Sema Karabıyık: Hayatımın kırılma noktasında, en iyi bildiğim konudan başladım yazmaya

Güldem Sarıkaya, “Gerçeğin Ortasında” romanı üzerinden Sema Karabıyık ile kitapları ve yazma tecrübesi üzerine konuştu.

Sema Karabıyık: Hayatımın kırılma noktasında, en iyi bildiğim konudan başladım yazmaya

Sema Karabıyık’ın altıncı romanı Gerçeğin Ortasında Şubat ayı sonunda (KDY) Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık etiketiyle yayınlandı. Edebiyat ile ekonomi ve psikolojiyi başarılı bir şekilde harmanlayan, çarpışan duygular eşliğinde felsefesi, kurgusu sağlam metinler inşa eden Sema Karabıyık ile son romanından hareketle bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gerçeğin Ortasında dedektiflik hikayesi havasında başlıyor. Kargo ile gönderilmiş bir USB, içinden çıkan bir roman. Romanda anlatılanların gerçek olduğu iddiası ve sizin bahsi geçen kişilere ulaşma maceranız. Yanlış anlaşılmasından çekinmediniz mi?

Metaforlar eşliğinde anlattığım romanın başlangıcına tekabül eden o bölümde, anlattığım her şeyin gerçekte bir karşılığı var esasında. Ben romanlarımın edisyonunu kendim yapıyorum. Yazma süreci iki yıl sürüyorsa en az bir yıl da edisyonunu yapabilmek için bekletiyorum metni. Kurgu hatalarını ya da boşluklarını görebilmek için uzaklaşmak, yazdığım hikayeyi karakterleri unutmam gerekiyor. Unutabilmek için de yeni bir dünyanın, çalışmanın içine girmek. Unutma Noktası’nı bitirdiğim o dönem fazlasıyla kırıldığım incindiğim bir dönemdi. Kitabı bastırıp bastırmamak arasında gidip gelirken epeyce bir zaman geçti. Yanlış karar verdiğimi basım aşamasında tecrübe ettim ama fikir değiştirmek için çok geçti. Ne yapmalıyım sorusuna doğru cevabı bulmaya çalışırken; kargodan çıkan bir USB’nin içinden okuyormuşçasına Gerçeğin Ortasında’nın hikayesi düştü zihnime, paket olarak. Bütün romanlarımı bu şekilde yazdım aslında ben. Hikaye her seferinde bütün olarak düştü zihnime. Ben düzenli olarak klavyenin başına geçtim ve sabırla yazdım.

“Düzenli ve sabırla” sizin için yazmanın olmazsa olmazı mı?

Bir hikaye anlatmak, bir atmosfer inşa etmek için her gün düzenli olarak zaman ayırmak ve emek sarf etmek gerekiyor.

Yazmak bana bahşedilmiş bir lütuftur diyebilir misiniz?

Kesinlikle öyle aksini hiçbir zaman düşünmedim. Bu bir yetenek ya da çok çalıştım oldu gibi bir iddiam olmadı. Çok okuyan bir çocuk değildim. Günlüklerim yoktu. Gençlik romanlarını saymaz isek, Muamma 2009 yılında yayınlandığında 38 yaşında idim.  Yazmaya da 33 yaşında başlamış olmalıyım.  Bu bir yetenek olsa 33 yıl gizli kalmazdı.

Hayatımın kırılma noktasında, en iyi bildiğim konudan başladım yazmaya. 12 yılımı finans piyasalarında geçirdim, serbest ekonomiye geçişin yaşandığı 90’lı yılları “içeriden” yaşadım. 90’lı yıllar bir taraftan özelleştirme rüzgarı ve serbest ekonomiye geçişle ekonominin kalbinin borsada attığı zamanlardı; diğer taraftan sürekli yinelenen ekonomik krizlerle sarsıldığımız ve sınandığımız bir zaman.

