banner17

Selefilik dünden bugüne hangi süreçlerden geçti?

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Selim Yılmaz, İslami düşünce tarihinde Selefilik üzerine Ülkü Tatar'ın sorularını cevaplandırdı.

Selefilik dünden bugüne hangi süreçlerden geçti?

Karabük İlmi Araştırmalar Merkezi (KİLAM) tarafından başlatılan “Kitap Medeniyetinin İzinde” adlı atölye çalışmaları projesi kapsamında “Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesinde Söylemler” başlıklı seminer dizgesinde ilk olarak Selefilik konusu ele alınmaya başlandı ve bu program 2015 Mayıs ortalarında tamamlandı. Adı geçen seminerleri veren KBÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Selim Yılmaz, seminerlerde, 2013 yılında gerek yurtdışından gerekse de yurtiçinden alan uzmanlarının katılımıyla gerçekleşen “Tarihte ve Günümüzde Selefilik” uluslararası sempozyumunda sunulan tebliğlerden müteşekkil kitabı temel aldı. Genel bir çerçeve çizilmesi bağlamında “İslami Düşünce Tarihinde Bir Anlama Biçimi Olarak Selefilik Üzerine Bir Deneme” başlıklı makalesini paylaşarak konuya giriş yaptı. Bu seminerlerin mihveri açısından önemli olan Selefiliğin mahiyeti nedir ve bugün nasıl anlaşılmaktadır? Buradan hareketle Selefilik değerlendirilmeye başlandı.

İnsanın yeryüzündeki anlam arayışında din önemli bir yere sahip olmuştur. Onu ihmal etmeye çalışanlar da olmuştur. Diğer taraftan dini merkeze almakla birlikte ilkeleri bambaşka yönlere çekenler de görülmüştür. Ne zamanki insanlar fıtratlarını gerçekleştirmenin imkânı olan ve Allah’ın rahmetinin eseri peygamberleri vasıtasıyla sunulan dini, hayatlarının anlamı kıldılarsa o zaman da dünyaya hayat veren örnekler ortaya koyabilmişlerdir. Sonuç itibariyle din, insanın hayatının merkezinde olmuş ve onu yok sayma çabaları akim kalmaya mahkûm olmuştur.

İnsanlık tarihi boyunca tecrübe edilen anlama biçimleri çeşitlilik arz etmiştir. Bu çeşitlilik de farklı medeniyetlerin doğmasına yol açmıştır. Hatta her bir medeniyetin içerisinde de farklı anlama biçimleri var olagelmiş ve insanın özüne yaklaştığı ölçüde insanlık ilerleme kaydetmiştir. Bu medeniyetler arasında mücadeleler ve etkileşimler olmuştur. Bu bağlamda zikredilmesi gereken, dünyanın en son gördüğü İslam ve Batı medeniyetleri arasında olandır. Belki de bu seminerlerden anladığım en önemli şey; İslam medeniyeti bir arada var olma felsefesiyle inşa ederken, Batı medeniyeti, kendisini kalkındırırken başkalarını ihmal eden bir yapı arz eder olmuştur. Bu ihmalkârlığında da kendisine katkı sağlayanları zayıf kılmayı temel hedef edinmiştir. Bu nedenle İslam düşüncesini oluşturan anlama biçimlerini idrak etmek önem kazanmaktadır. Bu noktada da Selefiliği ciddi bir şekilde tahlil etme ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Özünde çağın sorunlarını Hz. Peygamber dönemindeki dinin saf haline dönerek çözümlemeyi esas alan Selefilik, tarihi süreç içerisinde bambaşka bir tecrübe haline dönüşmüş ve sathi bakış açılarının me’hazı olmaya başlamıştır. O halde sorulması gereken soru şudur: Peki, günümüzde çözüm için Selefi düşünceyi benimseyenler işin özüne ne kadar inebilmektedirler? Bu bağlamda sayın Yılmaz’a bir takım sorular sorduk ve genel hatlarıyla konunun boyutlarının anlaşılmasına katkı sunmak istedik.

Ülkü Tatar: Öncelikle din, dinî ve dindarlık gibi kavramların ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu çerçevede genel hatlarıyla neler söylemek istersiniz?

