verdiğini fark ediyoruz. Öykülerde, biçimsel farklılıklar, değişik cümle yapıları göze çarpıyor. Uyuma çok önem vermiş anlatıcı. Anlattığı karakteri, konuşmasıyla, hal ve tavırlarıyla bir uyum içerisinde ele almış. Gezeroğlu, her şeyin öykünün konusu olabileceğini göstermiş. Bir sokağın, bağrında yaşayan çocuklara annelik etmesi ancak bir öykücünün gözüyle anlatılabilirdi sanırım. Sokağın annelik edişini anlatıcı duyurmasa, çocuklara bir insanın annelik ettiğini zannederiz. Anlatıcı, karakterlerini gerçek ve inandırıcı bir şekilde anlatmış.

Gezeroğlu, öykülerinde bilgilendirmelerde de bulunuyor. Histerik gebelik, disleksi, filofobik gibi kelimeleri öykünün içerisinde kullanarak ve bunlara bazen doğrudan bazen de öyküdeki kurguyla açıklık getirerek okuru bilgilendiriyor. Öykülerde parçalı anlatım kullanılmış. Anlatıcı, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden istifade ederek ve bunları öykülerinde kullanarak okura bir şeyleri hatırlatmaya çalışmış. İlâhî mesajları öykülerinin içine gizlemiş. Gezeroğlu’nun öykülerindeki karakterlerin tavırları oldukça gerçek ve net. Okur, öyküyü okurken zihninden karakterin fotoğrafını çekebiliyor. Gezeroğlu, hayatın akışında unutup gittiğimiz ayrıntıları yakalayabilmiş. İnsanın kullana kullana, göre duya kanıksadıklarını öykülerinde dikkat çekici bir nokta olarak kullanmış. Azalar üzerinden kadını anlatması, bir öyküde körlük üzerinden, bir öyküde sağırlık üzerinden öyküsünü zenginleştirmesi buna güzel bir örnek. Kendini akademik çalışmalarına kaptıran, eşini ve çocuğunu, dostlarını fark edemeyecek derecede akademik kariyer peşine takılan bir yardımcı doçentin hüzünlü öyküsünde hayatı yeniden duyumsuyoruz. Anlatıcı, öykülerde kendini hissettirmeyi sevmiş olmalı ki, bazen öykünün bir yerinde “yazarın notu”, “yazar tarafından sansürlenmiştir” gibi cümlelerle okura bir şeyler söylüyor.

Gezeroğlu ile ilk öykü kitabı Zaman Dursun İstedim üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Zengin bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. Salt kitap etrafında değil, yazarın öyküye, edebiyata, okumaya, yazmaya ve kitaba nasıl baktığını gözlemleyebileceğimiz, yazarın öykülerine dair bir fikir edinebileceğimiz güzel bir söyleşi oldu.

Senem Gezeroğlu, genç kalemlerimizden. Usta yazarlara yazma serüvenlerini sormak âdet oldu handiyse. Genç bir yazarla söyleşirsem, ona sormak istediğim ilk soru ‘okumaya olan ilgisi üzerine olmalı’ diye geçirirdim içimden. Okumaya olan ilginiz ne zaman başladı ya da okumaya karşı sevginiz, ilginiz olduğunu ilk ne zaman hissettiniz?

Öncelikle “okuntu” gibi gelen bu güzel söyleşinizi “oku”mak fiiliyle açtığınız için teşekkür ediyorum Hatice Hanım. İlkler önemlidir. Ve “oku”…  İlk emir. Okur, yazar, okur-yazar kimliklerini bir kenara bırakıp sırf bu emrin hikmetini anlayabilmek için bile ömür boyu okumak gerekir. Oku… Önce kendini…

