banner17

Semih Akşeker: Mimâri ve şehircilik mimarlara bırakılamayacak derecede önemlidir

“Bu ülkede şu (birbirinin aynı) iki sorunun cevabı henüz verilmiş değil. 1) Madem düşmana benzemek niyetin var/dı niçin onu düşman belledin/belliyorsun? 2) Madem düşman olarak gördün/görüyorsun niçin hâlâ onlara benzemeye çalışıyorsun? Niçin peşlerinden gidiyorsun?” Yağız Gönüler’in röportajı.

Semih Akşeker: Mimâri ve şehircilik mimarlara bırakılamayacak derecede önemlidir

Hemen güncel hayatımızdan başlayarak şunu sormak istiyorum; 1950'lerden itibaren birtakım kadroların eliyle yürüyen şehirleşme günümüzde bambaşka bir hâl aldı. Sadettin Ökten hocanın Amerikan medeniyet tasavvuru dediği sistemi yaşıyoruz şehirlerimizde. Biz bu değiliz, bizim medeniyetimiz bu değil. Pekâlâ, biz bu şehir planlarına, yeni şehircilik anlayışına hazır mıydık? Bunca yapı meydana getirilmeden önce bize sorulması gerekmez miydi? Sanırım artık şehirle beraber şehirli anlayışı da kalmadı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu soruları sorarlar diye ümit ettiklerimiz de bize sormadığına göre bundan sonra en iyisi kimseden soru sormasını beklemeyelim...

Geçmişte bir şehir nasıl vücuda geliyordu, önce oradan başlayalım. 14. asırdan itibaren yeni bir şehrin tesisi fethedilen topraklara hicret eden gâziyân dervişlerin önce bir mescit ve külliye kurması ve etrafına yavaş yavaş muhacirlerin yerleşmeye başlamasıyla kurulduğunu biliyoruz. Yani şehri kuran irâde ve inisiyatif sivil karakterlidir. Mevcut şehirlere yeni mahallelerin kurulmasıyla büyüyen şehir örnekleri de var elbette.

Osmanlı yönetimi prensip itibariyle gündelik iş ve kararları halka/tebaaya bırakıyordu. Mahalle ve şehir kurmak da halka ait bir işti. Osmanlı yönetiminin tebaası ile münasebeti bugünkü modern ulus-devlet gibi baskıcı totaliter bir karakter arz etmiyordu. Yönetimin savaş zamanı askere çağırma ve yılda bir kez vergi alma dışında halk ile teması bile olmuyordu. Osmanlı dünyasında devlet ve halk arasında (yazılı olmayan) bir mutabakattan söz etmek mümkündür. Devlet halka ve yaşantısına karışmıyor, halk da yönetime ve yönetimin işlerine karışmıyordu.

Meselâ sultanın halkın yaşadığı mahalleler için bir karar alması düşünülemezdi bile. Zîra mahalle otonom/özerk bir bölge olarak halka aittir. Sultanın sözü mahallede geçmezdi. Hiçbir sultan halkın mülkü üzerinde tasarruf etmeyi de düşünmemiştir. Ancak sultanlar istedikleri takdirde şehrin bâkir alanlarında muhtelif hayır eserleri yaptırarak şehrin biçimlenmesine katkıda bulunabilirlerdi.

Bir de Batı ya da pagan zihin dünyasına özgü ve 3 bin yıl öncesine kadar uzanan bir kent anlayışı var. Bu uygarlıklarda kentleri krallar kurmuşlardır. Mısır, Yunan, Roma hatta Aztek, Maya gibi pagan (çok tanrılı) uygarlıklara ait kentlerin birçoğu doğrudan krallıklar tarafından kurulmuştur. Krallar da haliyle kentleri kendi rejimine hizmet edecek stad, arena, tiyatrolar, hipodrom… gibi binalarla doldurmuşlardır. Bu zihniyet dünyasında kentlerin halk/sivil değil yöneten/iktidar karakterli olduğuna dikkatinizi çekerin. Bu Uygarlıklarda halkın kente müdahil olma imkânı yoktur. Ayrıca kentlerin köleler eliyle ve sömürüyle inşa edildiğini de burada yeri gelmişken hatırlatalım.

