banner17

Sanat ve edebiyat bir duyarlık dili yüklenmeli

Duran Boz (Ömer Erinç), sessizliğinin nasıl sesleştiğini görmek, taşradan bakınca edebiyat ortamının nasıl görüldüğünü anlamak üzere, Hatice Ebrar Akbulut'un yazı, şiir ve sanat eksenli sorularını cevaplandırdı.

Sanat ve edebiyat bir duyarlık dili yüklenmeli

Duran Boz, sükûtunu damıtarak sessiz ve derinden ilerleyen bir kalemdir. Merhaba dediği her kesimden insana okuma, anlama, kavrama noktasında rehberlik eder. Elinden geldiğince okuma bilincini aşılamaya çalışır. Kitapçı vitrinlerinden bakışını ayırmaksızın caddeler boyu yürüyüşünü sürdürür.

Maraş’taki kitapçıların yanı sıra buradaki birçok okurun kütüphanesine nitelikli kitapların taşınmasında kesinlikle payı vardır. Kelimelerden kurulmuş bir dünyaya koşusunu sürdürürken, kalemi eline alışının ereğine yabancılaşmadan şehri bekler. Bir nöbetçi titizliğiyle yürürlüğe girdirir yapıp ettiklerini.

Yalnızlığından ördüğü mevzilerde etrafını aydınlatma telaşı içerisinde yaşar. Yersizlik, yurtsuzluk, yazdıklarının, söylediklerinin paradigması olamaz. Yazılarında ve konuşmalarında, mutlaka bir yola girmenin, yolda olmanın gerektiğini vurgular. Yürüyüşünü sektirmeden ileriye, gelecek zamanlara atını koşturur. Ama dem bu demdir pratiğinden de kopmaz. Sorumluluğun dalga boylarına gide gele adımlarını sıklaştırır. Som bilinç serpme duyarlığı içerisinde yaklaşır dostluk kurduklarına.

Edebiyat’ın örsünde yoğrulan zihniyle bölmeli kafa yapısının salgınlarına duyargalarını kapatır. Nuri Pakdil’in çıkardığı dergi ortamına ve bu ortamdaki entelektüel yolculuklara içerden tanıklık eder. Bu yakınlığın neticesinde de Pakdil kendisine “Ömer Erinç” müstearını verir. Pakdil’in “Bizim sükûtumuz, bambaşka bir konuşma biçimidir.” cümlesi, Ömer Erinç’in kişiliğinde somutlaşır. Pakdil ile yakınlık kurmak insana nasıl bir memnuniyet ve kıvanç duygusu veriyorsa, bu dostluğu ve yakınlığı birinci ağızdan dinlemek ve onunla söyleşi yapmak da onur verici bir duygu.

Ömer Erinç ile kendisini biraz daha yakından tanımak, sessizliğinin nasıl sesleştiğini görmek, taşradan bakınca edebiyat ortamının nasıl görüldüğünü anlamak üzere, yazı, şiir ve sanat eksenli bir söyleşi gerçekleştirdik. Günümüz insanı, bilinçli-bilinçsiz usanmaksızın konuşmayı seviyor. Biraz durup dinlemek, sükût etmek yerine sürekli konuşmayı, neredeyse gürültü yapmayı tercih ediyor. Dolayısıyla bu karmaşa ortamında, gürültü cangılında insan dönüp kendine bakamadığı gibi başkalarının seslerini de duyamıyor. Oysa öncü isimleri dinlemek, onların duygu ve düşünce dünyalarından yansıyanların izini sürmek bize zenginlik katacak; gürültü ortamında kaybettiklerimizi bize yeniden bulduracaktır. Ömer Erinç ile yaptığımız söyleşi, bu minvalde okunmalı ve anlaşılmalıdır.

Duran Boz (Ömer Erinç) kimdir? Kendinizi biraz anlatır mısınız?

1958’de Maraş’ta doğdum. İlk, orta ve liseyi burada bitirdim. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1984 Şubat’ında mezun oldum. Sonrasında da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptım. Hâlen de öğretmenliğe devam ediyorum.

Okuma serüveninizden ve yazı hayatınızın gelişiminden bahseder misiniz?

