banner17

Selim İleri: Hala 50 yıldır yazı yazdığım daktilomu kullanıyorum

1968 yılında çıkan ilk kitabı ‘’Cumartesi Yalnızlığı’’nın ardından hiç durmadan yazan ve öyküden romana, denemeden senaryoya kadar pek çok türde eser veren Selim İleri ile kitapları, yazarlık serüveni ve edebiyat dünyası üzerine konuştuk. Halil Solak'ın Röportajı.

Selim İleri: Hala 50 yıldır yazı yazdığım daktilomu kullanıyorum

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Selim İleri, yazarlık hayatının 50. yılını kutluyor. 1968 yılında çıkan ilk kitabı ‘’Cumartesi Yalnızlığı’’nın ardından hiç durmadan yazan ve öyküden romana, denemeden senaryoya kadar pek çok türde eser veren İleri ile kitapları, yazarlık serüveni ve edebiyat dünyası üzerine konuştuk. İşte bu güzel sohbetten payınıza düşenler...

Ben yazar olacagım dediginiz ilk anı hatırlıyor musunuz?

Bugün geriye dönüp baktığımda böyle iki an hatırlıyorum. Birisi Reşat Nuri’nin ilkokul üçüncü̈ sınıfta okuma kitabımızda yer alan “Kirazlar” adlı öyküsü. Sanırım ilk büyük etki bu oldu. Hep aklımda kaldı bu öykü. İlkokul sondayken bütün derslerim ortaydı, bir kere Türkçe kompozisyondan iyi aldım. Tek iyi dersim oydu bütün bir ilkokul boyunca. Sonra ortaokuldayken bir radyo oyunu dinlemiştim. Tennessee Williams’ın “Sırça Kümes”ini radyofonize etmişler. Bunu dinledikten sonra benim arzum, insanların acılarını yazmak diye düşünmüştüm. Çok acı bir oyundur… Bu ikisinin benim yazar olmamda çok büyük payı olduğunu düşünüyorum.

Sizi etkileyen ilk kitaplar, yazarlar hangileriydi diye sorsam…

Ortaokul yıllarında okuduğum kitaplar. Daha çok bizim edebiyatımız ağırlıklı. Mesela, Yakup Kadri’nin son romanı olan “Hep O Şarkı’’yı çok severek okuduğumu hatırlıyorum. Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Halide Edip. Bu üçünü okudum ilkin. Batı edebiyatını da mecburen okuyorduk ders olarak. O zamanlar Fransız edebiyatını çok sevmedim. Zola’nın “Bir Aşk Sayfası” romanı çok aklımda kalmış. Madam Bovary bir de. Batı edebiyatıyla tanışmam daha sonra oldu. O yıllarda Hüseyin Rahmi’nin bütün eserleri yayımlanmaya başlamıştı, onları alıp okumuşumdur. Ben lise sondayken Varlık Yayınları, Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin eserlerini yeniden yayımlamaya başladı. Baki Ramazanoğlu adında çok değerli bir edebiyat öğretmenimiz vardı. O, sınıfta Sait Faik’in “Mahalle Kahvesi” hikâyesini okudu. O kitapla gelmişti sınıfa. Sonra ben de okudum onları.

İlk yazılarınızı nasıl yayımladınız peki?

Lise son sınıfta Fransızca Hocamız Vedat Günyol’du. O dönemde hocamızın kendi imkânlarıyla çıkardığı “Yeni Ufuklar” diye bir kültür sanat ve edebiyat dergisi vardı. İlk iki yazım orada Vedat Bey sayesinde çıktı. O zamana kadar başka yerlere de yazılar göndermiştim ama hiçbirisi yayımlanmamıştı. Sonra arkasından ilk kitabım “Cumartesi Yalnızlığı’’nın çıkmasına da yardımcı oldu. Bu kitaptan sonra bir yol açıldı, Yeni Dergi, Papirüs gibi dergilerde yazılarım çıkmaya başladı. Yine 1960’ların sonunda Kemal Tahir’in hayranı olan bir arkadaşım sayesinde Kemal Tahir’le tanıştım. Kemal Tahir “Devlet Ana”yı yeni yayımlanmıştı, popüler bir yazar olmuştu. İkinci kitabım “Pastırma Yazı”nın yayımlanması için de o vesile oldu.