Benim kendimi okumaya yani kendimi tanımaya başlamam çok küçük yaşlarda başladı. Tam zamanını hatırlayamıyorum (zaten zamanla aram hiç iyi olmadı) ama sanki okuma-yazma öğrenir öğrenmez kendimi kitapların dünyasına atmışım gibi hissediyorum. Öyle kitap dolu bir evde doğmadım ya da evde-okulda kimse zorlamadı beni. Sadece evimizin karşısında kütüphane olduğunu ve saklambaç oynarken oraya kaçıp saatlerce çıkmadığımı çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar Cemil Meriç’i bilmiyordum ama yine de çocuk önsezisi olsa gerek, insanlardan kaçıp kitapların arasına saklanmayı biliyormuşum. Çocuk yaşta ağır şeyler yaşadım, belki normal şeylerdi ama bana ağır geldi. Yaralarımı ise her zaman kitaplar sardı. Onlarla yeni ve başka dünyalar kurdum. Hâlâ öyledir. Evimin gözbebeği kütüphanemdir.

Boş zamanlarınızda ne yaparsınız diye sorarlar da “Kitap okurum” diyenler olur ya, işte o zaman çok sinirlenirim ben. Kitap okuduğun vakit boş vakit olabilir mi, en dolu vakittir o, “ibnü’l vakt” dediğimiz şeydir. Yemek gibi, su gibi… İhtiyaç mı desem tutku mu desem bilmiyorum. Ama kitap okuyamadığım zamanlar kendimi eksik bir katil gibi hissediyorum. Zamanı öldüren ve kendini eksilten bir katil, dehşet verici değil mi? Delirme noktası işte. Sait Faik’in meşhur cümlesi vardır hani; “Yazmasaydım çıldıracaktım” der. (Ben yazınca çıldırıyorum o ayrı) Bu cümleyi “Okumasaydım çıldıracaktım” diye değiştiririm ben. Çünkü benim sözlüğümde okumak her zaman yazmaktan önce gelir ve ölene kadar da bu böyle devam edecektir. Belki pragmatik bir yaklaşım olacak ama okumak ve yazmak ayrımına girdiğimde kendime kurduğum cümle hep şudur: Ben bir gün yazmayı bırakırsam dünya hiçbir şey kaybetmez ama ben bir gün okumayı bırakırsam bir sürü dünya kaybederim.

İlk yazma deneyimlerinizi merak ediyorum. Deneme türünde bir kitabınız var: Harflerin Aşkı. İlk yazma deneyimlerinizde, ben öykücü olacağım, ben şair olacağım gibi cümleler kurmuş, kendinize daha o zamandan bir yön çizmiş miydiniz? Ve ilk yazma deneyiminiz nasıl olmuştu?

Bir önceki sorunuzun da devamı niteliğinde cevaplayabilirim aslında. Çünkü zincir gibi, halka halka bu süreçler. Kendime kitaplardan bir dünya kurup orada saklanmaya başladım demiştim. Dışarıda oyunlar oynanıyordu. (Bunu tabi şimdiki şuurla söyleyebiliyorum) Küçüktüm, ben de kendi içimde oyunlar oynadım. Kitaplardaki karakterlerle oynadım. Sonra onlar yetmedi, yeni karakterler oluşturdum. Onları konuşturdum. O kadar çok konuştular ki, belki de ete kemiğe bürünmek istediler. Yazdım ben de... 8. sınıf öğrencisiydim ve garip bir şekilde roman yazarak başladım. Tabii ki yayımlatmadım, hâlâ bir köşede saklarım çocukluk hatırası diye. Devamında şiirler, mektuplar, anılar, hikâyeler, kitap inceleme-tanıtım yazıları geldi. Bunu kalemime işlerlik kazandırmak için yaptığım denemeler diye de yorumlayabiliriz, maymun iştahlılık diye de.

O zamanlar tür ayrımı yapmadım. Ben öykücü olacağım ya da ben şair olacağım demedim. “Ben edebiyatçı olacağım” dedim. Yıllar geçtikçe bunun başına “kaliteli” eklendi. Bu bilinçle yazdığım metinler üniversite yıllarına tekabül eder ve bunlar da eski Türk edebiyatı sevgisiyle yoğrulmuş ağır, derin, şiirsel denemelerdir. “Harflerin Aşkı”dır; çünkü ben insanlardan çok harflere âşık olmuşumdur.