Başlangıçta bilinçli bir okuma serüvenimin olmadığını itiraf etmeliyim. Onun içindir ki ne bulduysam, elime ne geçtiyse ayırt etmeden okudum. Dolayısıyla bilinçli bir okurluk donanımına başlangıçta sahip olamadığımı belirtmeliyim. Çünkü bir takım örnekliklerle gelişiyor bilinçle okuma uğraşı. Önümde örneklik edecek kimseyi bulamadım başlangıçta. Hatta editörlüğünü yaptığım Okuma Hikâyeleri kitabında da zikrettim: Annem hep kitap okumamı isterdi; ne ki ne okuyacağım noktasında bir şey işaret etme durumuna sahip değildi. Annem de sürekli Kur’an’ı, onun yanı sıra da başkaca bir kitabı okurdu, ‘üstünsüz esresiz ilmihâl’ derdi okuduğu ikinci kitabın adına. Çok sonraları öğrendim ki Mızraklı İlmihâl’miş bu kitap. Bunun dışında da aile ortamında okumaya yöneltici bir uyaranım olmadı. Asıl okuma sürecim liseye başladığım yıllara denk düşer. Açıkçası liseli yıllarımla başlar bilinçli okuma uğraşım.

Ali Karaçalı, Kâmil Aydoğan, Ökkeş Aydoğan ve Mehmet Bal gibi arkadaşlarla lise döneminde tanıştım. Bu tanışmanın peşi sıra okuma çizelgem yeni kitaplarla zenginleşti. İsimlerini zikrettiğim arkadaşlarım, o günün şartlarında, Maraş sınırlarını aşan ilgileriyle ülke geneline yayılan dergileri, kitapları izliyorlardı. Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi adını da ilk kez bu arkadaşlarımın önerisiyle fark ettim. Söz konusu arkadaşlar, yazıyorlardı da. Çeşitli dergi ve gazetelere yazılar şiirler gönderiyorlardı. Aynı zamanda da Maraş’taki Işık gazetesinde sanat edebiyat sayfası düzenliyorlardı. Böylesine zengin ilgileri olan kişilerle liseli yıllarımdan kalan arkadaşlıklarımın, dostluklarımın bilinçli okumalara yönelmemde katkıları olduğunu belirtmem gerekir.

Bu arkadaşlarla Yunus Emre, Mevlana, Necip Fazıl Kısakürek, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu gibi yerli öncülerin yanı sıra Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Gogol gibi insanı yücelişleri ve düşüşleriyle anlatan yazarların yazdıkları da okunuyordu. Yerine göre gündem oluşturuyordu bu yazarlarla daha başka yazarların şiirleri, denemeleri, öykü ve romanları. Elbette birbirimize bir sıcaklık taşınıyordu okuduklarımızdan, bir bilinç taşınıyordu. Bir bilinçle yaklaşılıyordu okuma çizelgemizde yer alan metinlere.

Her şeyden önce, yazı bir uyanış hâlidir insanda. Birdenbire tutar, sarsar bazen. Bazen de kımıl kımıl yol alınır cümlelerin dünyasında. Kelimelerden cümlelere dönüşerek bir organizma hâliyle metin bütünleşir. Elbette okuyan olmadan yazan olmak korkutucu bir durumdur. Ürkünç olansa lafazanlığı ilkeleştirme cehdindeki aymazların tufanına maruz kalmaktır. Hemen her yerde örneklerine sıkça rastlanan bu durumun ürkütücülüğünü görmezden gelmek de insanla yazı arasındaki mesafenin açılmasına vesile olur. Onun içindir ki yazı, bir terbiye işidir. Dilin terbiyesi, zihnin terbiyesi, gözün terbiyesi bütün hakikatiyle kavranmadan yazının diriltici şavkı insanın yüzünü aydınlatamaz. Dahası çürüyüşlerin yol açanı olur.

