Saraybosna Çarşısı Bir Sanat Galerisi Adeta

Saraybosna çarşısında gezerken gözünüze diğer ressamlardan farklı gelecek çizimlerin sahibi Kemal Mehmedoviç… Nevra Neretva kendisiyle ressamlığına ve Saraybosna çarşısına dair konuştu.

Saraybosna Çarşısı Bir Sanat Galerisi Adeta

Saraybosna çarşısında gezerken gözünüze diğer ressamlardan farklı gelecek çizimlerin sahibi Kemal Mehmedoviç… Saraybosna çarşısından İstanbul Modern’e uzanan bir ressamlık macerası onun ki…

Kendisi şair bir annenin, satranç ustası bir babanın ressam oğlu. Şimdi böyle deyince aklınıza aristokrat insanlar gelmesin. Cuma’dan ya da Pazar ayininden çıkan halkın dükkânlarının kapısını açıp sabah kahvesi ve siftahı ile güne başladıkları yer Başçarşı. Birbirlerinin hesabını ödemek için mücadele ettikleri, gün ortası komşu dükkâna gidip lafladıkları… Esnafın çoğunluğunu Müslümanlar oluştursa da Boşnak ve Sırp ana babaların çocuklarından da esnafı var çarşının. Genellikle babadan evlada geçmiş esnaflık çarşıda fakat bizdekinden farklı olarak babadan oğula değil de babadan kıza geçen örneklerini görmek daha çok mümkün, zira çarşının çoğunluğunu sanat galerisi havasındaki dükkânlar oluşturuyor. Kemal Mehmedoviç de dükkânını babası ile işletiyor. Ve bir Cuma çıkışı Begova Camii’nin yan kapısının çıkışında bulunan dükkânının önüne iki tabure atıp bizimle sohbete başlıyor.

Nasıl başladınız ressamlığa?

Küçükken başladım, 6-7 yaşındaydım. İlk başlarda resme karşı yeteneğim yoktu. Sadece el işi ve bir takım marangozluk işleri ile uğraşıyordum. Boyama yapmayı denediğimde çok yetenekli olmadığımı fark ettim. Babam bazı sanatçılar tanıyordu, onlardan yardım almaya çalıştım ama ben tam bir yeteneksizdim. Ailem beni bu konuda geliştirebilmek için elinden geleni yaptı çünkü resim yapmayı gerçekten istiyor ve seviyordum. Eğer isterseniz yeteneksiz olduğunuz bir alanda da bir şeyler başarabiliyor, hatta zamanla yetenek kazanabiliyorsunuz.

Peki, çocukken hayaliniz ressam olmak mıydı?

Çocukken çöpçü olmak isterdim ya da dalgıç. Dalgıç resmettiğim işlerim var zaten. İlkokulu bitirdiğimde boyama değil de çizimde bir yetenek kazanmıştım.

İlk ressamlık maceranız nasıl başladı?

Bir takım illüstrasyonlar yapıyordum ve bir hocamın yönlendirmesi ile bir TV şovu için illüstrasyonlar çizdim, daha sonra da bu çizimlerim TV şovunda yer aldı. İlk ciddi paramı da orada kazandım.

O parayla ekipman satın aldım boyama ile alakalı ne gerekiyorsa; tuval, kanvas, sövale, boyalar falan... Yaklaşık bin Euro kadar bir paraydı. Ondan sonra kendimi boyama alanında geliştirmeye başladım.

Sizin bir çalışmanız İstanbul Modern ve Pera müzelerindeki sergilere de katıldı. Resimlerinizin Türkiye’ye nasıl gittiğinden bahseder misiniz biraz?

Bu benim için çok güzel bir tesadüf oldu. Aslında o sergide Saraybosna Sanat Akademisi’nden mezun olan insanların işleri istendi. Ben de gönderdim; sergilendiğinden haberim yoktu, çok mutlu oldum.

Bildiğimiz kadarıyla Saraybosna’da da sergileriniz oldu değil mi?

Evet, daha önce üç sergim oldu. İlginç bir hikâyem var sergilerle alakalı.

Kuzenim sanat akademisinde öğrenciyken bir video çekmesi gerekiyordu. İnsanlar topluma açık alanlarda nasıl rahatsız olurlar temalı bir video olması gerekiyordu. Ben de kabul ettim. O zamanlar 8. sınıftaydım. Ulusal galeriye gittik ve biz burada bir çeşit sanatsal video çekeceğiz dedik. Getirdiğim kalemlerle galerinin duvarlarını boyadım, kuzenim de kayıt altına aldı. En büyük duvarı boyadım, iki metre uzunluğundaydı. İnsanların tepkisi de çok garipti ve hepsini kayıt altına aldı kuzenim. Girişteki görevlinin yanına gittik ve böyle yaptık dedik. Adam ise bize çok garip bir cevap verdi: “Müdür şu an burada değil, lütfen pazartesi gelin.” Daha sonra kuzenim bu video ile bazı festivallere bile katıldı, ödüller aldı. Sanırım bu benim ilk sergimdi.