Modernleşme (Tanzimat) ile durum bizde tersine döndü. Artık şehirlerimiz devletin/iktidarların insiyatifi ile şekillenmeye başladı. Şehircilik tarihimizde bu bir kırılma noktasıdır. Hele Cumhuriyet sonrasında şehirler iktidarların/liderlerin açık müdahale alanı haline geldi. Bir liderin iki dudağı arasından çıkacak emir ve talimatlarla şehirler hakkında kararlar verilmeye başlandı. Menderes’in bir başına İstanbul’u ne hale getirdiğini bir düşünün. Bu zorbalık ve tahakküm ne yazık ki bugün de tüm şiddetiyle devam ediyor…

Ancak Batı’nın bir tavrı var ki şaşırtıcıdır. Batı kendisinin itici gücü olduğu moderniteye karşı daha temkinli ve mesafeli yaklaşırken başka kültürlere geleneklerini terketmeyi ve modernleşmeyi önermekte hatta icbar etmektedir. Batı “modernite”nin birinci derecede çatışma alanı olarak gördüğü “gelenek” kavramına âdeta sahip çıkmaktadır. Meselâ Orta Çağ Avrupa kentlerinde Doğu’da modernleşme ile yaşanan kentsel tahribatların hiçbirisi yaşanmamıştır. Bilhassa kent merkezlerinde katı bir korumacılık/muhafaza anlayışı vardır. Tarihî binalara bir çivi bile çaktırmazlar, bir süre orada çalıştığım için biliyorum. Meselâ İtalya, İspanya, Almanya’da bir kasaba 800-1000 sene önceki halini bugün de korur. Dante’nin İlâhî Komedya’yı yazdığı ev bugün bile hâlâ ayaktadır. Biz, modernleşmeyi geleneksel olan ne varsa yıkıp yok etme ve yerine yeni (modern) olan ne varsa ikâme etme olarak tercüme etmişiz, yapılan yıkımlardan bu anlaşılıyor…

Bilhassa son 15 yıldır modernleşme, kalkınma adı altında İstanbul başta olmak üzere Bursa, Konya gibi birçok şehrimizde tarifsiz, felaket olarak görülebilecek yapılar inşa ediliyor ve yine korkunç restorasyonlar yapılıyor. Bir denetim mekanizması yok gibi. Hatta bu iş sosyal medyaya kalmış gibi görünüyor. Kimi insanımız da olan oldu biten bitti diye düşünüyor. Hâlbuki tarihten bu yana halk bir refleksti. III. Ahmed Çeşmesi yapıldığında halk saraya yürüyüp "Bu ne görgüsüzlük" demişti. Bizim kadim yüksek medeniyet anlayışımıza ne oldu, neden böyle bir "modernleşme" tercih edildi ve hızla yol katedildi?

Modernleşme üzerinde çok çalışmama rağmen benim için hâlâ bir muammadır...

Bu ülkede şu (birbirinin aynı) iki sorunun cevabı henüz verilmiş değil. 1) Madem düşmana benzemek niyetin var/dı niçin onu düşman belledin/belliyorsun? 2) Madem düşman olarak gördün/görüyorsun niçin hâlâ onlara benzemeye çalışıyorsun? Niçin peşlerinden gidiyorsun?

“Düşmanına benzemeye çalışmak” genel bir mağlubiyet psikolojisi. “Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele” aslında uygarlıklarına hayran olduğumuz ve kendilerine benzemek için çırpınıp durduğumuz “Batı’ya Karşı” bir savaş olma paradoksunu da bünyesinde taşımaktadır…

Yüz yıldır değişen bir şey yok. 2000’li yıllarda dahi düşman dediğimiz ve örtülü savaş halindeyiz dediğimiz Modern Batı Uygarlığı’na dâhil olmak ve Avrupa Birliği’ne girmek için çırpınıp durmuyor muyuz?

Türkiye modernleşmek, çağdaşlaşmak, muhafazakârlık, neoliberalizm, küreselleşme, kalkınma, büyüme… gibi Batı değerlerini benimsediği göz önüne alındığında artık ya Batı’yı düşman olarak görmekten ya da düşman söyleminden vazgeçmemiz gerekiyor. Batı’ya kızarak ve suçlayarak fakat aynı zamanda aralarına girmeye çalışarak çeliştiğimizi bir türlü farketmiyoruz.