İlk yazma deneyimini 1970’li yıllarda, ortaokul öğrencisiyken yaşadım. Birtakım hamasi metinlerin, şiirlerin yanı sıra başkaca metinler de yazdım bu dönemde. Hatta ortaokul yıllarından Türkçe öğretmenim olan Şevket Yücel, kimi metinlerimi ileride çıkaracağı öğrenci yazılarından seçki için aldı. Ne ki o seçki şimdiye dek bir türlü yayımlanamadı. Bu seçki için öğrencilerden alınan metinlerin akıbeti de bilinmezliğini koruyor. Tabi sözünü ettiğim bu durum, yazma noktasında bilinçli bir tercih değildi. Sonraları az önce isimlerini zikrettiğim arkadaşlarla tanışmamla birlikte yazıya bilinçli bir tercih olarak yönelmem söz konusu oldu. Adlarını andığım arkadaşlarla tanışmamızın, dostluğumuzun ardındansa ilk yazdığım yazı, bir karlı kış gününde yolunu kaybeden bir insanın cenazesinin bulunması ve defnedilmesi hadisesiydi. Sonraları şiirle yazmaya devam ettim. Bu şiir ve denemeler, rahmetli Şeref Turhan’ın çıkardığı Işık gazetesinde yayınlandı. Arkasından da on dört sayı yayımlanan Kelam dergisinde yazı ve şiirlerim yayımlandı.

1979 yazında Ankara’da Edebiyat’ın yönetim evinde Nuri Pakdil’le ilk kez görüşüp tanıştım. 1979 Eylül’ünde de yükseköğrenim için İstanbul’a gittim. Üniversite için İstanbul’a gidişimle birlikte Nuri Pakdil’le görüşmelerimiz daha da sıklaştı. 1980 Mart’ından itibaren de Edebiyat’ta şiirler yayımlamaya başladım. Edebiyat dergisi yayımını durduruncaya kadar başka hiçbir yerde yazı yayımlamadım. Edebiyat’ın yayınını durdurmasından sonra da herhangi bir yere yazı göndermedim. Kendi kendime biriktirdim yazdıklarımı. Sonrasında ise İkindiyazıları, Yeni Sıla, Yedi İklim, Kayıtlar ve Hece dergilerinde şiir ve yazılarımın yayınını sürdürdüm.

Duran Boz’un aktif bir yazı hayatı var mıdır?

Yazıya, ilk göz ağrısı olarak şiirle başladım. Dolayısıyla yayımlanan ilk kitabım da şiir kitabıdır: Turna Gözleri ve Karanfil. Sonrasında ise Geniş Zaman Süvarileri kitapçı vitrinlerindeki yerini aldı. Geniş Zaman Süvarileri’nde yer alan şiirlerin hepsi de Hece’de yayımlandı. Elbette daha başka şiir ve yazılarım da yayımlandı Hece’de. Seferî Yazılar’ı oluşturan yazılar, Hece’deki yazıların toplamından oluşuyor.

Yazıyla, şiirle ilişkimi koparmamaya çalışıyorum. Yayımlamasam da, dergilerde görünmesem de çalışmalarımı devam ettirme çabası içerisindeyim. Yayımlamak gerekiyor aslında. Yayımlamamak, yayın piyasasından uzak kalmak, unutulmayı da beraberinde getiriyor. Böyle bir endişeyi de taşımıyor değilim.

Okuma Hikâyeleri’ndeki kitap isimleri ‘ne okuyalım?’ sorusuna bir karşılık arayışıdır her bakımdan. Yol hazırlığı yapacaklar için başlangıç sofrasıdır bu.” (Okuma Hikâyeleri kitabından) Bu sözlerinize bakarak, kitap okumak isteyen insanın, kendisine okuma konusunda yardımcı olacak bir rehbere ihtiyacı var mıdır?

Yolun başlangıcında, okumak isteyen kimsenin kesinkes bir rehbere ihtiyacı vardır derim. Çünkü insan yolun başlangıcında ne okuyacağını, seçimini neye göre yapacağını bilemiyor. Dolayısıyla bir yığın abur cuburla ömrünü heder edebiliyor. Zamanını tüketebiliyor. Onun içindir ki bilinçli okur örnekliklerinin önerileriyle gelişecek bir okuma çizelgesi, insanın önünde yeni ufuklar açacaktır. Bu yeni ufuklara yol alışla birlikte hem okuma çizelgesi genişleyecek hem de abur cubur bir yığın şeyle insan ömrünü heder etmiş olmayacaktır.

