Savaş Şafak Barkçin: Tevhid; bizim hem kökümüzdür hem menzilimizdir

Savaş Ş. Barkçin: “Bir sükûttan geliyoruz, bir sükûta gidiyoruz. Dünya, iki sükût arasındadır. Bir sesi, bir müziği anlamlı kılan şey başında ve sonundaki sükût ve aradaki sükûtlardır, eslerdir.”

Savaş Şafak Barkçin: Tevhid; bizim hem kökümüzdür hem menzilimizdir

Yazarlık, şairlik, hocalık, bürokratlık, çeşitli devlet kademelerinde stratejik vazifeler, TV programları ve musiki… Bu kadar geniş ve çeşitlilik arz eden bir etkileşim mecrası, hangi bereketli topraktan besleniyor? Bu bereketli toprağa atılan hibrit tohumları nelerdir?

Ben gecekondu çocuğuyum. Babam hiç okula gitmemiş bir dolmuş şoförü. Biz sekiz kardeş en az üniversite mezunuyuz. O fakirlik içinden hep çalışarak, okuyarak yetiştik. Evimiz değişik bir gecekonduydu. Bütün duvarları kitap kaplıydı ve evde Klasik Türk Müziği dinlenirdi. Ben daha ilkokula bile gitmeden Hafız Burhan, Münir Nurettin dinliyorum. Dolayısıyla bunların çok etkisi oldu. Tabii bunların hepsi Allahü Teâlâ’nın insana verdiği nimetlerdir. Mesele o nimetin kıymetini bilmek; onu, doğru yolda ve kendini inşa etmede kullanabilmek. Seni, sen yapan şey her ne ise ona amel nazarıyla bakarsan başka bir şey olur. Ben ilkokul ikinci sınıftan beri şiir yazıyorum, kendimi bildim bileli müziğin içindeyim. Sevdiğim şeyleri ilgisiz bırakmam; hatta bir dörtlemem vardır: Sevgi, ilgi, bilgi, vergi.

İlm-i siyaset nasıl oluyor da tarihe, edebiyata ve musikiye kapı aralıyor? Disiplinler arası geçişi nasıl sağlıyorsunuz?

Sürekli okudum, bilmediğim konuları bilenlere sordum, araştırdım, tevekkül ettim, kendi kendime analiz ettim. Ankara’da memurluk yaparken dahi 12 sene boyunca bir üstattan musiki meşk ettim. Hep kendi gayretimiz; kulluk zaten bu gayrettir. Kulluk netice değildir, verecek olan Allah’tır. Allah’ın, kuldan istediği güzel niyet, güzel gayret. Müzikte de böyle bürokratlıkta da böyle gazetecilikte de böyle fark etmiyor. Meşru olan her iş, Allahü Teâlâ’nın bizim içimize koyduğu yoldur. Sevdiğimiz her konu Allah’a giden bir yoldur. Ben de sevdim, ilgilendim, zaten ilgilendikçe otomatikman bilgileniyorsun. Bir üstadı görünce birisi bir şey okumuş veya çalmış ise hemen merak ediyorum, onu bulmaya çalışıyorum. Bunu yaparken zaten farkında olmadan bilgileniyorum. O, bana has bir bilgi oluyor yani bir kitaptan alıp tekrarladığım bir bilgi değil. Benim hamurumla, karakterimle, şahsiyetimle, başka alanlarındaki ilgilerimle iç içe geçiyor.

Toplumumuzun kanayan bir yarası da bu; evvelimizle bir türlü ünsiyet kuramamak. Dolayısıyla ahire akan bir mesajımızın olmayışı. Bunu nasıl aşarız?