Boşnakçada zanat diye bir kelime var, tıpkı Türkçede zanaat olduğu gibi… Bunun karşılığı sanat mı, başka bir şey mi?

Zanat biraz da para kazandığın şeydir. Zanaat senin altın bileziğindir. Yani aslında bizdeki zanat sizdeki zanaat. Ben yatığım işi zanaat olarak görüyorum çünkü para kazanıyorum.

Röportaj yapmak için sizin dükkânınıza gelirken piyano çalan bir eski elbise satıcısı kadın gördük. Bu çarşıda ticaretten çok sanat yapılıyor galiba, sizce?

Evet, buradaki zanaat kültüründen kaynaklanıyor bu. Bu para kazanmak için en güzel şey olmalı.

Sizin sanat tanımınız nasıl peki, kendinizi sanatçı olarak tanımlıyor musunuz?

Benim bir sanat tanımım yok ama sanırım geçenlerde bununla alakalı güzel bir cümle okudum. Diyordu ki; “Sanat günlük yaşamdaki tüm güzelliklerin adıdır.” Sanatın görevi bu güzellikleri yansıtmaktır.

Sanat kıskançlıktan beslenir derler. Çarşıdaki diğer ressamlarla aranızda bir rekabet var mı?

Bu konuda şanslıyız, aramızda bir çekişme yok. Sanattan önce esnaflık gelir bu çarşıda; eğer müşterimin aradığı ben de yoksa bir komşuma yönlendiririm. Maalesef günümüz dünyasında pek sık görülen bir şey değil “bizde aradığınız yok” demek fakat burası ticaret yapılan bir çarşı değil, zanaat yapılan bir çarşı. Esnaf kültürünü hâlâ devam ettiriyoruz, hatta veresiye bile veriyoruz.

Yani şimdi biz bir resim yapmanızı istesek, parasını yaptığınız işi teslim ettikten sonra ödememiz mümkün mü?

Elbette, veresiye ressamlıkta olmaz diye kim demiş, burası bir çarşı ve ben de ressam olmadan önce esnafım.

Doğrusu İstanbul Modern’deki sergide eserleri yer almış bir ressama veresiye resim yaptırmayı çok isteriz.

Her zaman buradayım.

Peki, siftah kültürü var mı Başçarşı’da?

Evet, var, biz seftah diyoruz buna. Günün ilk parası çok önemlidir, bereket getirdiğine inanılır. Hatta bize gelen müşteriyi henüz siftah yapmamış bir arkadaşımıza yönlendiririz, böylece çarşı bereketlenir.

Şehirlerde “Old Town” adı verilen turistik bölgeler bulunur ve bu bölgelerde sadece turistlere hitap eden şeyler bulunur. Fakat Saraybosna’da insanlar spesifik şeyler için çarşıya geliyorlar.

Evet, mesela karşıdaki fırçacı. O hem güzel fırçalar yapar hem de süpürgeler üretir. Eğer süpürge ya da fırça istiyorsanız ona gelmelisiniz çünkü şehirdeki tek fırçacı o…

Yani Başçarşı hem turistlere hem de yerel insanlara hitap eden bir çarşı, öyle midir?

Belki başka yerlerde de bu olabilir ama evet bizim çarşımız tam da dediğin gibi; burada yüzyıl önce nasıl yaşanıyorsa hâlâ öyle yaşıyoruz. Burada komşuna ve müşterilerine saygı çerçeven kaybolmuyor. Mesela burada benim bir misafirim var, şu an müşterim gelirse önceliğim müşterim olmaz. Yani müşteri bana para bırakacak olsa da senden önemli değildir.

Saraybosna’da bazı insanlar çarşıya hiç gelmiyorlar. Tesadüfen de olsa böyle arkadaşlarınız, tanıdıklarınız var mı?

Çarşı bir organizma gibidir. Çarşı seni iletişim kurmaya ve etkileşimde bulunmaya iter, bunu istemeyenler buraya gelmezler.

Mesela çarşıdayken, birlikteyken insanlar kendi hesaplarını ödemezler, biri çıkar ve herkesin hesabını öder, bu kültür çarşıda devam ediyor hâlâ. İşte bunu istemeyen bir insan çarşıya gelmez. Belki de çarşıyı ilkel bir yer olarak görüyorlardır. Onlara göre çarşı ilerlemenin önünde bir engeldir belki. Bana sorarsanız ilkellik zarif ise pekâlâ güzeldir.

Kısacası Başçarşı Saraybosna’nın kalbidir ve sanat da zanaat da kalpte yapılır, ticaret ise usulünce her yerde… Biz bu çarşıda kahvecimizden müzisyenimize, tatlıcımızdan ressamımıza kadar sanırım ya sanatçıyız ya da zanaatkâr…

 

Konuşan: Nevra Neretva

 

Yayın Tarihi: 12 Mayıs 2016 Perşembe 12:24 Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 13:15
banner25
YORUM EKLE

banner26