Zaman Dursun İstedim ilk öykü kitabınız. Öykülerinizde, kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, zaman kavramına sürekli olarak bir vurgunuz var. Zaman kavramını bazen soyut bazen somut bir şekilde işliyorsunuz. Bazen zamana kızıyor, bazen de zamanın masumiyetine inanıyor, onu çok seviyorsunuz. Nedir zaman kavramıyla alıp veremediğiniz?

Aslında bu sadece benim değil hepimizin sorunu. Tüm insanların, tüm zamanların sorunu. Dünyanın yaratılışından bu yana herkesi ucundan kıyısından ilgilendiren bu kavrama dair insanlar zaman zaman kafa yormuşlar. Onu tanımlamaya, tanımaya çalışmışlar. Birbirinden farklı, kimi zaman da birbirine zıt görüşler çıkmış ortaya. Aristo için anların toplamı olan zaman, Bergson’a göre sezgi yoluyla anlaşılabilen bir şeydir mesela. Newton, mutlak ve nesneden bağımsız bir zaman olduğunu düşünürken Einstein tam tersi zamanın öznel ve nesneye göreli olduğunu savunur. Augustinus için de kimse sormasa bilinen ama sorulduğunda cevap verilemeyen, karmaşık bir şeydir zaman.

Bizi böylesine kuşatan bir şeyi tanımlayamıyoruz bile. Ama ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Mahsulünün olgunlaşmasını bekleyen çiftçi Hüseyin için ayların, 500T’yi son anda kaçıran işçi için saniyelerin, pencere önünde ömrünü düşünen emekli İsmail amca için geçmişin, birbirleriyle ilk defa göz göze gelen Ali ve Ayşe için anların, askerde gün sayan Mehmet için rakamların, sınavın son on dakikasına giren öğrenci için dakikaların önemi vardır. Zamanda geriye gitmeyi, ileriye sıçramayı hedef edinenlerin, iyi ve güzel anları biriktirmek, kötü anları değiştirmek isteyenlerin, elinden kayıp giden zamanı durdurmak isteyen Senemlerin de mutlaka zamanla bir derdi vardır.

Ama tüm bunlara rağmen… Bizim zamanla bir sorunumuz olmazdı, zamanın bizimle bir sorunu olmasaydı.

Öykülerinizde değişik bir bakış açısı yakalayabildiğinizi düşünüyorum. Bir ilk kitaba göre oldukça başarılı öyküler. Ama kitap boyunca parçalı anlatımı kullanmışsınız. Aynı desenlerin üst üste gelmesi gözde bir yoruculuk, bir yanılma bırakabiliyor. Bunun gibi, kitap boyunca parçalı anlatımların olmasının okuru yorma ihtimali var mıdır sizce?

Okuru yorma ihtimali vardır ve ben yorulmalarını isterim zaten. “Bir kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı” diyor Kafka. Okuduklarımız bizi sarsmalı. Bir şeyleri kırmalı. Düşündürmeli, sorgulamalı. Yormalı yani. İster temayla, ister biçemle, ister biçimle… Çünkü çok hızlı ilerliyoruz. Çağın içinden koşarak geçiyoruz, zaman bize çarpıyor. Durmamız lazım. Düşünmemiz lazım. Kitaplar bunun için güzel bir vesile. Etrafa şöyle bir baktığımızda birçok şeyin zaten parça parça olduğunu görüyoruz. Ama bu parçalar özünde çok güzel bir bütünü oluşturuyor. Tam bir kompozisyon hâli… Düzen düzensizliği yaratıyor ve bu düzensizliğin içinde de mevcut yeni bir düzen oluşuyor. Bir nevi düzen düzensizlikten doğar felsefesi. Kaos teorisi dediğimiz şey. Tabiatın özü böyle ve ister istemez bizim özümüze de yansıyor. Öyküler de benim özüm. İçim paramparça… Öykülerim paramparça… Ama bu parçalanışta da bir düzen var. Kendi içinde, kendi dışında, kendine dönen bir düzen var. Tam da kitabın kapağındaki gibi sarmal bir döngü. Hem biz, hayatı anlamak ve anlamlandırmak için de parçalara bölmüyor muyuz? Zamanı mesela… Çağlara, yıllara, aylara, günlere, anlara…