Mustafa Selim Yılmaz: Bunlar Müslümanlar için önemli kavramlardır. Doğru anlaşılması gereken ve yanlış anlaşıldığı takdirde birçok sorunları da beraberinde getiren kavramlardır. Onun için bizim İslam ilim geleneğinde usul önemsenmiştir. Usul olmazsa olmaz bir şeydir. Yani usul bilmeden birtakım şeylere dalmak sıkıntılar Doğurur ki özellikle M. S. VIII. ve IX. yüzyıllardaki “kussas” dediğimiz tipler bu durumun en ibretamiz örnekleridir. Bunlar usule hâkim olamadıkları için yani, önüne gelen her şeyi din diye kabul edip insanlara farklı ve yanlış dini tasavvurları sunabilmişlerdir. Şimdi, din dediğimiz şey “ed-Din” kavramı yani büyük D ile yazdığımız kavramdır. Bu Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin insanlara anlattığı değişmez sabitelerdir. “ed-Dinu’l-Kayyim” şeklinde de ifade edilir. Bunun sabiteleri de Kelam literatüründe üç temel maddede ifade edilir:

1. Tevhid. Allah'ın varlığı ve birliği değişmez bir şeydir. Üniversitemizdeki Kelam derslerinde müteaddit defalar anlattığımız gibi âlem ile Allah arasındaki fark “Muhalefetun li’l-Havadis” kavramıyla belirtilir ki buradaki anahtar kelime “değişim”dir. Allah hiçbir şekilde değişmeyendir ama âlem, yani diğer varlıklar değişkendir. Bu da konuyu daha doğru fehmedebilmemiz için önemli bir ayrımdır.

2. Nübüvvet. Allah'ın insanlara nasıl müstakim ve salih bir insan olunacağını gösterdiği ilkelerin kurumsal halidir. Yani Peygamberlerin gelmesi, insanlara Allah'ı anlatmaları ve onlara “Sırat-ı Müstakim”i göstermeleridir.

3. Meâd. Yani ahiret kavramı ki insanların sağlam bir dünya görüşü oluşturmaları için olmazsa olmaz bir kavramdır. Esasında bu, insanın yeryüzündeki anlam arayışının kökeninde yer alan bir kavramdır. Sorumluluğun ifadesidir de diyebiliriz. Hem bu dünya dindir hem de öteki dünya dindir. Bu dünyadaki din nasıldır? Bu dünyada tek iradeli varlık biziz, sorumluyuz. Dolayısıyla burada din, imtihan demek; ahirette de din hesap demektir.

Hâsıl-ı kelam, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberler bu ilkelerin yılmaz temsilcileri ve mübelliğleri olmuşlardır.

Bu kavramların bütününe din diyoruz ki bunlar değişmeyendir. Bir de dinî kavramı var. Din dediğimiz temel ilkelerin, insanların mukayyet oldukları şartlar altında anlaşılma biçimlerinin ifadesidir bu kavramın mazmunu. Zamana, mekâna bağlıdır, değişkenlik vardır. Bunlar, zamanlarına göre yorumlamadan ibaret olan şeylerdir. Değişkendirler ve böyle olması da normaldir. Bunu diğer birçok kavramla da ilişkilendirebiliriz. Mesela hakikat-tasavvur ayrımı vardır. Hakikat eşyanın bizatihi varlığıdır. O varlığında barındırdığı gerçekliktir. Bu gerçekliği insan belli bir sınıra kadar algılayabilir, anlamlandırabilir. Ama yüzde yüz kapsayamaz. Kapsayamadığı için muttali olunmayan birtakım noktalar vardır. Dolayısıyla değişken olmak durumundadır.

Dindarlık dediğimiz şey de esasında samimiyettir. Hz. Peygamber’in “ed-Dinu en-Nasihatu” şeklindeki kavlinden bu anlamı çıkarmak gerekir. Bu, aynı zamanda bir edebin de ifadesidir. Örneğin bu edebi Hanefi-Maturidi geleneğin hikmet anlayışında, daha müşahhas bir şekilde “Allahu A’lem bi-s’Savab” (Allah, her şeyin en doğrusunu bilir) mottosunda görebiliyoruz. Yani bu ifade, insanın sınırlılığının, had bilirliğinin itirafıdır. Bu kaçırıldığı zaman sıkıntılar başlıyor. İnsanlar dine dair oluşturdukları tasavvurları din diye yansıtmaya başladıklarında, başka bir ifadeyle; kendilerinin eleştirilmesinin önünü almak için bunu din olarak lanse ettiklerinde problem Doğuyor. Fakat dinî dediğimiz şey insanların kendi görüşleri olduğu için sorgulanabilir. Din kendisini dahi sorgulamaya açmıştır, kaldı ki dinî sorgulanmasın. Ancak, din hakikatin sahibinden geldiği için insanların da onda en ufak dahi bir nakısa bulamayacakları meydan okurcasına bildirilir.