Mesela, benim ders anlatma şeklim, Allah’ı bilmeyen, tanımayan, tasdik etmeyen birisiyle aynıysa; tasarıma, mekâna, müziğe, dünyaya bakışım bir tanrıtanımazla aynıysa bu beni korkutur. Bunu dünyaya kapalı olmak anlamında söylemiyorum. Aksine sen kendini bil de bütün âlem senindir. Amerikalıda da görsen, Çinlide de görsen Mozambiklide de görsen senindir. Resulullah Efendimiz (sas) bunu emrediyor, tavsiye etmiyor. “Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulursa alır.” Alıyor gibi oluyoruz ama bu sefer de aldığımızın kölesi oluyoruz. Ayetten, hadisten, Resulullah Efendimizden bahseden insanlar, bu sefer de hakikati, Heidegger’de arıyor. Hepsinde kıymet var fakat sen, elmas dükkânından elmas alacağına çöplüğün içinden, cam kırıklarını elmas diye topluyorsun. Müminin kıymeti odur; aslını alana hakikati açılır. Biz bu karmaşıklık altındayken maalesef sevgimiz, ilgimiz, bilgimiz de sadece teknik olarak kâğıt üstünde kalıyor.

Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim… İslâm’daki medeniyet tasavvurunun üç mühim sütunu. Sizin yolculuğunuzda bu üçünün de görünür izleri var. Özellikle bu devirde, bu perdeden seslenmek zor olmuyor mu? Modern zamanlarda genetik miras aktarımını nasıl yapıyorsunuz?

Sanatkârlık ahlâkla olur, bilgiyle değil. Yani; Allahü Teâlâ’nın, Resulullah Efendimizin (sas) korumasında olan bütün âlimlerin ahlakıyla âlim olunur. Sezai Karakoç var, Galip Dede var, Fuzuli var… Bu isimler ahlakıyla sanatkâr ve şair. Şiirinden alacağımı alırım ama onu örnek almam, bu ikisini ayıralım. Mimari, musiki, şiir vs. bütün bu sanatlar Allah Teâlâ’nın, belli insanlara seçip onların kalplerine ilkâ ettiği, ilham ettiği güzelliklerdir. Peki, Allah Teâlâ niye böyle yapıyor? Birincisi kıymeti bilinsin, ikincisi o güzellik insanlara dağıtılsın diye. Ben sizi emanetçi seçtim. Kendinde kapalı kalsın diye seçmedim. İlham ile uğraşıyorsan, büyük bir mesuliyetin var. Bu anlamda; en edepli insanların sanatkârlar olması lazım. Bizim böyle parmakla göstermemiz lazım evet bu arkadaş bir şair, çünkü çok güzel bir adam veya çok iyi bir hanım dememiz lazım, hâlbuki günümüzdeki örnekler tam tersi. Bir şair, yazar ya da sanatkâr; ahlâkıyla mutavassıf yani vasıflanmış olmalı. Şimdi gelelim vergiye o da bizim bir mesuliyetimiz. Biz emanetçiyiz. Allah bize bir beste ikram ediyor. O nimete zarar vermeden, üzerine titremeliyiz. Böyle bakınca hemen eksen ahlâk oluyor. Peki, ahlâk nedir? Her şeyde Allah’ı görmek, Allah’ı bilmek, Allah için yapmak, ahlâk budur. O yüzden yer süpürürken de ahlâk içindesin, şarkı söylerken de ahlâk içindesin.

Medeniyet Aklı, Kalbin Aklı, Osmanlı Aklı… Sonra makamlar; Gönül Dağı, Gönül Makamı, Bir Kutlu Sefer, Divan-ı Zerefşan... Eserlerinizdeki medeniyet tasavvurunuzun saç ayağı (temel unsurları) nedir diye sorsam, ne dersiniz?