Bu ülkede ilk iş safımızı/yerimizi tespit ve tayin etmek, başkaca bir şey değil.

Muazzam bir hız toplumu hâline geldik, getirildik. Artık sokakta bir yere oturup simit bile yiyemiyoruz. Bir gölge yok, serinleyemiyoruz. Birbirimizin suratına bakmadan konuşuyoruz. Hâliyle görmediğimiz daha kim bilir neler var, neler oluyor. Yaşadığımız yere kayıtsızız. İnşaat sektörünün sosyal hayatımıza etkileri arasında sizce geri dönülmesi mümkün olmayan değerlerimiz, hassasiyetlerimiz neler? Bunlara kavuşmamız -bana kalırsa imkânsız olmakla birlikte- sizin için de "şu saatten sonra" imkânsız mı?

Aslında imkânsız diye bir şey yok, asıl mesele talebin olmaması.



Televizyonlarda yahut gazetelerde evlerimiz ve mimarimiz üzerine konuşulurken "aile"den hiç bahsedilmiyor. Bir nostalji furyası tutturuluyor. Oysa bu meseleye önce aileden başlamak gerekmez mi? Aile, ev, mahalle, şehir. Sizden bu konuda bir sıralama, takip edilmesi gereken bir zincir istirham ediyoruz.

Sıralamanıza katılıyorum. Sıralamanızda şehrin en sonda yer alması dikkat çekicidir. Şehir bana göre de başlangıç olamaz. Bir şehir orada yaşayan insanların kültür, bilgi, beceri, ahlâk gibi vasıf ve nitelikleriyle inşa edildiğine göre o şehrin iyi veya kötü, güzel veya çirkin olması oradaki insanların kalite ve niteliklerine bağlıdır. İnsan/toplum kültürlü ise şehir başka kültürsüz ise başka, yine ahlâklı ise şehir başka ahlâksız ise başka biçim alır.

Şehir ve mimâri ile öncelikli olarak uğraşmak yerine önce şehri inşa edecek insan ile uğraşmak, yetişmesine gayret etmek daha evlâdır. Meselâ kendi insanımıza bir İznik çinisini sevdirmek, bir Beykoz işi çeşm-i bülbül sevdirmek, bir taşın tabiî dokusunu veya ahşabın kokusunu sevdirmek bir başlangıç olabilir. Güzel’i fark ettirebilmek az bir şey olmasa gerek. Güzel’den anlayan Güzel’i hisseden insan eminim apartman inşa etmeyecek, eminim beton kullanmayacak, eminim çevreyi tahrip etmeyecektir.

Müstakil ev unutuldu. Siz yeniden hatırlatmak istiyorsunuz. Bugün müstakil eve imkânsız, pahalı diyerek bakılıyor. İnsanlar müstakil evden tripleks villa anlıyor. Apartman ve site köşelerinde yaşamayı tercih etmiş durumdayız. Müstakil evlere dönmemiz en kolay biçimde nasıl olur?

Yağız bey zaman içerisinde şunu fark ettim. Modernite ve onun iktisadî ifadesi kapitalizme karşı tavır almadıkça ve kendi değerlerimiz ile adalet/kıst/iktisat geliştirmedikçe biz müstâkil ev falan yapamayız, kendimizi kandırmayalım. Zîra müstâkil ev bir “geçim ve kanaat ekonomisi modeli”dir. Siz yaşam modelinizle kapitalizmi yaşadıkça müstâkil ev yapsanız bile inanın sâkil kaçacaktır. Müstakil ev bir bakmışsınız villa olmuş, kâşâne olmuş. Sözde müstâkil ev ama saray yavrusu bir yer olmuş.

Kendi değerlerimiz ve ilkelerimiz ile bir ev inşa ettiğimizi düşünelim. Hangi Müslüman böyle bir evde seve seve oturacaktır? Sözgelimi tek katlı kerpiç / ahşap gibi basit malzemelerle inşa edilmiş, lüks ve konforu olmayan ve yine sözgelimi Batılı tarzda koltuk-büfe-avize gibi aksesuarı bulunmayan, yer minderleriyle döşeli böyle sade bir evde oturmayı kim arzu eder?

