Selvigül K. Şahin ile Kırık Zamanlar üzerine

Selvigül Kandoğmuş Şahin, son kitabı 'Kırık Zamanlar' ve devam eden çalışmaları üzerine Mustafa Üçurum'un sorularını yanıtladı.

Selvigül K. Şahin ile Kırık Zamanlar üzerine

Selvigül Kandoğmuş Şahin, günümüz öykücülerinden. Duyarlılığı yüksek öyküler kaleme alıyor. Yaşadığı çağa şahit olarak yazıyor öykülerini. Onun yazdıkları, gelecek zamanlara bir belge niteliğinde sözü ve özü doğru metinlerden oluşuyor. Sade bir dille, kuşatıcı bir üslupla yazdığı öykülerinde mazlum halkların içli nağmelerini bulmak mümkün. Milat gazetesindeki köşe yazılarında da gündemin nabzını tutuyor Şahin.

Öykü, deneme ve roman türünde kitapları bulunan Selvigül Kandoğmuş Şahin ile son öykü kitabı Kırık Zamanlar ve öykü serüveni üzerine konuştuk.

Kırık Zamanlar”, en son çıkan kitabınızın adı. Yaşadığımız zamanın şartlarını da düşünürsek sizce “kırık” olan nedir yaşadıklarımızda?

Son öykü kitabıma isim bulmak zor oldu benim için. Özellikle birinci bölüm incinmiş, parçalanmış, kırgın coğrafyaya yazılmış ağıtlar gibi öyküler barındırıyordu. Hocalarımdan görüş aldım; en son Osman Bayraktar abimiz “Kırık Zamanlar” isminin uygun olduğunu söyleyince bu isimde mutabık kaldık. Aradan zaman geçtikçe tereddütlerle verdiğim ismin kitaba çok yakıştığını ve içeriği ile bütünleştiğini gözlemledim.

Kırık derken kırılan bir şey geliyor aklımıza. Somut anlamda kırılan kol, kırılan kalem, kırılan bardak diyebiliyoruz. Ama “Kırık Zamanlar” nasıl oluyor? Yani zamanın kırılması olur mu? İşte tam da bu zamanda kırık coğrafyanın hüzünlü türküsü ekranlardan eviçlerimize akıyor. Ve bombalarla yok olan nice tarihi şehir düşüyor, insanlık düşüyor, bebekler sahillere vuruyor, gözlerimizin önünde kanıksanmış halde nice acının ve katliamın olduğu zamanlarda yaşadığımızı anlıyor ve çaresiz ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Kırgın ve tedirginlik veren dehşet uyandıran nice sabaha gözlerimizi açtığımızda anlıyoruz, zaman artık parça parça avuçlarımızda… Acılar ilmek ilmek yüreğimizde ve kırılan nice hayatlar, yok olan dünyalarla, dönüşüp değişen ve acıyla yoğrulan bir zamanın müdavimleriyiz.

Yaralarını bulup deşiyorlar. Hemen yanına bir de yara açıyorlar. Acılar içinde kıvranan beden, kalkıp, gerçeği, bir kefen gibi sarınabilse ya… İşte bir yarana daha tırnak attılar. Avaz avaz bağrışlarına koşup gelen biri dostluk(!) elini uzatıp yarana bir avuç tuz bastırıyor.”

Bir Değirmendir Bu Dünya’ kitabında, Cahit Zarifoğlu tam da bahsettiğimiz kırgın, yaralı, dumura uğramış, paramparça zamanları anlatıyor sanki. Bizim haleti ruhiyemize ne güzel yakışıyor bu tanımlama…

Yazmak bir bakıma şahit olmaktır. Sizin şahitliğinizi okuyoruz yazdıklarınızda. Selvigül Kandoğmuş Şahin, okuyucularını ve gelecekteki okuyucularını nelere şahit olmaya çağırıyor?

Her şeyin gelip geçici olduğu fani dünyanın geçici misafirleriyiz her birimiz. Hangi rolde olursak olalım dünya hayatında hepimiz şahitlik makamında ömrümüzü tamamlıyoruz. Neler kalır geriye, bu günler nelere gebedir, bu zamanla ortaya çıkacaktır. Sanatçının eserlerine şahitlik mutlaka sirayet etmeli. “Gerçek bir sanat eseri hem entelektüel, hem de anlaşılabilir olmalıdır. Gerçek sanatın sanatçının görevi, dünyanın maddi güzelliklerini, ahlâksızlığı anlatmak değil, çirkinlikleri eleştirip, gerçekleri, aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır” diyerek manidar bir tanımlama yapar Tolstoy.