Yazmaya adanmış bir birey olarak yazar, bütün çabasını yazmak eylemi üzerine istiflemek zorundadır. Çünkü yazı kıskançtır. Farklı ilgileri, uğraşları barındırmaz yanında yöresinde.” (Yazma Hikâyeleri kitabından) Meslek hayatınız, yazı dünyanızı nasıl etkiledi; yazma eyleminizi köreltti mi, alevlendirdi mi?

Zor bir soru, belki de cevaplandırması oldukça güç benim için. İçinde bulunduğum koşullar, bir yandan yazma sürecini tetikliyor, diğer yandan da yazma sürecini sekteye uğratıyor. Ama her halükarda direnmek gerekiyor. Özellikle öğrenci sayısı yönünden kalabalık okullarda çalışmış olmam yazı hayatımı olumsuz yönde etkiledi diyebilirim. Tabi gündelik uğraşlar da yazı hayatıyla araya mesafe koyuyor. Ancak direnebilirsem yaşayabileceğimin farkında olarak, hayata, yazıya ilgisiz kalmamak gerektiğini düşünüyorum.

Okuma Hikâyeleri ve Yazma Hikâyeleri adında iki kitabın editörlüğünü yaptınız, sonuçta ortaya iki güzel eser çıktı. Bu eserlerden yola çıkarak, günümüz edebiyat ortamının okur ve yazar profilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında, bildiğiniz üzere Kahramanmaraş’ta yaşıyorum. Kitaba ulaşmanın zor olduğu, sınırlı imkânlarla okuma durumunu sürdürebildiğim bir şehirde yaşıyorum. Buna rağmen edebiyat hayatını, ülke genelindeki canlılığı izlemeye gayret ediyorum. İzleyebildiklerimi de dostlarımla, arkadaşlarımla paylaşıyorum elbette. Şunu açıkça belirtmek gerekir: İnsan nerede yaşarsa yaşasın kolaylıkların yanında zorluklar da var. Metropollerden bakarsanız gürültü, karmaşa, hız ömrün tüketenleri olarak dışlaşıyor. Sanki metropollerin dışında yaşamakla insan bunların taarruzuna uğramayacakmış gibi geliyor. Oysa küçük şehirlerin de gürültüsü, hızı, karmaşası vardır. Dünya küçüldüğüne göre nereye giderseniz gidin bunlardan uzaklaşamayacaksınız. Belki şiddeti azalacak, o kadar. Ama kültürel anlamda taşranın boğuculuğu da zalimane oluyor. Karşı durmasını beceremezse insan, mecal bırakmıyor hiç. Ufalıyor mütemadiyen. Çarklar birbiri ardı sıra eklenerek kuşatmaya alıyor çünkü.

Bu kuşatmayı yaracak olan da emektir, alın teridir kuşkusuz. Emeğin değeri bilinirse insan önünü görebilir. Yoksa yolunu kaybeder de zifiri karanlıklarda boğulur. Zulmün gösteri alanına çevrilir dünya. Onun içindir ki sanatın, edebiyatın nabzının attığı dergiler dikkatle izlenmelidir. İlgisiz kalmamalıdır insan. Edebiyat hayatının ilk ürünleri sıcağı sıcağına dergilerde boy gösteriyor çünkü. Emeğin tazeliği yüzümüze çarpıyor, dergi sayfalarını araladığımızda. Dergilerde boy gösteren metinlerse zamanla, okurun önüne bir kitap bütünlüğüyle çıkıyor. Dergi sayfalarında gözden kaçan şiirler, denemeler, öyküler kitap bütünlüğünde kitapçı raflarına düşünce dikkatli okurla yeni baştan yarenliğe girişiyor. Artık bundan sonra yazarın kimliği, kişiliği de zihinlerdeki yerini alıyor. Ama burada, Maraş’taysanız, belki de yeni namluya sürülmüş bir kitaptan hiç haberiniz olmayacaktır. Burada olmak, buradan bakmak belki bir imkân gibi gözükebilir; ama bir yığın mahrumiyetleri de beraberinde getirebilir.