Temel unsur, tevhiddir. Roma medeniyeti, İslâm medeniyeti, bugün Batı medeniyeti de birer medeniyet; peki farkları nedir? Sadece coğrafyaları ya da yaşadıkları devirler değil, temel fark tevhiddir. Bir Müslümanın her zaman farkı vardır. Allâme-i cihan olmasına gerek yok; oturuşu, yemesi, içmesi, her şeyi farklıdır, öyle de olmalıdır. Tevhid bizim hem kökümüz hem menzilimizdir. Ben zaten tevhid yüzünden insanım. Yani Allah beni yarattığı için yönüm; Allah’adır. Geldiğim yer de gittiğim yer de Allah’tır. Dolayısıyla bu bilince sahip olan birisi, elbette şiirde de müzikte de siyasette de tarihte de toplumda da Rabbimizin tecelliyatını görür. İster kâfirin evinden çıksın, ister bir Müslümanın evinden çıksın; dil güzeli söylüyor, doğru konuşuyorsa o Allah’ın yarattığı bir güzelliktir. Ama işin içine nefsi girdiyse aslı güzel ama kirletilmiştir, sekteye uğramıştır. Ben her şeyi tevhidi anlatmak için kullanıyorum. İşin daha çok anlamına odaklanan biriyim. Kuru kuru tarihçilik, ecdatçılık, Osmanlıcılık, medeniyetçilik… Bunları sevmiyorum. Hatta medeniyet kavramını da mecburen kullanıyorum. Çünkü asıl kavram umrandır. Osmanlı dönemi müziği diye bir şey var; ben onun geneline tevhid müziği, mimarisine; tevhid mimarisi, sanatına; tevhid sanatı diyorum.

Sadece camide değil, evde, mahallede, şehirde, her yerde onu görürüz. Niye evler bu kadar organik(!), niye yan yana inşa ediliyor? Çünkü planlama yok, bugünkü insanı tahakküm altına alan o planlı kafa yok. İnsan insana ülfet eder. İnsan insanla bitişince insan oluyor. Evlerde bitişmeli, insan ölçeğinde olmalı. Niye? Haddini bil, diye… Biliyorsunuz, bizdeki evler ahşaptan yapılır, yıkılabilir ve yanabilir ama camiler, medreseler, dergâhlar taştan yapılır, kalıcı olsun diye. Şimdi, Allah aşkına burada tevhid yok mu?

Bizde son iki asırdır bir şaşkınlık, özellikle son 100 yıldır da ciddi bir sapma var. Bir arkadaşını uyarırken bu yaptığın etik mi, değil mi? Güzel kardeşim, o yapılan etik olabilir ama ahlâki değil. Sen güzel kardeşim ahlâkı anladın mı, ne demek olduğunu biliyor musun? İkisini nasıl eş tutarsın, parlamentoyu şûrayla nasıl eş tutarsın? Parlamentoda hırsız oy kullanabiliyor, İslâm’da böyle bir şey var mı? Sadece bir bilgiyi bilenler değil kendini bilenler yani ahlaklı olanlar, bunun ayırdına varabilir. Bütün bunların hepsi o bozulma aşamasında batılı kavramlarla yer değiştirdi ve biz bunu kanıksadık. Aslında asıl yıkım bu.

“Dil Varlığın Evidir”, “Söz Hayattır” diyorsunuz. Kalpten kalbe konuşarak mı varılır, susarak mı? Bunun edebi nedir?

Bir sükûttan geliyoruz, bir sükûta gidiyoruz. Dünya, iki sükût arasındadır. Bir sesi, bir müziği anlamlı kılan şey başında ve sonundaki sükût ve aradaki sükûtlardır, eslerdir. Mehmet Bican Yazıcıoğlu, meşhur “Muhammediye”yi yazıp getirince, Hacı Bayram Veli hazretleri kitaba bakmış ve “Keşke bu kadar çok söz yazacağına, bir erin gönlüne gireydin.” demiş. O yüzden “Ya hayır söyle ya sus.” Her şeyde olduğu gibi ilmin de temeli kalptir. Ahlak; kalple ilgili bir şeydir ve Allah’ın nazargâhı kalptir. Hz. Ali’nin sözüdür: “Aklın da yeri kalptir.” O bakımdan kalbî olan şeylerde kıymet vardır. Kelam öyle, söz de öyle… Kalbe uğramayan her şey kıymetsizdir ve insanın üzerine yük olur. Mürâilik; ikilik yaratan her şey bir Müslümanın en uzak olması gereken hususiyettir. Peki, kalbimizin bir çöplüğe dönüşmemesi için nasıl tedbir alacağız? O’nu Allahü Teâlâ’nın ve Resulullah Efendimizin (sas) süpürgesiyle temizleyeceğiz. Çünkü ancak O’nun zikriyle ve Resulullah’ın muhabbetiyle ilim kapısı açılır.