Yaşadığımız çağda ne olup bitiyorsa bizler de olup biteni izliyoruz adeta, her olay sinema şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor. Sanatçı olarak eserler üretiyor ve toplumda söz söyleme hakkını haiz iseniz, sizin gözleriniz ve yüreğiniz, patlayan bombalara, dağılan ocaklara, yıkılan tarihi kentlere, katlanılamaz haldeki tüm acılara bakışınız da bu vasfınızın gerektirdiği duyarlılıkta olacaktır. Herkesin gördüğü ve herkesin hissettiği yerden acıya ve mutluluğa bakmak ama mim düşerek, izlek oluşturarak, şahitlik makamında adeta gelecek kuşaklara dipnot vazifesi görecek eserler bırakarak olacaktır bu hassas duyarlılık ve şahitlik.

Mülteci” kavramıyla artık daha sık yüz yüze gelir olduk. Öykülerinde mültecilere özel cümleler kuran bir yazar olarak “mülteci” kavramının sizde yaptığı çağrışımları bizimle paylaşır mısınız?

Mülteci “sığınmacı” anlamına geliyor. Arapça kökenli olan kelimeye baktığımızda iltica fiilinden türeyen mülteci, inancı, ırkı, kimliği gibi sebeplerle yaşadığı öz vatanı olan topraklarda zulüm göreceği korkusuyla ülkesini terk eden kişidir. Yaşama tutunabildiği coğrafyalara iltica eden kimsedir mülteci. Efendimiz (sav) Muhacir olarak Medine’ye, onu merhametle ve büyük bir misafirperverlikle bağrına basıp Ensar olan Yesrib’e göçmüştür. Sığınmıştır, iltica ederek yaşadığı, doğup büyüdüğü mübarek beldeden göç etmek, muhacir olmak zorunda kalmıştır. Onun çocukluğunun geçtiği, vatan bildiği, Rabbiyle buluşma yaşadığı mübarek zamanların şahitliğini yapan bu kutlu beldeyi terk edip gitmesi elbet kolay olmamıştır. Ama yaşadığı tüm ambargolar, arkasından yürüyen o ilk inanan yiğit insanların çektikleri işkenceler doğup büyüdüğü kutlu beldeyi terk etmesine sebep olmuştur.

Günümüze geldiğimizde imtihan hâlâ devam ediyor. Mazlum aynı mazlum, zalim yine aynı zalim. Zaman akıp geçse de, köprülerin altından çok sular aksa da değişen pek bir şey yok gibi. Bizler de bu zamanın muhaciri ve Ensar'ı olabiliyoruz. Bizim payımıza düşen bu zaman diliminde, cennet vatanımıza sığınan mültecilere Ensar olmak.

Vurdumduymazlık en büyük kötülüktür. Dünya değişmeyi hak ediyor ve biz kötülüğe seyirci kalamayız” diyerek satır arasında anlamlı bir sesleniş gönderiyor Kemal Sayar. Evet, dünya değişmeyi gerçekten hak ediyor. İyiliğe, erdeme, barışa, mutlak güzelliklere doğru, insanca yaşanabilir olmaya doğru anlamlı bir değişmeyi mutlaka hak ediyor. İşte bu değişimin de gerçekleştirilmesi, bu zaman diliminde yeryüzünde fesad ve bozgunculuk çıkaranlardan ziyade, “Emr-i bi’l-mar’uf ve neyh-i ani’l-münker” yani iyiliği emredip kötülükten sakındıranlar eliyle olacaktır. Kimin gücü neye yetiyorsa onu yapacaktır. Akademisyen yaptığı çalışmalarla barışın ve esenliğin yurdu olan dünyaya bir tuğla koyarken, sanatçı da eserleriyle yine aynı tuğlaya eklemeler yapacaktır. Sanatçı eserleriyle tam da bugünün dünyasına esenlik sakası gibi barışı, kardeşliği, umudu, aşkı taşıyarak, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak üzere eserler bırakacaktır miras olarak gelecek nesillere…