Birçok yazar/ şair, fırsatını bulduğunda taşradan başkente göç eder. Duran Boz (Ömer Erinç) taşrayı terk etmeyen, taşrada edebiyat ve sanat adına hizmetler veren bir isim. Taşra ortamında edebiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taşra, sıkıntılı, boğucu, ufalayıcı, küçültücü” gibisinden bir yığın söz söylenebilir. Bahaneler de fırsatını buldukça insanın içini kemirir hep. Tıpkı unutkanlıklar gibi. Mademki sorulacağız bir gün yapıp ettiklerimizden, bahanelerin çürütücü toprağına belenmeden yaşamaya bakalım derim. Eğer birtakım bahanelerin duldasında yaşamaya alıştırırsak kendimizi, zamanın hışmına uğramaktan kurtulamayız.

Sanat ve edebiyat “uyarıcı bir dil” yüklenmek zorunda mıdır?

Elbette sanat, edebiyat uyarıcı bir dil yüklenmek zorundadır. Ama bu dil, bir tebliğ dili olmasa gerektir. Bir duyarlık dili olması beklenir. Günübirlik söylemin boyutlarını aşan bir zeminden beslenen bir dil olması umulur. Ki söz değdiği yürekte yankılaşabilsin, karşılık bulabilsin. Ufalayan bir korkunçluğu büyütmesin değdiği yerde. Toplumun değerlerine yabancılaşmadan bir hafızanın derinliklerinden hız alarak akışına devam edebilsin. Çünkü sözün yatağında aktığı zamanlar, uygarlığımızın sesiyle, sözüyle insicamını sürdürdüğü vakitlere denk düşer. Bir kalbi olanlarla kutsal inadı göğüslerinde taşıyanların omuz omuza durduğu vakitlerin kandiliyle ışır yeryüzü.

Dergilerden biraz bahsedelim. Gün geçmiyor ki, edebiyat ortamına yeni bir dergi eklenmesin. Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Her yeni çıkan dergiyi edebiyat ortamına akan taze bir kan gibi mi görüyorsunuz?

Yeni bir derginin yayımlanması, bir umut olarak karşılık buluyor bende. Ancak taze bir umut olarak karşılık bulan dergiler, uzun ömürlü olmayınca, umutsuzluğu da yedeğinde taşıyor. Büyük özverilerle çıkartılan dergilerin beklenen ilgiyi görememesi insanda kırılganlıkları çoğaltıyor. Toprağa yeni düşmüş bir filizlenişin numunesi olarak dergiler, ter ü taze yaşantıların kıvılcımını da beraberinde taşır. Bu yönüyle her yeni dergi, toprağı havalandıran bir nefestir. İnsana düşense, bu nefesi gerektiği şekilde muhafaza ederek ince duyarlıkların vadisinde yol almaktır.

Türkiye’de çeşitli dergilerin yayımlanıyor olması elbette sevindirici bir durum. Bereketin, düşünsel bereketin sağanaklaşması ilkeli, tutarlı dergilerin çoğalmasına bağlıdır sonuçta. İnsanın muhafazası da merhamet ülkesinden sökün edecek kararlı tutum alışlarla mümkün olur. Kalbinden tutmadınız mı bir kere, dağılıp gidiverir. Dergiler, zihinsel mevzi kazanmanın mihengi olarak insana ufka bakmanın yöntemlerini işaret eder. Bundan dolayıdır ki Hece, Yedi İklim, Post Öykü, Karabatak, İtibar, Türk Dili, Öykülem, Hece Öykü, Dergâh, Yasak Meyve gibi dergilerle nefes alıp veriyor dergi okuru. Bu dergilerden kimileri uzun soluklu oluşun imkânlarını bünyesinde barındırarak yeni yazarlarla, şairlerle tanıştırıyor bizleri.

Dergiler arşivine derinlemesine bakılabilirse, bir nice dergi yayın hayatına başlarken birçoğunun da yayın hayatından çekildikleri görülür. Kimilerinin ise daha isimleri konmuşken insan eli değmeden dergiler mezarlığına itelendiklerine şahit olunur.