Günümüzde dindar deyince ilk akla gelen inanç ve ibadeti birlikte yürütebilen kimse oluyor. Hatta radikal diye bir kavram dahi oluşmuş. Bunun için ne düşünüyorsunuz?

Alanın uzmanları çok farklı dindarlık kavramları ortaya koyabiliyorlar. Bazı insanların din algısı sadece taabbüdiyattan ibaret olabiliyor; beş vakit namaz, oruç veya bayramdan bayrama namaz kılma gibi. Kalbim temiz diyen insanlar var. Din denilen şeyin esasında psikolojik, sosyolojik, ahlaki boyutlarının bulunduğunu yahut da daha tümel bir şekilde belli başlı bir dünya görüşü olarak ifade edenler de var. Bir de sekülerlik kavramı var biliyorsunuz. Bu biraz daha dini tamamen ibadetten sayan ve hayatın içinden kovan bir düşünce dünyasından geliyor ki esasında İslam geleneğinde böyle bir şey yoktur. Bir şekilde bu kavramın da ülkemizdeki farklı din algılarında izlerini görebiliyorsunuz. Hâlbuki din deyince onun, sadece hayatın belli bir alanına taalluk etmediğini, hayatın tamamına dair bir bakış açısı oluşturduğunu, bir anlamda insanı şekillendirdiğini ve bu şekilde de insanın toplumunun inşasında ilk elden bizatihi katkı sunması gerektiğini, temel hareket noktası olarak almak gerekir diye düşünüyorum.

Ortaya koyduğunuz bu perspektifte Selefiliği nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Selefiliği bir mezhep olarak belirtmek yanlış bir şeydir. İslam düşünce geleneğindeki bir düşünce biçimi, bir usul, bir metot olarak değerlendirebiliriz. Bu gelenekte temel olarak iki usul gelişmiştir ki bunların kökeni Hz. Peygamber dönemindeki bir olaya kadar dayandırılır. Malum Ben-i Kurayza olayı. Ben-i Kurayza Yahudileri, altına imza attıkları Medine Sözleşmesi’ne ihanet ederek Hendek Savaşı’nda Müslümanları arkadan vurmuşlardır. Dolayısıyla bu sözleşme gereği Hz. Peygamber, onları bila tereddüt vakit kaybetmeksizin cezalandırıyor. Bu hassasiyeti bildirmek için de Ashabına diyor ki; “İkindi Namazı’nı Ben-i Kurayza yurdunda kılacaksınız”. Ashab yola çıkıyor. Güneş zevale ermek üzereyken bazıları “namazı kılmamız lazım” diyor. Zira emirden maksat, acele davranın, namazınızı kılarken oyalanmayın şeklinde anlaşılıyor ve bu grup ikindi namazını yolda kılıyor. Buna karşın diğer grup da “hayır, Ben-i Kurayza’da kılmalıyız” diyor. Bunlar da Ben-i Kurayza sorunu halledildikten sonra ve vakit geçmiş bir halde kılıyor. Zira onlara göre de asıl olan emrin zahiri ne diyorsa odur. Bu yolda kılanlara “Ehl-i Re’y” deniyor. Yani yorumu temel alanlar. Namazı Ben-i Kurayza yurdunda kılanlara da “Ehl-i Hadis” deniyor. Yani zahiri, başka bir ifadeyle yorumlamaksızın eseri (sözü) temel alanlar. Tabii bunlar da ilerleyen tarihi süreçte alt gruplara ayrılmışlardır. Ehl’i Re’y’in altına ilk Kelam ekolü olan “Mutezile” ve sonrasında Ehl-i Sünnet-i Amme olarak nitelendirilen “Eş’arilik” ve “Maturidilik” gibi okullar dâhil edilir. Yani bu konuyu sadece “Ehl-i Sünnet” bağlamında düşünmek de yeterli değildir. Bunu tüm Müslüman toplumlarda görebilirsiniz. Mesela İsna Aşeriye’nin “Ahbarilik” damarı Ehl-i Hadis’e benzer. Ancak bunun “Usuli” damarı özellikle Mutezile Kelamı’ndan daha çok etkilenmiştir. Onlar Ehl-i Re’y olarak değerlendirilebilir.