İş evle de bitmiyor, böyle bir evde yaşayan bir Müslümanın markalı otomobile binmesi de sâkil kaçmayacak mı? Ona lüks otomobilini bırakmasını ve herkes gibi toplu taşıma araçlarına binmesini teklif etmeyecek miyiz? Çünkü evin basitliği arabanın lüksü ile çelişecektir. Şimdi hangi zengin Müslüman özel oto ayrıcalığını bırakıp kalabalık, ter kokulu metrobüse binmeyi kabul edecektir…

Ev yapmanın gayet kolay lâkin orada yaşayacak Müslüman zihni inşa etmenin bir o kadar zor olduğu ortadadır. Halkımız bir asırdır modernleşme dayatmalarıyla aslî kimliğini kaybetmiş, Batılılar gibi düşünmeye/yaşamaya başlamıştır. Sabahtan akşama siyasî, medyatik, tüketim saldırılarına mâruz kalan ve kalkınma, konfor, zenginlik bombardımanlarıyla zihinleri, kalpleri, târ-ü mâr edilen halkımızdan elbette İslâmî değerler ile evler/şehirler inşa etmesini bekleyemeyiz. Sil baştan başlamak gerekiyor…

"Bir şehrin inşasında vicdan hükmederse merhametli şehir, bencillik galip gelirse azman şehir olur. Bu mânâda şehirler toplumun aynasıdır. Şehirlere bu şuurla bakabilenler o şehir insanlarının sanat ve görgüsünü tespit edebileceği gibi ahlâk ve karakterlerini de teşhis edebilir." diyorsunuz. Biz vicdanın yerine ne koyduk da bu hâle geldik? Ekonomik anlamda inşaat nasıl bir konumda bulunuyor da bu kadar süratli bir yapılaşma tercih ediliyor? Daha çok ev, daha çok borç, daha çok para akışı mı demek? Kabul ediyorum birkaç soru sormuş oldum ama hepsinin birbiriyle ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Vicdanların yerini ihtiraslar aldı. Kalkınalım, büyüyelim, ilerleyelim, güçlü olalım… Propagandaları ile aklı çelinen bir halktan artık vicdanlı olmalarını bekleyemeyiz. Ne verdin ne istiyorsun derler size.

İyi bir futbol izleyicisiyim. Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla dünyanın birçok yerinde (bilhassa kadim şehirlerde) statların ekseriyeti şehir merkezinin çok uzağına yapılır. 1920'lerde yapılan statlarda bile bu usul takip edilmiş. Biz ise trafiğin göbeğine statlar yapıyor, bir de onları yeniliyoruz. Futbolun, sporun büyük bir tutku olduğunu ve fakat statlara harcanan paraları da düşünerek sormak istiyorum: Yeni stat, spor salonu, anlayışı nasıl olmalı, nerelere yapılmalı?

Bence stad yeri o kadar önemli değil. Asıl reaksiyon gösterilmesi gereken stad fikrinin bizâtihi kendisidir. Sizi biraz üzeceğim ama söylemek mecburiyetindeyim; Bir İslâm şehrinde stat olmaz, hele hele yeni stat yapılamaz. Statlar bir futbol sahası olmanın çok ötesinde her türlü zulüm ve adaletsizliği örten mekânlardır. Yapılış amacı budur. Grek ve Roma İmparatorları sömürülerini gizlemek için kölelere bu statlarda bedava gösteri izletirlerdi, onları bir süreliğine buralarda avuturlardı.

Stadlar pagan uygarlıklardan daha sonra Modern Batı’ya intikal etti. İspanya darbeci Kralı Franco (iktidarı: 1939-75) her şeyi berbat ettiği ülkede “Halk nasıl oluyor da hâlâ size isyan etmiyorlar” sorusuna, “halkı yüz binlik beşiklerde uyuttum” derken stadların bu örtücülüğüne işaret etmektedir.