40 Makam, 40 Anlam… Buradaki 40’ın zahirdeki karşılığından ziyade Bâtıni bir Hikmeti var mı? Tasavvuf Perdesini biraz aralasak?

O kitabın özelliği, belki müzik tarihimizde bir ilk olmasıdır. Çünkü Batı öykünmesi ile yüz yıldan beri tabirlerimizi de anlayışımızı da terk ettiğimiz için kendi asil müziğimizin belki ilk defa yazılı olarak manevi yönünü anlatmaya çalışıyorum. Yani orada da tevhid diyorum. Makamların hem manevi anlamda hem de müzikal ifadeleri açısından. Çünkü içimizde on sekiz bin âlem var. Benim anladığım, makamların her biri, her bir âlemin müzikteki karşılığı. Bunu da Ankara’da 13 sene meşk ettiğim üstadımdan aldığım birikimle orada anlatmaya çalıştım. Yine o birikim sayesinde tanıdığım büyük âlim, Mevlevi bestekâr, Ahmet Avni Konuk hazretlerini; onun eserleri özelinde insanlara aktarmaya çalıştım.

Sanat eserlerini sadece estetik açıdan değil, bilimsel kanunlarla değerlendirmek gerektiğini ancak bu şekilde doğru anlaşılabileceklerini söylüyorsunuz. Bu kadar spesifik uzmanlaşmanın olduğu günümüzde iki kanatlı uçmak (ilim ve aşk) giderek zorlaşıyor. İşimizde derinliği nasıl yakalarız, eğitimin handikabı olan körlüğü nasıl aşarız?

Şöyle söyleyelim; ben çocukluğumdan beri farklı görünen şeylerin ortak noktalarını merak eden birisiyim. Dolayısıyla benim bütün duyarlılığım, bakışım, ibretim kopuk kopuk alanlar değil. Her alan mutlaka hep iç içe çünkü hepsinin ortasında ben varım. Bu hayatı yaşıyorum yani bunu ayrı ayrı bölgelerde yaşamıyorum; müzik ayrı bir mahalle, bürokrasi ayrı bir mahalle değil ki… Gençlere çok salık veririm; kendinizdeki kıymetleri, Allah’ın verdiği bu kabiliyetleri geliştirirseniz yaptığınız işi de çok zenginleştirirsiniz. Mesela ben; edebiyat ile şiir ile müzik ile uğraşmasaydım bunlar ne benim kısmetim olurdu, ne de benim arzu ettiğim zenginlik hasıl olurdu. Devletteyken çalıştığım odada sürekli müzik olurdu; üç öbek dosyam varsa üç öbek de notam vardır; bir şiir kitabı kenarda durur; o arada Türkçe, İngilizce, Fransızca ne okuyorsam…