İstanbul, belki de kültür-sanat olarak son yılların en yoğun vakitlerini yaşıyor. Bizler Anadolu’dan sizleri bazen takip etmekte zorlanıyoruz. (Maşallah diyelim tabi ki) Son çalışmalarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

İstanbul’da yaşıyor olmak evet imkân ama bazen de imkansızlığa dönüşebiliyor. Bir aşk şehri olan İstanbul benim için çok kıymetli. Her mekânı, taşı toprağıyla, tarihi dokusuyla bana her daim ilham kaynağı oluyor. İstanbul’da sanat faaliyetleri büyük bir hızla sürüyor. Bizlerin de katılım sağladığı programlar oluyor tabi. Bu yıl hamdolsun Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde bereketli programlar gerçekleşti. Başkan Mahmut Bıyıklı’nın ve yönetimdeki tüm arkadaşların hiçbir ayrım yapmadan, her kesimi kucaklayacak şekilde gençlere anlamlı programlar tertip etmeleri, şubenin faaliyetlerini yaptığı Kızlarağası Medresesi’ni adeta bir kültür merkezi haline dönüştürdü. En son Hasibe Çerko ile koordinatörlüğünü yaptığımız ve öykücü Recep Seyhan’ın yazı serüveninin ve öykücülüğünün konuşulduğu program gerçekleşti. İnşallah önümüzdeki günlerde böyle programlar devam edecek. Elimizden geldiğinde her daim göz önünde olan, popüler anlamda bir aşınma yaşayan isimlerden ziyade, eserleriyle her daim derin izler bırakabilecek, sanatsal yürüyüşünü sessiz ve derinden sürdüren müstesna sanatçılarımızla programımızı devam ettirmeyi düşünüyoruz kısmet olursa.

2015 yılı gözlemlediğim kadarıyla öykünün yılı oldu diyebilirim. Fakat daha dikkat çekici olan öyküde hanımaların sesinin daha gür çıkmaya başlaması. Yeni kitaplar, ödüller, programlar hep hanım yazarlarımızın çevresinde gerçekleşiyor. Bu çıkışı siz nasıl yorumlarsınız?

Öykünün önlenemeyen yükselişi anlamlı bir şekilde devam ediyor. 2015 yılına öykü anlamlı bir damga vurdu diyebiliriz, ödüllerin daha çok hanımlara gitmiş olmasından ziyade ki bu çok dar bir alandır ve hiçbir zaman bir ölçüt olamaz bence. Nihayetinde çok kıymetli kalemler aynı yürüyüşü sürdürmektedir.

Yaşadığımız zaman diliminde savaşlar hemen dibimizde gerçekleşse de, acı her anlamda coğrafyanın damarlarından sızılarla aksa da iyi şeyler oluyor. Bizim cenahta kadın yazarların anlamlı bir yürüyüşle arka arkaya çıkan eserleri ve öyküde yoğunlaşmalarından ziyade müthiş bir akademik anlamda eğitim patlaması gözlemlenmekte. Arkadaşlarımdan çoğu ikinci üniversitelerini okuyorlar, kimileri yüksek lisans yapıyor, kimisi de yarıda kalmış eğitimlerini tamamlıyor. İleride entelektüel babaanneler, anneanneler sarıp kuşatacak nesilleri. Bu çok anlamlı gerçekten.

Öyküdeki yükselişi ve tüm akademik patlamaları mağduriyetler sonucu önü kapatılan bir neslin gür çığlığı olarak görebiliriz gibi. Evet yıllarca her anlamda susturulmuş, sanat ve edebiyat anlamında inancından, manevi dünyasına yaslı duruşundan dolayı hep ikinci sınıf muamelesine tâbi tutulmuş olmanın sonunda, sessiz, derinden akan çığlıkların anlamlı sanatsal çabalarla dışavurumunu yaşıyor gibiyiz. Sonumuz hayrolur inşallah. Bu anlamlı sanatsal yürüyüşle, yarınlara, kendi öz kimliğimizle ve değerlerimizle sarmalanmış, yaşadığımız coğrafyanın sesi olabilecek her anlamda nitelikli eserler kalır diye umuyoruz.