Bizim toplumumuzda, düşünce dergilerde boylanıp kökleşiyor. Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad, Hareket, Büyük Doğu, Edebiyat, Diriliş vb. dergiler her bakımdan durumun açıklayıcısıdır. Özellikle Batılılaşma sürecinin başlangıcından bu yana dergiler düşüncenin toprağı olma kararlılığını sürdürerek günümüz düşüncesinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Kişinin yolunu kaybetmeden istikamet üzere yürümesine katkı sağlamışlardır. Yapaylıklar karşısında insanımıza direniş aşısı yaparak her bakımdan onlar için yaslanacakları bir zemin oluşturmuşlardır.

Nuri Pakdil ile yakınlığınız, dostluğunuz var. Ömer Erinç müstearını ondan almış olmanız ve onun titiz edebiyat anlayışı ile yetişmeniz size neler kattı? Bu bağlamda Pakdil’in sıklıkla vurguladığı ‘bağlanma’yı anlatır mısınız?

Lise öğrenciliğimden itibaren önce eserleriyle, Edebiyat dergisiyle tanıştım. Sonra da rûberû tanıştık Nuri Abi ile. Nuri Pakdil deyince benim zihnime bağlanma kavramı yerleşiveriyor hemen. Öndere bağlanmadan yürünemeyeceği, şirksiz bir yeryüzü algısının tamamlanamayacağı hakikatiyle doluyor içim dışım. Biatsız insanın olamayacağı düşüncesiyle kuşatılıyorum birdenbire. Kudüs’e, Mekke’ye, Medine’ye, İstanbul’a açılıyor ruhum.

Nuri Pakdil, dikkatin, rikkatin olağanüstü akımıyla kaynaştırır insanı. Nuri Pakdil’le birlikteyken; rastgeleliğin, dikkatsizliğin, unutkanlığın, nemelazımcılığın lügatlerden silindiğini görürsünüz. Titizliğin, emeğe saygının, insan sevgisinin dolup taştığı bir edebiyat ortamının, bir dergi ortamının canlılığına şahit olursunuz.

Buradan baktığımızda bugünkü edebiyat piyasasında rastgele bir savruluş durumu söz konusuysa, bir ocakta yetişmek, bir ustanın eğitiminden geçmemek gibi bir durum söz konusuysa bunda ben kendi adıma Nuri Pakdil ile tanışmamın bir şans olduğunu, imkân olduğunu söyleyebilirim. Aslında bütün yazar adaylarının, yazmaya hevesli genç arkadaşların da deneyim sahibi birini usta, öncü olarak seçmelerini öneririm.

Kahramanmaraş’ta dergilere ve kitaplara ulaşmada sıkıntı yaşıyor musunuz? Eğer yaşıyorsanız bu durum sizi okumaya ve yazmaya karşı soğutuyor mu?

Çok sıkıntı yaşadığımı söylememekle birlikte, istediklerime zamanında ulaşma noktasında sıkıntı çekiyorum. İnsanın insana dokunması gerekiyor sonuçta. Taşranın soğukluğu içerisinde insan insana dokunamıyor, insan insana nefes veremiyor. Nefes alıp veremeyince de okumak güçleşiyor, hızını yitiriyor.

Turna Gözleri ve Karanfil, Geniş Zaman Süvarileri adında şiir kitaplarınız var. Seferî Yazılar kitabınızda da sık sık şiirlerinize rastlıyoruz. Şiir sizin için ne ifade ediyor?

İnsan, konuşarak tutunur hayata. Varoluşunu kelimelerle ifade eder. Bir anlam düzeneği oluşturmanın arayışı içinde ömrünü sürdürür. Derdi olanın derdini anlatması umulur elbette. Dert sahibi değilse insan, bir şeyleri kavrama, anlamlandırma gereği de duymaz. Bir yerde mekân tutmakla, bir köke tutunmak arayışındaki insanın haykırışıdır şiir/ yazı. Biçimini de yazının, şiirin kendisi belirler.

Bir ifade tarzı, söylemek, duyurmak istediğimi dışa vurma biçimi olarak dışlaşıyor şiir bende.

Müslüman Şiir’ diye bir tanımlama yapılıyor. Şiirin Müslümanı, ateisti var mıdır? Böyle tanımlamalar size doğru geliyor mu?