“Kaybedenin Kayboluşu” öyküsü, kitaptaki ilginç öykülerden. Öyküyü okurken öykücü kendi yaşamını anlatmış sonucuna varacakken, öykücünün öyküye düştüğü notla duraksıyoruz: “Yazarın Notu’na kadar yazılmış her şey (Karakterin Notu da dâhil) öğrenme güçlüğü zamanla geçse bile psikolojik travmayı atlatamamış, harflerle arası bozuk bir hastanın hayal ürünüdür.” Gerçek ile kurguyu en başarılı şekilde birleştirdiğiniz öykü bu öykü olabilir mi? Değilse, hangi öykünüzü bu açıdan başarılı olarak değerlendiriyorsunuz?

Üstkurmaca yoluyla gerçek-kurmaca çatışması yaratmak benim öykülerimin temel noktalarından... Postmodern edebiyatta sıkça kullanılan kavramlardır bunlar. Gerçek-kurmaca, anlamlı-anlamsız, özne-başka (ben-öteki) gibi çatışmalarla varlığın sorgulanması. Bir çeşit ontolojik kuşku uyandırmak. Boşluklar oluşturmak. Ya da okurun zihnini karıştırmak. Çok sevdiğim bir kitap ismi vardır: “Sizi Rahatsız Etmeye Geldim” Ben de öykülerimi kurgularken bunu yapmaya çalışıyorum. Kafa karıştırmak, şaşırtmak, düşündürmek, yaraları kanatmak, unutulanları hatırlatmak, her şey normal akışında ilerlerken soru işaretleriyle ortada bırakmak istiyorum. Tabii bu benim hedefim. Bunların ne kadarını yapabiliyorum o tartışılır. Bahsettiğiniz öyküde buna yaklaşmışım demek ki. Sevindim.

Kimi öykülerinizde konuşmalar ve birbiri ardınca dizili kısa cümleler var. Bu öykülerinizdeki konuşmalar ve kısa cümleler, öyküyü çok rahat yazmışsınız gibi bir etki oluşturuyor. Rahat, yani zorlanmadan. Bu bakımdan, öyküleri yazarken tıkandığınız, pes ettiğiniz, yorulduğunuz oluyor mu?

İçsel konuşmalar, kısa cümleler, dil oyunları, bilinç akışı… Bunlar da postmodern edebiyatın özellikleri ve ben bunları bilerek kullanıyorum. Çok kelime ile bir şeyler anlatmak kolaydır. Önemli olan az kelime ile çok şey anlatabilmektir. Benim arzum da budur. İlk bakışta hemen yazılıvermiş izlenimi verse de o izlenimi verebilmek için öykünün yazım süreci hayli zor oluyor. Çünkü dili yontuyorsunuz. Elinizde bir taş parçası var, bütün fazlalıkları atarak ona şekil vermeye çalışıyorsunuz. Öykü yazarken benim dili kullanma hassasiyetim de böyle… Mümkün olduğunca az kelime ile çok şey anlatmak, çok etkilemek. Fazlalıkları atmak, beni tökezleten bölümleri çıkarmak… Bunu yaparken kelimeler üzerinde çok düşünüyorum. Çoğu zaman öykülerimi sesli okuyorum. Öykünün atmosferine aykırı düşen, soluğumu kesen, dili tıkayan ne varsa hemen müdahale ediyorum. Tek bir kelimeye günlerce takıldığım oluyor, bu da benim günlük hayatıma zarar veriyor ister istemez. Kafa o kelimede çünkü; o öyküde, o düğümde. O çözülmeden sanki hiçbir şey çözülmeyecek gibi. Yoruluyorum. Ama beni yoran edebiyat değil, hayat. Uyum sağlayamıyorum bazen. Zamanda yolculuk öyküsü yazdıktan sonra gidip marketten marul almak ağır geliyor. 