Tekrar kitaplara dönecek olursak; Kalemin Yazgısı’nda hayatınıza yön veren kitaplardan ve yazarlardan bahsediyorsunuz. Okumalarınızı yaparken nasıl bir yol izlersiniz? Tercihleriniz, beğenileriniz nelerdir?

Planlı programlı birisi olamadım. Her anlamda yüreğimin götürdüğü çalışmaların içinde buldum kendimi. Yazılarım ve tüm çalışmalarım doğal bir planlamayla gerçekleşiyor. Okumalarımda da bu yolu izliyorum. Yüreğime şifa olabilecek eserleri zamanı geldiğinde, hangi derdime ve hangi eksikliğime deva olabilecekse okumaya çalışıyorum. Her daim okunması gereken yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim'i eksen alarak, döne döne okuduğum ve benim için vazgeçilmez olan üstadların kitapları ve yeni çıkıp da takip etmem gereken, ihtiyaca binaen takip ettiğim eserler. Bu üstadlar kimlerdir? Mehmet Akif, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Cahit Zarifoğlu, Aliya İzzet Begoviç, Tolstoy, Borges, Schopenhauer gibi birkaç ismi örnek olarak zikredebilirim.

Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?” sorusunda siz iki tarafı da yoğun yaşayan bir yazarsınız. Seyahat etmek ile yazmak arasında nasıl bir bağ var?

Evliya Çelebi’den geriye ünlü Seyahatnamesi kalmıştır. Acaba Evliya Çelebi gezmeden, görmeden, müşahede etmeden bu eseri meydana getirebilir miydi? Kadim seyyah ve yazarımızdır Evliya Çelebi. Onun kaleminden okuduk gezi yazılarının hasını. Çağımızda da gezi yazıları yazan pek çok yazar vardır. Edebiyatçıların eserlerinde gezdikleri yerlerin yankısı, izi mutlaka olmuştur. Yahya Kemal’in Paris günleri, Varşova günleri şiirlerinde farklı özlemlerle farklı arayışlarla yer etmiştir. Nurettin Topçu eşsiz akademik eseri İsyan Ahlakı’nı yine Paris’in bohem salonlarından ziyade özlemlerini tutuşturan Sen Nehri’ne bakarak yazmıştır belki de… Cahit Zarifoğlu tüm imkânsızlıklar içinde otostop yaparak Avrupa’yı dolaşmış, naif yüreğine Afganistan ağıtlarını sararken aynı zamanda uçarı ve çılgın bir entelektüel şair olarak da yaşamıştır. Örnekler çok tabi.

Gezip görmek ve okumak aslında birbirini besleyen unsurlar. Gezip görüyorum, sonra bu izlenimlerimi yazarak okurlara sunuyorum. İnşallah vakti geldiğinde gezi yazılarım kitap haline gelecek. Bazen gezerken gözümden kaçanları, mekânlara dair yazılanlar yoluyla öğrenebiliyor, sırlarına vakıf olabiliyorum. Nihayetinde gezmeden öğrenilmiyor ama okuyarak da yolculuklara çıkılabilir. Benim tavsiyem imkânı olanların mutlaka farklı yerlere giderek farklı coğrafyalara keşif yapmaları ki bu bir yazar için müthiş bir zenginlik olarak geri dönüyor. Büyük bir keyifle döndükten sonra gezdiğim yerleri kaleme alıyorum. O bölgenin coğrafyasına dokunurken, sanatçısına, insanına da dokunmuş oluyorsunuz. Paris’e gittiğinizde Victor Hugo’nun, Prag’ın kadim köprülerinden geçerken Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupların satırları dokunuyor yüreğinize. Güvercin Gerdanlığı kitabının yazarı İbn Hazm’ın bir an izini sürüyorsunuz Endülüs’ün eşsiz bahçelerinde…Firdevsi’nin, Hayyam’ın, Mevlana’nın eserlerinin ilham kaynağı Horasan diyarına gittiğinizde bu rüyadan uyanmak istemiyorsunuz. Nihayetinde hem gezmek hem de okumak gerekiyor, ikisinin de yeri ayrı ama yine de imkânı olanlar mutlaka gezmeli diyorum.

Söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum…

 

Mustafa Uçurum konuştu

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2016, 14:21
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13