Bence kişinin Müslümanı, ateisti ya da herhangi bir kimliği taşıyanı olur. Şiirin böyle bir tanımlamaya ihtiyacı yok. Ama kişi Müslümansa, yaslandığı bir dünya varsa, bu yaslandığı dünya kaçınılmaz biçimde şiirine de yansıyacaktır. Bu şiir Rahmanî bir nefesi insandan insana taşıyacaktır. Rahmanî bir nefesi taşıyan şiir de Müslüman bir şairin şiiri olarak dışlaşacaktır. Yoksa şiiri bölümlemenin, çeşitli adlarla adlandırmanın bir anlamı yok gibime geliyor.

Büyük Doğu’nun Ruhu Necip Fazıl Kısakürek, Düşünen Kalem Nuri Pakdil, Çok Sesli Bir Yazar Rasim Özdenören gibi öncü isimleri anlatan kitaplar hazırladınız. Bize ait olanın izinden gitmek, öncülerimizi tanımak çok önemli. Bu kitapları hazırlama sebebiniz, bu öncü isimlerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak mıdır?

Sesin çok fazla arttığı, gürültünün ortalığı kirlettiği bir süreçte öncülere, önden gidenlere dikkat çekmeyi bir ödev olarak, sorumluluk olarak bildim. Bu sorumluluğun getirdiği bir sonuçla da Nuri Pakdil, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören sempozyumlarının düzenlenmesine katkı sağlayarak sempozyum metinlerini kitap hâline getirmek suretiyle okurda bir karşılık olsun istedim. Umarım bir karşılık oluşturmuştur.

Okumak ve yazmak bağlamında gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz var mıdır?

Daha çok yazmak isterdim. Sürekli okumak isterdim öncelikle. Belki de tembelliktendir. İstediğim olmuyor.

Yazarın korktuğu tehlikelerden birisi aynı şeyleri yazma korkusudur. Sizde de böyle bir korku hissi oluştu mu ya da oluşuyor mu?

Elbette her yazarın, her şairin belirttiğiniz korkuları vardır. Bu korkulardan emin olmaksa zorun zorudur. Ama olabildiğince tekrara düşmeden yazmaya çalışmak gerekir ki bu durum da ancak çok okumakla mümkün olur.

Şiir için olumlu yaklaşımların yanında olumsuz yaklaşımlarda bulunanlar da var. Olumsuz yaklaşanlar, şiirin bir piyasaya dönüştüğünü, eskisi gibi sesinin gür çıkmadığını söylüyorlar. Günümüz Türk şiirini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsandan umut kesilmez. İnsanın olduğu yerde şiir de vardır. Lakin şair kadar şiir okuru yoktur sanki. Şiir kitaplarının vitrinlerdeki hâli bunu ifade etmez mi?

Mesleğinizden dolayı gençlerle iç içesiniz, onları sürekli gözlemleme imkânınız oluyor. Kitap okuma açısından gençlerin durumunu nasıl görüyorsunuz? Gençliğin önünde duran en büyük sorun nedir?

Örneksizlik ve tüketim kültürü, okuma anlamında, gençliğin önünde duran iki büyük tehlike. Bu tehlikelerin bertaraf edilmesini arzu ediyorum.

Günümüzün yazı dilini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüzden hareketle yarının edebiyatı ve yazı dili hakkında neler söylemek istersiniz?

Seküler bir dil var piyasada. Bu seküler dil, seküler bir zihnin ürünü olarak piyasaya sürülüyor. Dolayısıyla bu dilde üretilen metin de tüketim kültürünü doğuruyor. Dolayısıyla tüketime odaklanmayan hiçbir şey kalıcılık arz etmiyor. Bugünün diliyle üretilen metnin kalıcılığını zaman gösterecek. Elbette her çağ, kendi dilini kendisi üretir. Sonraki çağlara da ses olarak bırakır. Yarın ne olacağını şimdiden kestirmek güç.

Az önce de söyledim, insandan umut kesilmeyeceğine göre yazı bugün var olduğu gibi yarın da var olacaktır. Bütün saldırılara rağmen, sanal ortamın, tüketim kültürünün saldırılarına rağmen sözün gücüne güvenmek gerekir, yazının gücüne yaslanmak gerekir.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 19 Ağustos 2015, 13:24
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20