O bakımdan hayatı bölmek, tevhid ehline hiç yakışmıyor; körlüğe neden oluyor. İlimler tahsil edilir ancak hayat tevhid ile yaşanır. Ben Süleymaniye’yi gördüğümde 10/11 tane bilimi aynı anda görüp okuyabiliyorum. İçinde her türlü mühendislik var; malzeme bilimi, ergonomi var; o kubbelerin yerleşimi, şadırvandaki oturakların aralıkları, neye göre ayarlanmış? Fıkıh var; çünkü abdest suyunu sıçratmak mekruhtur ve suyun akacağı çukurun derinliği ona göre ayarlanıyor. Trigonometri, geometri ve benzersiz bir klimatoloji var. Hemen Elhamdulillah, bizim de Batı’ya benzer bir şeyimiz çıkmış gibi düşünüyoruz, derken o kompleksler harekete geçiyor. Yani illa ki bir Batılının jargonunu mu kullanman lazım kıymetli olması için, onun bir akıl eseri olduğunu görebilmen için. Biz bu acınasılığı da yaşıyoruz maalesef, bunu hatırlatmak da gerekiyor. Ben hayatı asla birbirinden ayrı kompartımanlar, odalar gibi görmüyorum. Hepimiz aynı salonda yaşıyoruz. Müzik siyasetle, siyaset mimariyle iç içe ve biz kendimizi bu alanlarda ne kadar derinleştirirsek diğer alanlara da gerçekten o kadar katkımız olur.

Akademideki hocalığınızın yanısıra öğrenci kulüplerinde, kıraathanelerde, vakıf ve derneklerin programlarında, toplumsal pek çok platformda özellikle gençlerle sürekli söyleşi halindesiniz. Bütün bu etkileşim içinde özellikle altını çizdiğiniz bir mesaj var mı?

Göz, bakış herkeste var; Allah Teâlâ herkese hatta hayvancıklara da bu gözleri veriyor. Ama mümindeki o göz başkalaşıyor, kıymetleniyor, ibret almaya başlıyor. Bu başka kültürlerde, nazarlarda olan bir şey değildir; o yüzden onların gözleri perdelidir. Gözleri var, kulakları var, kalpleri var, o da insan ama Allah Teâlâ ona hidayet etmemiş. O, imanı talep etmemiş; iman da ona verilmemiş. Oysa biz imanı kucağımızda bulmuşuz, ne kadar büyük bir nimet. Bizim yaratıcımızla aramızı düzeltmemiz lazım, bunu sanatta da yapacağız, ders verirken de, öğrenciyken de… Bizim makalemiz, bizim kitabımız farklı olacak, seni okuyanlar bir Amerikalıyı okur gibi olmayacaklar.

Hani bir de güzellediğimiz kalıplar var ya; niye ben Boğaziçi’nde okudum, aaa bak İngilizce de konuşabiliyorum, yazabiliyorum, işte onlar gibi de ders verebiliyorum onlar gibi kitap, makale de yazabiliyorum; oh bee! Müminde şahsiyet olur. Kim gibi olur; Resulullah gibi olur. Peki, Resulullah’ı tanıyor muyuz; tanımıyoruz; “Ben zaten Müslümanım, benim yaptığım işte Müslümanca olur” diyoruz. Ben kulluğu; sevgi, ilgi, bilgi ve vergiyle dört aşamalı olarak görüyorum. Her kulun bu 4 şeyle yaşadığını biliyorum. Ama hakkını veriyor muyuz ayrı mesele. Yani, bu sevgi boşuna verilen bir şey değil. Allah Teâlâ belli insanlara belli şeylerin sevgisini veriyor, bazen o bizim için hem nimet hem imtihan oluyor. Şimdi ben müziği iki türlü yapabilirim. Birincisi; piyasa gibi yaparım, kim neyi seviyor, şu tür müzik seviyor, o tür müzik yaparım. Bir de piyasayı değil; samimi ve anlamlı olmasını önemseyerek yeni bir müzik yapıyor olsam bile derinlikli yaparım. Hocam yani, insanlar hiç para kazanmasın mı? Kazanabilir. Ama ben o insanlara biraz acıyarak bakıyorum. Çünkü onlar esir. Karşıdaki insanın rağbetine muhtaç olan insan esirdir, acınası bir vaziyettedir. Yani reytinge muhtaç, satışa muhtaç, tiraja muhtaç. Bu acısınası bir hâl, alkışlanacak bir hâl değil ki yazık. Peki, ne yapmak lazım? Kıymetleri öldürmemek, pazarlamamak lazım. Kıymetleri arz etmek, sunmak lazım. Kıymet arz edilir, çünkü o benden değil. Bestekârlık benden değil. Ses kabiliyeti varsa o da benden değil. “Aa hocam ne kadar güzel sesiniz var.” “Teşekkür ederim.” Buna da çok gülüyorum. Ya sen neye teşekkür ediyorsun, senin sesin mi, hani mal senin mi; değil o zaman sen niye teşekkür ediyorsun, kabul ediyorsun. İtibar Allah’a. Diyeceksin ki; “Rabbim verdi.” Ha, ben ne yapıyorum; ben de o nimete ihtimam göstermeye, hakkını vermeye çalışıyorum, boş bırakmıyorum.

