Sanat tarihçileri Mimar Sinan'ı tanımıyordu

Semavi Eyice ile yaptığımız röportajın son kısmında kendisine sanat tarihi yolculuğunu ve üzerinde çalıştığı kitapları sordu Yusuf Sami Kamadan...

Sanat tarihçileri Mimar Sinan'ı tanımıyordu

Semavi Eyice ile yaptığımız röportajın son kısmında kendisine sanat tarihi yolculuğunu ve üzerine çalıştığı eserleri sormuştuk.

Hocam, bilhassa Osmanlı sanatı üzerinde külliyat oluşturabilecek derecede çok ve faydalı çalışmalar verdiniz. 2009 yılında yayınlanan Semavi Eyice Kaynakçası bile başlı başına bir kitap hacminde. Çalışkan ve velûd bir yazar olduğunuzda şüphe yok. Sanat tarihçiliği yolculuğu nasıl başladı? Bir ömür nasıl adandı buna?

Efendim Osmanlı sanatını ben bu memlekette büyük bir eksiklik olarak gördüm. O eski ders veren birtakım yabancı sanat tarihi hocalarının hiçbiri Osmanlı sanatını bilmiyordu, İslam sanatı diye başlarlar, önce İslam sanatına tesiri olmuş olan İran’daki Sâsânî sanatından tuttururlar, haftalarca Sâsânî sanatını anlatırlar, ondan sonra da ilk İslam sanatından başlarlar, İşte Emevi Devri, Abbasî Devri vs. daha ileri gidemezlerdi. Onların da bizde eserleri yok. Ne Emevilerin, ne Abbasilerin... Birtakım kulaktan dolma bilgileri verirler, ondan sonra da zaten çekerler memleketlerine giderlerdi. Dedim bu memlekette Osmanlı’yla ilgilenen yok, biraz Selçuklu sanatıyla ilgilenenler var fakat Osmanlı’ya hiç iltifat yok. Bir de üstelik Osmanlıyı da biraz dışlamıştı herkes. Onun üzerine ben Osmanlı sanatını serbest ders olarak vereceğim dedim. Üniversitede haftada bir buçuk - iki saat Osmanlı sanatı, Osmanlı mimarisi dersi verdim.

Tasavvur edebiliyor musunuz, sanat tarihinden öğrenciler mezun oluyor ve Mimar Sinan’ı tanımıyordu. Bilmiyor hiçbir şey, inanabiliyor musunuz buna? Bu dersin imtihanı yok dedim. Yani normal derslerden sayılmayan serbest bir ders. Kapısı açık, isteyen girsin otursun, dinlesin dedim. Ve inanılmaz bir rağbet gördü bu ders, yalnız sanat tarihi öğrencileri değil, başka bölümlerden gelenler de oldu. Hatta bizim Amfi 5 dediğimiz büyükçe bir salon vardı, gelenleri almaz olmuştu burası. Tabi sadece öğrenmeye geliyorlardı. Ben bu Osmanlı Mimarisi dersini yıllarca sürdürdüm.

Sonra fırsat buldukça da her yaz, öğrencilerden bir grubu alarak, on beş - yirmi gün, hatta bazen bir aya yakın Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde inceleme gezileri yapardık. O zaman Anadolu’da pek öyle üniversite falan olmadığı için, üniversite hocasının ve öğrencisinin itibarı vardı. Gittiğimiz yerlerde gerek idârî makamlar gerek halk ilgi gösterir; misafir eder, yemek verir, yatacak yer sağlarlardı. Gidip de oralarda birkaç gün kalmamız epey hadise olurdu. Üniversite öğrencisi de saygı duyulan bir gruptu. Her fırsatta sokaklara çıkıp bağırıp çağıran öğrenci yoktu o zaman. İlk defa böyle hadiseler biliyorsunuz 1967’de başladı. Bu tarihten önce üniversite öğrencisi; gayet sakin, çalışmasını sürdüren, üniversitede okuyup bir şey olmaya çalışan öğrencilerdi. Ama 67’den sonra iş zıvanadan çıktı.

Çeşitli fırsatlarla İstanbul’da da araştırmalar yaptım tabi. Komünist idare altında olan ve dolaşması çok zor olan Balkan memleketlerinde; Yunanistan’da, Yugoslavya’da, Romanya’da, Bulgaristan’da ve Macaristan’da tetkîk seyahatlerim oldu. O sıralarda pek kolay değildi o memleketlerde olmak. Hatta Arnavutluk’a da gitmiştim. Arnavutluk’ta da bir hafta on gün kadar bir inceleme gezisi yapmıştım. Gayet sıkıntılıydı. Bir yeri görmek istersiniz, bir şey vardır bunun arkasında diye orayı bilhassa göstermemeye çalışırlardı. Böyle tuhaf şeylerle karşılaştım. Bu şartlar altında oralara dair de araştırma ve incelemelerim, hatta makalelerim oldu.