İlk roman denemelerinizi ne zaman yaptınız?

Lisede Peride Celal’in “Dar Yol” isimli romanından esinlenerek “Unutulmak” adlı bir roman yazmıştım. Bunları gazetelere tefrika edilsin diye götürmüştüm, hiçbiri yayımlamadı. Böyle 3-4 kitabımı 30’lu yaslarımda yırtıp attım. Ne yazdığımı hiç hatırlamıyorum. Ama bugün o dosya elimde olsaydı ondan çok yararlanırdım diye düşünüyorum.

İlk romanınızın ilginç bir yayım hikâyesi olmalı o halde?

Evet, gerçekten de çok ilginç. Aslında böyle bir roman yazma fikrim yoktu benim. Hürriyet Gazetesi yeni bir yayınevi kurmuştu. Doğan Hızlan bana “İlk olarak genç bir yazardan roman yayımlamak istiyoruz, elinde bir şey var mı?” dedi. Ben de hemen, var dedim. Halbuki hiçbir şey yoktu elimde. Konusu ne dedi? Bir Osmanlı hanımefendisinin anıları gibi dedim. Bunu da sunun için söyledim: “Pastırma Yazı”nda uzun bir hikâye vardı ondan esinli, daha kapsamlı bir şey yazarım diye düşündüm. Yayınevinin de ilgisini çekti. Kitap için tasarlanan kapakta da bir Osmanlı hanımefendisi vardı. Onlar romanı bekliyor ama ben çıkamadım bu isin içinden. Sonra Galatasaray Lisesi’ndeki okul anılarıma döndüm baktım. Oradan ilhamla bir roman yazdım. Kapakla içeriğin hiç alakası yoktu yani. O isi kaçırmamak için böyle bir şey yaptım.

Sizin edebi dünyanızda İstanbul çok özel bir yerde duruyor. İstanbul üzerine yazmaya nasıl başladınız?

Öyle bir şey yazmayı hiç düşünmüyordum aslında. Hep roman, hikâye, eleştirel inceleme, kitap tanıtımı… O tür şeyler yazıyordum. İstanbul yazılarının başlangıcı söyle oldu: Çetin Emeç Hürriyet’in Pazar eki için İstanbul yazıları istedi. Ben bu yazılar kimin ilgisini çekecek diye düşünürken genç kuşağın bu kentin geçmişine büyük bir ilgi duyduğunu gördüm. İlk olarak “İstanbul Yıldızlar Altında” adıyla çıktı bu yazılar, simdi 10 kitaba ulaştı. Artık İstanbul’la ilgili kitap çıkartmayacağım. 10 kitapla bu bahsi noktaladım.

Edebiyat dünyasında size yol açan, yardım gördüğünüz kimseler oldu mu?

Pek çok kişi var tabii. Mesela Attila İlhan, hayatımda çok büyük bir yeri olan bir insan. Sadece “Her Gece Bodrum” romanımın isim babası olması bile yeter. O romanın ismi “Bu Gece ve Her Gece” idi. Ama o isimle çıksaydı belki hiç dikkat çekmeyecekti. Hâlâ en çok satan kitabım odur. O kitap benim için yol açıcı oldu. Onu kaybedene kadar hiç lekelenmemiş, gölgelenmemiş bir dostluğumuz oldu. Hayatımda onun kadar gençlere açık başka bir insan tanımadım. Mesela birçok insan ona şiir diye bir şeyler getirirdi. O tabii fark ediyor bu şiirlerden bir şey çıkmayacağını ama yolunu kapamazdı, kimsenin. Kırmadan başka bir yola sevk ederdi. Yine şu iki ismi zikretmezsem olmaz: Eğer bugün vicdan sahibiysem, iş ahlakım, sanat ahlakım varsa bunu en çok Behçet Necatigil ile Lütfi Akad’a borçluyum. Hayatımda sonsuz bir yeri olan isimdir Necatigil. Öleli 30 sene geçti ama ben her gün onu bir kez anarım. Akad da hayatımdaki olağanüstü̈ insanlardan biridir: Onunla “Yaralı Kurt” adlı bir senaryo çalıştık, hiçbir şey yapamadım ben. Bir şey yapamayacağımı anlayınca oturdu kendisi yazdı, hem benim adımı koydu hem de yıllar sonra anılarında, “Selim çok güzel bir şey getirdi ama ben başka bir şey düşündüm, birlikte değiştirdik” diye yazdı. Hâlbuki ben isin içinden çıkamamıştım. Bu nasıl bir yüceliktir…