Mesleğinizi icra etmek isteyen genç kardeşlerimize bu yolda özellikle neyi önerirsiniz?

Öncelikle kendi kıymetinizi keşfedin, Allah size biricik kıymetler vermiştir; bende yok diyen Allah’a iftira atmıştır. Kimisi çok güzel fıkra anlatır, kimisi de çok güzel dinler; dinleyen adamı da bulmak zor. İkincisi; onu asla boş bırakmayın, o Allah’ın size çizdiği yoldur. O sermaye sana verildiyse, o yoldan yürü; Müslümanın nadası olmaz. Hiçbir yeteneğinizi, alanınızı, zevkinizi boşa vermeyin. Okuyun, araştırın, gözlemleyin, sergisine gidin, konserine gidin, bilenini bulun; mümkünse içine girin, eğitimini alın. Şu anda çorak insanımız bol; tahsil arttı ama renksizlik de terbiyesizlik de çok arttı. Tahsille beraber, insani vasıflar tükeniyor; siz öyle olmayın. Okuduğunuz şey sizi adam etmez; sizin kartvizitiniz; şahsiyetinizdir.

Günün modalarıyla vakit geçirmeyin, goygoylarına uymayın. Onun bunun tetikçisi olmayın, siyaseti hayatınızda yaşayabilir, farklı düşünebilir, politik olabilirsiniz; politize olmayın. Farkı nedir? Her insanın bir dünya görüşü olabilir; ancak sevdiğini, sevmediğini bir partinin ya da ideolojinin bakış açısıyla şekillendirmek; bu çok kötü bir şeydir. Çünkü bu alanlar çok küçük, sınırlı ve sorunlu araçlardır.

Her şeyi devletten, kurumlardan bekleme, sen kendinin milli eğitim bakanı ol, kültür bakanı ol; devlet sensin. Sen gayretin kadarsın; boşa geçmiş bir zamanın olunca çok rahatsız ol. Batı odaklı düşünmeyi bırakalım; kafamızdaki klişeleri, bize dayatılan kavramları atalım. “Yaratıcı” olduğunu düşünmek, tam da yaratıcılığı öldüren bir şeydir. Diyorum ki; “ona, buna bakma; kendine bak! Sağa, sola değil, önüne bak. Geçmişte yaşama, ölçüleri al, süzgeçten geçir; ölçün Hak ölçüsü olsun. Resulullah’a, O’nun sahabilerine çok hürmet et, çünkü onlar Allah tarafından övülmüş zatlardır. İleri geri konuşma; onlar da insandı diyenlere Hz. Mevlana; ‘Kömür de taştır, elmas da. Arada bir fark yok mu?” diye cevap veriyor. Bütün bu konuştuklarımız, eğer bir akideniz yoksa bir işe yaramaz. En basitinden bile olsa bir akaid kitabı alıp okuyun, çünkü şu an iman tehlikede. İslâm senin kafanın dini değil kafanı uyduracağın, dindir. Haddimizi bilelim; dünyaya geldik; geçiyoruz; Adam olalım… Vesselam

Makas dergisi, Nisan-Mayıs 2019, sayı 7

Röportaj: Hacer Yeğin

Güncelleme Tarihi: 18 Nisan 2019, 17:49
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13