“Ana Dilim Yok” öyküsünde, sokak bir anneye benzetiliyor. Sokak insanlaştırılıyor. Gezeroğlu, öyküyü neye benzetir, öykü sizin için nedir?

Özel anlamda öykü, genel anlamda edebiyat benim sevgilimdir. Bana bütün güzellikleri edebiyat vermiştir.

Annelik duyguları, kadınlık duyguları, eş olmak, sevgili olmak, evlilik konuları üzerinden öykülerinizde kadın olmayı, kadının ilişkilerini, hislerini işliyorsunuz. “Haber” öyküsünde azalar üzerinden kadın olmanın zorlukları anlatılırken, “Göreli Bir Eylemdir Unutmak” öyküsünde kadın vefasıyla, erkek vefasızlığıyla anlatılıyor. Kadının toplumsal hayattaki rolünü irdelemeye çalıştığınızı düşünebilir miyiz?

Dikkatle ve rikkatle okuduğunuz için bir kere daha teşekkür ediyorum. İşte benim mutluluğum: Yazdıklarımın muhatabını bulması. Sorumuza dönelim. Evet, kadının hem bireysel hem de toplumsal konumuna dikkat çeken öykülerim var. Ama bu kendiliğinden olan bir şey. Eğer ikili ilişkilerde kadın mutsuz oluyorsa, evliliklerde kadın aldatılıyorsa, toplumsal hayatta kadın şiddet görüyorsa benim “bakın böyle de yaralarımız var” deyip bunları öyküleştirmem kadar doğal bir şey olamaz. Bu hem kadın olmamım hem de duyarlı olmamım getirdiği bir şey. Bunun yanı sıra erkek bakış açısıyla yazılmış öykülerim de var. “Şair Evlensin mi?” mesela. Orada da şiirden, derinlikten, incelikten anlamayan bir kadın vardır ve kadından darbe yiyen de erkektir. Kısaca kadın-erkek ayırmadan “insan”ların ortak sorunlarına eğiliyorum. Yaranın cinsiyeti olmuyor çünkü, yara yaradır.

”Yıl. Larımı ver. dim. Deliler. Gibi yaz. ıyorum. –Niçin? –En. Gerçek. çi öykü.ye ulaşmak. İçin.” Okur merak eder, yazarlar neden böyle yazım biçimleri kullanırlar diye. Yazım biçiminin böyle olmasının sebebi nedir?

Bu öyküdeki yazım biçimi tamamen karakterin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. “Spoiler” vereceğiz ama bu öyküdeki karakterim şizofren olduğu için aldığı ilaçların etkisiyle kekeleyerek konuşmakta. Bunu da yazı dilinde nasıl gösterebilirim diye düşünürken kelimeleri yerli yersiz bölmek o an makul bir fikir geldi. Kelimeler arasında bizi duraklatan o noktalar bozuk bir konuşma görüntüsü verdi. İyi de oldu. Şimdi o karakter düzgün bir Türkçe ile konuşsa, imla ve noktalamayı mükemmel kullansa ben öykünün ve karakterin ruhunu yakalayamamış olurdum.

Öykülerinizde kendi kendinize konuşuyor, bazen bir tartışma konusu açıyorsunuz. “Karmaşık Seslerden Ortaya Karışık Uyanmak” isimli öyküde, ironik bir dil ile yaptığınız anlatım dikkat çekiyor. Bu öyküde şöyle bir cümle geçiyor: “Peki edebiyatta buna ne diyorlar, metinlerarasılık mı intihal mi?” Öykü bağlamında metinlerarasılık üzerine ne düşünüyorsunuz?