Finans piyasaları sıradan insanların hikayelerini nasıl etkiliyor sorusuna Muamma ile başladım, Üstü Kalsın İhanetimin ile devam ettim. Kazanma ve başarı hırsı insanı neye dönüştürür sorusu Kayıp Umutlar Merkezi’nin mayası idi. Ruhen kendini anne hissetmeyen bir kadın kızını korumasız bıraktığında, babanın hırslarına kurban ettiğinde ne olur sorusu Geleceğimi Kaybettim Hükümsüzdür romanını mayaladı. Dışa kapalı yaşamayı tercih eden kasabaya gelen yabancı, kasabanın topraklarına göz diktiğinde ne olur sorusu Unutma Noktası’nı yazdırdı.

Her romanıma kendime bir soru sorarak başladım. Soruların cevabı değil ama hikaye bütün olarak düştü zihnime.

Yazmayı bırakma kararını yeniden gözden geçirmenize sebep olan da bu durum sanırım.

Gerçeğin Ortasında matbaaya gitmeye hazır bir roman iken verdim bırakma kararını. Yazmaktan uzaklaştım, ailesel problemlerden dolayı zamanım da yoktu açıkçası. Ama hikayeler zihnime sökün etmeye devam etti.  Gece uykularımı gasp eder hale gelmişlerdi ki KDY Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık sistemini gördüm. Benim için tasarlanmış gibiydi. Tekrar yazmaya başladım. Ama ilk defa bir romanı bastırırken diğeri hazır değildi.

KDY’nin size cazip gelen tarafı neydi?

Türkçeye nasıl çevirebiliriz bilmiyorum ama yazara “self publishing” şansı veriyor sistem. Kitabın edisyonunu kendim yaptım. Mizanpajı da yapabilirdim ama kapak tasarımına ihtiyacım olduğundan ajanstan destek aldım. Bir sonrakinde mizanpaj ve kapak tasarımını da yapma düşüncesindeyim. Benim için en önemlisi de “ticari baskı” hissetmiyor olmak. Muhatabına ulaşması yeterli benim için.

“Niteliği dilinden düşürmeyip niceliğe meftun olmak...” iletiniz bununla bağlantılı sanırım.

Evet. Popüler romanlar yazmadığımın farkındayım. Ama benim farkında olmam yeterli değil ne yazık ki! Satış baskısı, ticari kaygı kitapların içeriğine müdahale ediyor. O müdahaleye muhatap kalmaktansa yazmayı bırakmak benim için daha doğru bir seçenekti. Allah’ın bir lütfu olarak KDY sistemi çıktı karşıma.

2009 yılında yayınladığınız Muamma’dan Mustafa Özel geçtiğimiz yaz Dergah dergisinde iki yazıda bahsetti.

Mustafa Özel; Muamma’yı “roman diliyle finans” üst başlığı altında değerlendirmeye tabi tuttu ki benim için çok değerli yazılar. Hem yazdığım romana bir üst pencereden bakabilmek adına hem de benim dert ettiğim yerden “okuma”ya tabi tutulması çok kıymetli.

Gerçeğin Ortasında’ya gelirsek, reality şovlara dair bir üst okuma diyebiliriz roman için. Neden reaiti şov?

Yapılan bir araştırmada atom bombası ile birlikte yüzyılın en yıkıcı icadı olarak ilk sırada yer alan reality şov; 2000’li yılların başında BBG ile girdi hayatımıza. Yer yerinden oynamıştı o zaman. İzlenme rekorları kırarken, adına tartışma programları yapılmıştı. BBG şekil değiştirerek ekranda varlığını devam ettirdi, tabii hayatımızda da. İlk zamanlar karşı çıkılan şeyler zaman içinde normalleşti, sıradanlaştı. Televizyon üzerine yazmaya başladıktan sonra görüş alanımın içinde oldu. Ekranın Kısa Tarihi serisinden bir kitap tamamen reality şovlara dair. Bazen tartışılan, bazen karşı çıkılan, eleştirilen bir tür olarak teması değişti ama ekrandaki varlığını devam ettirdi. İzdivaç realitylerinin yasaklanması gündeme geldiğinde kanalların suç temalı realitylere geçiş yapacağını öngörerek peş peşe yazılar yazarken; Gerçeğin Ortasında’nın hikayesi düştü zihnime. Yazdığım yazıda yakıcı ve yıkıcı bir tür tanımlaması yaparken. Bir taraftan nasıl sorusunun peşine düştüm, diğer taraftan niçin sorusunun.