Mesela Bulgaristan’ın kuzeyinde bir zamanlar Romanya’ya ait olup, sonra Romanya’dan alınıp Bulgaristan’a verilen Varna ile Balçık kasabası arasında bulunan Osmanlı Devletinin erken devirlerinden kalma bir tane tekke vardır. “Akyazılı Sultan Tekkesi” adıyla bir Bektaşi Tekkesi burası. Onu ilk defa fotoğraflarıyla birlikte ben yayınladım. Çok enteresan bir tekke. Her şeyi yedi köşeli. Biliyorsunuz Bektaşilerde üç, beş, yedi gibi birtakım rakamlar kutsaldır. Ondan dolayı yedi köşeli yapılmış her şey. Harap bir halde, içinde otlar falan çıkmış ama kârgir kısmı hâlâ ayakta duruyor. Hatta Evliya Çelebi’nin bir Karadeniz macerası vardır, karaya çıktıktan sonra bu tekkede üç gece yatmış, seyahatnamesinde yazar. Onun gibi daha başka yerlerde de araştırmalarım oldu. Bazı yerleri göstermek istemediler bu araştırmalarımda ama ben inat ettim, görmeye çalıştım. Birtakım maceralarım oldu. Bu arada İslami ülkelerden Irak’a, İran’a, Pakistan’a gittim. Oralardaki sanat eserleri hakkında, bilhassa İslami eserler üzerinde incelemelerim oldu. Velhasıl kariyerimin belli başlı safhaları bunlardan ibaret.

Üzerinde çalıştığınız bir proje veya çalışma var mı?

Efendim, on dört sene süren Silifke, Toros Dağları ve önündeki ıssız kayalıklarda yaptığım araştırmalar var. Aslında bu büyük bir kitap olacaktı, bir türlü olamadı. Şimdi aynı yerlere başkaları da atlamışlar, gidiyorlar. Ne yapıyorlar bilmiyorum. Hatta onların arasında bir tane de hanım var. O geldi buraya, onunla görüştüm. Dedim müşterek yapalım işi, büyük bir eser teklif ettim, yanaşmadı. Kendi başına yapacakmış. Yapsın, ona diyeceğim bir şey yok. Ben oraya mimarlarla gittim. Mimarlar oraların rölevelerini çizmişlerdi, fotoğraflarını çektik vs. kocaman bir kitap olur o.

İkincisi, Sofya’daki Mehmed Paşa Camii’ni bir kitap halinde yayınlamayı düşünüyorum, elimde çok malzeme var. Yirmi sayfalık vakfiyesi de var elimde. O Sinan’a bir vicdan borcu. Onun eserlerine bakmamışız hiç olmazsa gurbette kalmış eserini tanıtayım istiyorum. Sinan hakkındaki bazı kitaplarda, Sofya’da da bir camisi vardır diye yazmışlar ama tafsilatlı bir şey yok. Bir de hemen hemen tamamlanmış vaziyette, fakat bir iki tane rötuşu kalmış bir eserim var: “Bizans Devrinde İstanbul’u Anlatan Yabancılar” diye... İtalyan, İngiliz, Fransız, İspanyol, Alman, Rus, hatta Gürcü gibi çeşitli milletlerden seyyah, hacı olarak çeşitli sebeplerle, 4. yüzyıldan fetihe kadar İstanbul’a gelen yabancılar İstanbul’a dair bir şeyler yazmışlar. Dört tane de Arap var aralarında. Yazılanların bir kısmı hurâfe tabi. Mesela bir tanesi tutturmuş, Yerebatan Sarnıcı’nın içine Bizanslılar şarap doldururlardı diyor. Tasavvur edebiliyor musunuz, şehrin içindeki Yerebatan Sarnıcı’na şarap dolar mı, dolsa da o nasıl bir şarap olur da içilir?

Böyle bir kitap meydana getirdim. Bugün matbaaya gidebilecek durumda, bir iki nokta var sadece onlarda takıldım kaldım, o da duruyor. Matbaaya veremedim, hoş zaten matbaaya da verseniz elinize bir para geçmiyor. Bugün bir kitabın sizden müsveddesini aldıkları takdirde verdikleri para 1500 lira. Ondan da vergi kesiliyor falan. Kitap ikinci baskı yaparsa belki 1000 lira daha veriyorlar, beş on tane de kitap veriyorlar tamam. Yani o kadar gayretinize karşılık bir şey değil. Zaten bu iş de para için yapılmaz.

Röportajın ilk kısmı 

Röportajın ikinci kısmı 


Yusuf Sami Kamadan sordu

Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2019, 09:35
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26