Öyküde metinlerarasılığı kesinlikle önemsiyorum. Çünkü her anlatı belli bir kültürün ürünüdür. Ortaya konmuş bir eser kendinden önceki yazılı ve sözlü öteki metinlerden, ait olduğu toplumun kültürel mirasından, geçmişin birikiminden çok da bağımsız değildir. Edebiyat birikerek ilerler. Bu ilerleyişte söz konusu eserin kendinden önceki eserlere göndermelerde bulunması estetik bir hazzın, zihinsel bir şölenin ifadesidir. Edebî zenginliğin göstergesidir bu. İnsan beyni odalarında sakladığı şeyleri hatırladıkça, bildikleriyle yeni öğrendikleri arasında bağ kurdukça gelişir. Bu bağı, öyküler arasında kurmayı amaçladım. Gönderme, alıntı, parodi/pastiş, montaj, ironi vs. hangi teknikle olursa olsun metinlerarasılığı kullanmaya çalıştım. Metinlerarasılık ve intihal arasında da ince bir çizgi var. Eser, kendisinden önce yazılmış eserleri (isim vererek ya da sezdirerek) kendi inşasının malzemesi olarak kullanıyorsa bu metinlerarasılıktır; ama bu malzeme benim diyorsa işte bu intihaldir. Metinlerarasılık sanat, intihal hırsızlıktır. Buna dikkat etmek gerekir.

Genç bir öykücü olarak günümüz öykücülerinden kimleri takip ediyor, okuyorsunuz? Öyküde ustam dediğiniz bir kalem var mıdır?

Söyleşinin en zor sorusu. Çünkü birkaç isim sayıp bırakmak istemiyorum, saymaya başlasam yazının hacmini artırmaktan korkuyorum. Ben günümüz öyküsü ve öykücülerine bakışımı özetleyen şöyle bir genel cevap vereyim: Edebiyat öğrencisiydim. Üniversitede okurken taa Göktürk yazıtlarından başlayıp 1950’lere kadar geliyorsunuz. Edebiyatın sözlü ve yazılı ürünlerine, edebiyatçıların hikâyesine, edebiyat tarihine, kısaca edebiyatın kendisine dair bir belli birikiminiz oluyor. Ancak işin bundan sonrası size düşüyor. Tanzimat’a tıkanıp kalan bir edebiyatçı olmak istemedim hiç. Geçmişi elbette bileceğiz, birikerek ilerleyeceğiz ama günümüze de kayıtsız kalmamak lazım. Çünkü hemen yanı başımızda hızla büyüyen, gelişen, dal budak salan bir edebiyat var. Canlı, diri diri, yemyeşil, rengârenk… (Tabii burada otları, samanları ayıran sağlam bir okur zihniyeti de lazım).

Ben kendimce başta öykü olmak üzere yeni çıkan kitapları takip ediyor, her ay mutlaka hangi dergi ne yapmış, kimler ne yazmış diye şöyle bir göz atıyorum. Ulaşamadığım dergi ve kitaplar için internet büyük fırsat… Onun dışında günümüz öykücülerinden çoğunun kitaplarını okumuşumdur. Kiminin müptelası olmuşumdur. Bir an önce kitap çıkarsa da okusam dediğim, dört gözle beklediğim, gönül bağı kurduğum yazarlar da vardır. Çünkü ben onlarla besleniyorum aynı zamanda. Düşünsenize… Günümüz edebiyatçıları yüz yıl sonrasının Cemil Meriç’i, Oğuz Atay’ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı olacaklar ve siz onlarla şu an aynı zaman dilimindesiniz. Bu muazzam bir şey, tarifsiz bir mutluluk bence… Yeri gelmişken günümüz edebiyatçılarının kıymetini bilelim demeyeceğim, onlar zaten biz bilmesek de kıymetli. Ama bir okur olarak keşfedelim. Hayrımıza olan budur. 

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 10 Mayıs 2016 Salı 13:41 Güncelleme Tarihi: 10 Mayıs 2016, 13:41
banner25
YORUM EKLE

banner26