Distopya gibi başlıyor roman, insan hafiften ürperiyor, her taraf ekranlarla kaplı. Herkes ekranlara kilitlenmiş durumda. Fakat bir taraftan da fazlasıyla bugün.

TV’deki mevcut formatlar içeriklerinden dolayı reality şov olarak algılanmıyor ama katili suçluyu arayanlar da yemek programları da özünde reality şovun bir türü. Diğer taraftan sosyal medya adı altında sürekli hikaye fotoğraf paylaşmak ya da hikaye izlemek de reality şovun bir parçası.

Sabahları yürüyüşe çıktığımda cep telefonu ekranından gözünü ayırmadan okula, işine giden insanlar görüyorum. Diğer taraftan ekran dünyasıyla alakalı olmayan hayatlar da mevcut. Hala toprakla bağını koparmamış, bir fidana can verebilmeyi hayatının önceliği olarak yaşayan insanlar var.

Unutma Noktası’nda kasaba hayatı çok canlı bir anlatıma sahipti. Gerçeğin Ortasında da ise köy hayatı. Bildiğim kadarıyla İstanbul’da yaşıyorsunuz.

Babam emekli olduktan sonra, 1990’lı yıllarda, annem ve babam köyde yaşamaya başladı. Ekerler, dikerler her türlü meyve ağacımız mevcut, özellikle ceviz yetiştiriciliğine ağırlık verdiler.  Yaşları ilerledi ama ruhları genç, ben de elimden geldiğince yardımcı olmak hayatlarını kolaylaştırmak için yaz aylarında köyde yaşıyorum. Toprağa, fidanlara dair anlattığım her şey gerçek.

İki anlatıcı var romanda. Şahande anlattıklarımı dinlemek zorundasınız diyerek hayat hikayesini en baştan anlatmaya başlıyor. Bir süre dinleyen Gazel Mercan, dayanamayıp araya giriyor ve karşımızdaki kişinin hayat hikayesi ne zaman ilgimizi çeker diye soruyor. Ben de size sorsam  başkasının hikayesi ne zaman ilgimizi çeker?

Gazel Mercan; başlangıçta Şahande’nin anlattıklarının hiç ilgisini çekmediğini, roman olsa kitabı kapatmıştım, dizi olsa diğer kanala geçmiştim diyerek ifade ediyor. Fakat bir taraftan da “beni tanıyorsunuz aslında” diyen Şahnade’yi dinlemeye devam ediyor. Merak duygusuna yeniliyor. Sonrasında ise anlatılan hikayenin içinde kendi gölgesini görüyor.

Başkasının hikayesinde ya kendimizden bir parça buluruz ya da başkasının hikayesi bizdeki bir boşluğu doldurur.

Diğer romanlarınızda olduğu gibi Gerçeğin Ortasında romanınızda da merak duygusu çok baskın. İnsan elinden bırakamıyor, şimdi ne olacak merakıyla. Fakat günümüzde dikkatin süresi çok kısaldı. Dikkat dağınıklığı yaşandığında kurguyu kaçırma tehlikesi baş gösteriyor. Bu bir risk değil mi?

“Elimden bırakamadım ama romanı anlamak için notlar aldım, kişiler şeması yaptım” gibi geri dönüşler ben de alıyorum okuyucudan. Muamma kurgusu zor bir romandır. Ben zaman içinde sadeleştiğimi düşünüyorum.   Hızlı okumanın getirdiği bir dikkat dağınıklığından kaynaklanıyor olabilir dediğiniz gibi. Ben dikkatim dağıldığında ara verip başka bir işe yönelirim, sonra tekrar dönerim.

Yeni projeleriniz var mı?

Uzun zamandır zihnimde hapsettiğim bir hikaye vardı. Gerçeğin Ortasında basılınca özgür bıraktım ve yazmaya başladım. İsmi “Makul Şüphe”.

Röportaj: Güldem Sarıkaya

   

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2020, 23:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26