Bendeniz ne mimari okudum, ne bir diplomam yahut icazetim var. Hepi topu on yılı aşkın süredir ilgilendiğim bir mesele şehirlerimiz, mimarimiz. Fakir de sizin gibi Bursalıdır ve bu bende şehir üzerine gitmek için bir kuvvet olmuştur. İnsan; kökü olan şehirle, mekânla, toprakla bakıyor hayata, daha iyi görebiliyor böylece olanı biteni ve düşünebiliyor. Sizce mimari üzerine düşünmek, bir yapı üretmek yahut insanların konut ihtiyaçlarını düşünüp planlar projeler ortaya koymak sadece mimarların işi mi? Hiç mi bu meseleyle ilgilenmesin insanlarımız, akıllarını ve kalplerini kadim mimarimizle meşgul etmesinler mi?

Mimâri ve şehircilik mimarlara bırakılamayacak derecede önemlidir. Herkes en az evi kadar şehri ile de ilgilenmelidir. İlgilenmezse zaten elinden kayıp gidiyor…

Bu ülkede mimarlık kapitalizmin emrindedir. Mimarlık koca bir tüketim ortamı ve ekonomisidir. En meşhur mimarlar kapitalizme hizmet eden birer memurlar. Hatta öyle mimarlar var ki belli ürünlerin piyasaya sürülmesinde rol alıyor ve buna karşılık komisyon alıyorlar…

Aslında bana göre mimarlara hiç ihtiyaç yok. Türkiye’de bunca çirkin binanın altında hep mimarların imzası var. Oysa halkın (mimar olmaksızın) kendi için yaptırdığı evlere bir bakın, ne kadar güzel. Halkımız mimarlar gibi çirkin bina yapmıyor…

Ankara girişindeki gecekonduları üç-dört sene önce görmüştüm. Ne kadar harikaydı doğrusu, bir iki katlı evler yeşillikler arasında âdeta kaybolup gidiyordu. Nispetleri çok iyiydi ve hiçbir ev komşu evi rahatsız etmiyordu. Ben Ankara girişindeki o gecekondu yerleşimlerini ilk gördüğümde heyecanımdan avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. O duyguyu bir tek Selimiye Camii’ni ilk gördüğümde yaşamıştım. Müthiş bir deneyimdi…

Umarım TOKİ o gecekondulara el atmamıştır… Bu memlekete yapılabilecek en iyi hizmetlerden biri ev inşaatlarını mimarların ve belediyelerin tahakkümünden kurtarmaktır.

Apartmana Hayır! Betona Hayır! Mimarlık-Ev-İnanç İlişkileri ve Mutlu Ev: Evinizi Kurarken Kur'an'ın Öğütlediği 9 Prensip adlı kitaplarınız oldukça önemliydi. Şimdilerde YeniSöz Gazetesi'nde yazılarınızı okuyoruz. Gelecek dönemde yeni bir kitap yahut söyleşi programı, akademik ve eğitici bir proje düşünüyor musunuz?

Meraklı pek az insan haricinde kitaplarım okunmuyor. Doğrusu yayınevlerini de zarara sokmak istemiyorum. Yoksa bir-iki kitap çıkacak kadar malzemem var. Diğer yandan söyleşi, seminer gibi programlara davet edildiğimde katılıyorum zaten.

Son olarak, internet sitenizi (semihakseker.blogspot.com.tr) takip ettiğim için bazen kitap önerileri yaptığınızı biliyorum. Türk mimarisi, evlerimiz gibi konular üzerine gencinden ihtiyarına, muhakkak okunmalı dediğiniz kitaplar yahut takip edilmeli dediğiniz isimleri öğrenmek isteriz. Çalışmalarınızda başarılar diliyor, saygılar sunuyoruz.

Kendisi bir mimar olmamasına rağmen bana göre mimâri ve şehirciliğin en temel meselelerine Lütfi Bergen Bey temas etti. Bütün kitaplarını tavsiye ediyorum. Ayrıca Cengiz Bektaş’ın kitaplarını da beğenirim.

Kaynak: https://yagizgonuler.blogspot.com/2016/06/herkes-sehri-ile-elbette-ilgilenecek-ve.html

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 13:57
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20