Ehl-i Hadis’e verilebilecek örneklerin başında Selefi anlayış gelir. Bu Ehl-i Hadis ile Ehl-i Re’y anlayışları ve bunların türevleri hicri ilk üç asırda bir rekabet halindedirler, çatışmışlardır ve zaman zaman birbirlerine karşı haddi aştıkları da olmuştur. Ama her şeye rağmen fikirsel açıdan canlı bir ortam vardır. Ne var ki “Halku’l-Kur’an” tartışması, buradaki dengenin bozulmasına neden olan kırılma noktası bir olay olmuştur. Maalesef ilmi bir konu, bir takım siyasal hedeflere kurban edilmiştir.

Halku’l-Kur’an” meselesinde Ehl-i Hadis’in işlevi nedir peki?

Ehl-i Re’y’in önde gelen okullarından Mutezile'nin, İslam medeniyetinin teşekkülüne önemli katkıları olmuştur. Bununla birlikte Halku’l-Kur’an tartışmasının sonucu ortaya çıkan “Mihne” hadisesi bir anlamda onun sonunu getirmiştir. İbn Ebi Duad (ö.240/854) gibi belli başlı birkaç Mutezilî âlimin, bu tartışmanın çatışmaya dönüşmesinde önemli etkinlikleri olmuştur. Doğal olarak böyle bir durum, karşı siyasal bir tepkiyi Doğurmuştur. İşte bu tepkinin merkezinde de Selefi anlayışın özü Ehl-i Hadis’i görmekteyiz. Bu arada şu bilgiyi de paylaşmak gerekir. Selefilik tabirini ilk kullanan âlimin İbn Teymiyye olduğu alan uzmanlarınca belirtilir. Dolayısıyla ona kadar daha çok “Ehl-i Hadis” veya “Selef ulemasının yolundan gidenler” gibi tabirlerin kullanımı daha yaygındır.

O zaman Selefilik de siyasi bir boyut kazanmış oldu.

Tabii çift taraflı bir siyasi kavgaya dönüşmüştür. Bu Mihne dönemi 15-20 sene gibi kısa bir zaman sürmüştür. Ama bu Mihne’ye karşı yapılan çıkışın da uzun yıllar sürdüğü belirtilir. Nitekim Maturidilik ve Eş’arilik de böyle bir çatışmanın sonucunda orta bir noktaya ulaşmak maksadıyla neşv-ü nema bulmuştur. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, özellikle usulüyle ön plana çıkan Ehl-i Re’y neredeyse yok olma noktasına gelmiştir. Buna Eş’arilik ve Maturidilik ilmi bakış açılarıyla karşı durmuşlardır. Baskının yoğun olduğu zamanlarda da özellikle Eş’arilik’in karşı tarafa boyun eğmek zorunda kaldığı da olmuştur. Böyle bir ortamda ünlü hadis âlimi Ahmed b. Hanbel’i (ö. 241/855) ön planda görüyoruz. Olayların aşırılığa vardırılması noktasında İmam Berbehari’yi (ö. 329/940-41) görüyoruz.

Daha sonraki süreçte Selefi düşüncesini sistemleştiren İbn Teymiyye (ö. 728/1328) ve öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.751/1350) geliyor. İbn Teymiyye, seleflerine nazaran daha entelektüel boyutu olan birisidir. Hem felsefe hem fıkıh okumuş ve birçok alanda uzman bir hüviyete ulaşmıştır. Usul sahibidir ve dikkate alınması gereken eleştirileri vardır. Bununla birlikte Selefi düşünceyi sorguladığı pek görülmez. Böyle de bir sıkıntı var. Daha sonra bu düşünce biçimi günümüze kadar geliyor ve etkinliğini koruyor. Hâsıl-ı kelam Selefiliği bir düşünce biçimi olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.

Konuşmalarınızda oryantalizm realitesine dikkat çekiyorsunuz. Selefilik açısından bu realitenin ne gibi bir işlevi var?