Selim İleri eserlerini ne zaman yazar, nasıl çalışır?

Eskiden gece çalışırdım, simdi çok nadiren gece çalışıyorum. Sabah erken kalkıyorum, öğleye kadar çalışıyorum. Öğleden sonrayı da okuyarak geçiriyorum. Eğer yazdığım metin yürüyorsa akşam da çalışıyorum. Bütün hayatım boyunca bir memur gibi sürekli çalıştım. Böyle bir yazarlık var mı yok mu bilmiyorum. İnsanlar esin gelsin diye bekliyorlar ama ben de öyle bir şey olmuyor. Cumhuriyet döneminde hayatını yazarak kazanan genç kuşaktan ilk yazar benim sanırım. Hüseyin Rahmi, Refik Halit gibi isimler de var tabii ama onlar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş isimler. Bu büyük bir riskti ama yazmak, yazarlık benim için bir tutku, bir ideal halini almıştı. Bunun için üniversiteyi bıraktım. Bugün olsaydı yapabilir miydim, bilmiyorum. O ilk zamanlarda aileden aldığım bir güç vardı tabii. Sonra 1970’li yıllarda Kemal Tahir’in evinde Halit Refig ve Atıf Yılmaz gibi sinemacılarla tanıştım. Onlar da bana senaryo yazmamı teklif ettiler. O devir için ciddi bir paraydı senaryo parası. Onun getirdiği bir güvence de vardı sanırım.

Peki, siz nasıl yazıyorsunuz?

Daktilo ile yazıyorum hâlâ ben. Bir ara şerit imal edilmediği için çok ciddi bir sorun oldu. Bir dostum İngiltere’de el yapımı daktilo şeridi satan bir yer buldu. Hâlâ İngiltere’de bazı kişiler devam ediyormuş daktilo kullanmaya, onlar için üretiliyormuş. El yapımı olduğu için sizin adınızı da yazıyorlar, Mr. Selim İleri diye. Yılda 2-3 kez geliyor bana. Bu arada daktiloya dönüş başladı, yeniden üretim yapılacağına dair bazı haberler de duydum, öyle olursa bulmak kolaylaşır zaten. Bir de daktilo tamircisi ve iki tane de yedek daktilo buldum. Ama hâlâ 50 yıldır yazı yazdığım daktiloyu kullanıyorum. Daktilo bir alışkanlık, organik bir şey, vücudumun bir parçası gibi yoksa nostaljik olsun diye daktiloda yazmıyorum.

Neden bilgisayar kullanmıyorsunuz peki?

Benden yasça büyük olanlar kullanıyorlar ama ben geçemedim bir türlü, denemek bile aklıma gelmedi geçen seneye kadar. Bir deneme yaptım ama bilgisayarda olunca cümle kuramadığımı fark ettim.

Son olarak gençlere ne tavsiye edersiniz?

Biraz klasik olacak ama çok okusunlar diyebilirim. Herkes kendi yolunda, kendi başına gitmeye yazgılıdır zaten.

Röportaj: Halil Solak; ‘’Hala 50 Yıldır Yazı Yazdığım Daktilomu Kullanıyorum’’, Makas Dergisi, Ekim-Kasım 2018, sayı 4.

Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2018, 20:30
YORUM EKLE
banner8

banner20