Önce oryantalizm nedir, ondan bahsetmemiz lazım. Bu kavramlaştırma “orient” kelimesinden geliyor; Latince “Doğu” demek. Bizim terminolojimizde “Şarkiyatçılık” diye ifade edilir. Yani Batılı araştırmacıların Doğularındaki ülkelere dair onların kültürleri, dinleri, siyasal ve iktisadi hayatları vb. alanlara ilişkin yapmış oldukları araştırmalardır. Peki, Batılıları bu tür araştırmalara sevk eden şey neydi? Dünyadaki birçok köklü değişim ve dönüşümlerin kökeninde sosyal vakıaların olduğu düşünülürse söz konusu olgunun ortaya çıkmasında da yine böyle bir durum geçerlidir.

İnsanlık tarihinin görmüş olduğu en büyük devrimlerin başında Hz. Peygamber’in İslam daveti gelir. Bu konuda da öncelikle buraya odaklanmamız gerekir. Zira özellikle Hz. Peygamberden sonra bakıyoruz Hz. Ömer zamanında Hindistan sınırlarına kadar dayanılmış; kadim Mısır ve Libya toprakları fethedilmiş; çok değil yüz yıl içerisinde Müslümanlar, Hint okyanusundan Atlas okyanusuna, Kafkasların iç taraflarından Habeşistan’a kadar geniş bir coğrafyayı kontrol altına alıyorlar ve kalıcı oluyorlar. Bu çok önemli bir şeydir. Böyle kalıcı olmayı gerçekleştirmek gerçekten zor bir şeydir. Müslümanlardan başka Moğollara baktığımızda 1200’lerin başında Cengiz Han’la birlikte saman alevi gibi ortaya çıkıyorlar. Ama kalıcı olamıyorlar. Gittikleri yerlerde asimile olup kayboluyorlar. Ama İslam kalıcı oluyor ve hâlâ da mezkûr coğrafyada en asli unsur olarak varlığını sürdürmektedir.

M. S. 700’lerin ilk çeyreğinden itibaren bir taraftan Müslümanlar İspanya üzerinden Batılıları sıkıştırıyor. M. S. 1300’lerin ikinci yarısından itibaren de Osmanlı Türkleri tarafından Batılılar bir kıskaca alınmaktalar. Avrupa içlerinde sıkışıyorlar. Zaten sefalet içerisinde bir yaşamları var. Greko-Romen iklimde şekillenen Hristiyanlık da bir anlamda baskı aracına dönüştürülmüş. Bu durumdan nasıl çıkabiliriz diye düşünüyorlar. “Düşmanlarımızı böylesine güçlü kılan şey nedir?” diye merak ediyorlar. İslam medeniyetinin göz bebeklerinden Endülüs’ün medrese ve kütüphanelerinde Batıdan gelen öğrencileri görüyoruz. Bu öğrencilerin Avrupa düşünce tarihinde önemli kırılmalara neden olduklarını biliyoruz. Böyle bir başlangıcı var. Yani önce Müslümanları tanıyalım ve onları güçlü yapan şeyi anlayalım amacında ortaya çıkan bu düşünce, daha sonra dünyayı sömürme iştahına dönüşüyor; özellikle de XVI. yüzyıldan itibaren. Dolayısıyla gözlerine kestirdikleri coğrafyalara ilişkin önemli bilgilere ihtiyaç duyuyorlar. Sömürgeleştirilecek bölgelere bilimsel seyahatler adı altında giden Batılılar, birçok araştırmalarla bir birikim oluşturuyorlar. Tabii bu birikim, genel itibariyle İslam dünyası başta olmak üzere söz konusu coğrafyaların hayrına kullanılan şeyler olmuyor, sadece Batılı ülkelerin hâkimiyetinin tesisi ve devamı için kullanılıyor. Özellikle 1950'lerden sonra birçok ülke bağımsızlığını kazanmıştır. Buradaki sınırlara baktığımızda cetvel gibidir. Mutlaka sorun çıkaracak tarzda kurgulanmıştır. Örneğin Büyük Sahra’nın mücadeleci çöl insanları Tevarikler, en az 6-7 Afrika ülkesine azınlık olarak dağıtılıyor ki bu topraklar muhtemel anlaşmazlık ve sıkıntılardan başını kaldıramasın.

Söz konusu bu birikim çerçevesinde oryantalizm, Selefiliği de araştırmıştır. Sonuç itibariyle Selefiliği de kullanılabilecek bir realite olarak görüyorlar. Çünkü zahirden ötesine geçmeyen, metnin bağlamına dikkat etmeyen literal bir okuma biçimini istediğiniz birçok yere çekebilirsiniz. Günümüzde etkin bir şekilde El-Kaide, IŞİD ve Boko Haram gibi örgütlenmelerin söyleminde mukaddem bağlamı görmek mümkün. Buna karşı Ehl-i Re’y geleneği dediğimiz; bağlama dikkat eden, tevile önem veren örneğin Hanefi-Maturidi çizginin görmezden gelindiğini ve İslam düşünce geleneğini sadece yüzeysel bir Selefilik’ten ibaretmiş gibi sunan bakış açılarına sıklıkla rastlıyoruz. Bu da acı bir durum.

Geçmişte problemlerimizi kendimiz çözebiliyorduk. Çünkü bir gücümüz vardı. Ama özellikle bu sömürgecilik hareketleriyle birlikte XVII. ve XVIII. yüzyıllardan sonra hakikaten Müslümanlar tarihlerinde görülmemiş bir şekilde zaaf yaşıyorlar. Bunun da getirdiği bir sıkıntı var. Onun için bu bağlama dikkat etmek lazım. İmam Ebu Hanife’nin mottolaştırdığı gibi “Fıkıh, insanın, lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” yani her şeyin önünü, arkasını bütün boyutlarıyla bilmek ve ona göre hareket edecek bir ruha sahip olmak. İşte bu ruhu yakalamamız gerekiyor.

Son olarak, kalıcı bir çözüm için neler yapılmalı?

Öncelikle Selefiliğin temel iddiasından hareketle başlayalım ve bunun nasıl anlaşılması gerektiğini ifade edelim. Selefiliğin temel tezi, Hz. Peygamber zamanındaki safiyete dönmek. Ama burada şu önemli nokta kaçırılır. Değişken olan hayatın bir kesiti, Sünnet’in mantığı gözden kaçırılarak evrensel bir düzlemde donuklaştırılmakta ve diğer zamanlara dayatılmaktadır. Yani Hz. Peygamber dönemini alalım, ne ise bugün öyle yaşayalım. Evet, ruhumuzu ve ilhamımızı aldığımız yer orasıdır. Ama demek istediğim acaba “benim bulunduğum yerde Hz. Peygamber olsaydı nasıl davranırdı” mantığını yakalayabilmek lazım; bu bağlamda o Kutlu Nebi gibi birleştirici ve kapsayıcı olmak lazım, dışlayıcı değil. Geçmişteki Haricilik, bugünkü Selefilik bağlamında ortaya çıkan dışlayıcılıktan uzaklaşmamız lazım.

Hz. Peygamber’in yaptığı en büyük devrimi Medine Sözleşmesi’nde görüyoruz: Ensar-Muhacir Kardeşliği. Kan bağına dayanan kardeşlikten ortak değer bağına dayanan bir kardeşliğe gidiş vardır. Dinin amacı da bu zaten. Ortak değerimiz İslam’dır. Mezhepler, meşrepler ve anlayışlar birer algıdır, tasavvurdur, bunlar değişebilir. Müslümanlık üst şemsiyesi altında bütün Müslümanları birleştirebilecek bir söylem geliştirmemiz gerekiyor. Tekfir ideolojisi gibi bir duruma girmek haşa ilahlık iddia etmekle eşdeğer bir durum gibidir.

Yapmamız gereken, Allah'ın bize gönderdiği hidayet mesajını anlayıp, yorumlayıp, hayatımıza aktarıp diğer insanlara da yardımcı olmaktır. Çünkü Müslüman yok eden değil inşa edendir. Şu zamanda Müslümanların en çok ihtiyaç duyduğu ruh budur. Müslümanların kaybetmiş olduğu feraset, basiret budur. Bunu tekrar kazanmaları gerekir diye düşünüyorum.

İnşallah Hocam. Çok teşekkür ederim.

İnşallah. Hayırlısı olsun. Ben teşekkür ederim.

 

Ülkü Tatar konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:03
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20