Sanat, insanlar arasında yeni bir dil kurar

Ressam Hülya Yazıcı, 2010'da 'Şehrin Gizli Dili' temasıyla gerçekleşen I. Uluslararası İstanbul Trienali'ndeki 'Feragat' çalışması üzerine Yıldız Ramazanoğlu'nun sorularını cevapladı..

Sanat, insanlar arasında yeni bir dil kurar

Ressam Hülya Yazıcı 2008 yılında arkadaşlarıyla Bağımsız Sanat Derneği’ni kurdu. Ekim 2010'da küratör olarak “Şehrin Gizli Dili” temasıyla I. Uluslararası İstanbul Trienali'ni gerçekleştirdi. Daha sonra “7 Vadi 60 Kanat Gölgesi” başlığıyla II. İstanbul Trienali'ni düzenledi. Şimdilerde 3. bir trenal için çalışmalara başladılar. Sanatın ince diline çok ihtiyacımız olan bu günlerde Hülya hanıma ilk trienalde yer alan “Feragat” çalışması üzerine sorular sordum. Çünkü aklımdan çıkmayan çalışmalardan biridir ve ipek böceğinin hepimize iyi geleceğini düşündüm.

Hülyacığım nasıl başladı Feragat adlı eserine konu olan ipek böceği merakı?

İpek böceği ile tanışmam çocukluk yıllarıma, onun benim hayat yolumdaki işaretlerden biri ve en can alıcı öğretisi haline gelmesi ise fakülte yıllarına dayanıyor. Onunla olan dostluğumun bir sanat üretimine donusmesi ise kırklı yıllarıma kadar uzanmakta. Bu küçük, hiç bir savunma sistemi ile korunmamış varlık beni yeryüzü yolculuğumda ve hakikati arama çabamda edinebileceğim en değerli bilgiye ulaştırdı diyebilirim. N. Kazancakis, ipek böceğinin bu değerli öğretisini “Tanrının tezgahında hüküm süren yasalara daha uygun bir görev yoktur” cümlesi ile anlatmaktadır. ipek böceğinin yaşam serüveni ile ilgili edindiğim deneysel pratikler ve bilgilenme, bu konudaki düşünsel sürecin sonucu sanatsal bir birikime dönüştü.

70'li yılların sonu gibi yani ilkokulun son sınıfında iken, mahalledeki çoçuklarla birlikte ipek böceği büyüttüğümüzü hatırlıyorum. Bu fikri kim önerdi, yumurtaları nasıl edindik bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki onun metaforlarla dolu iki aylık yaşamı benim hâlâ devam eden yaşamımda kendime sorduğum sorulara verilen karşılık niteliğini taşır. Çocukken onlarla kurduğum sorumluluk yüklü anne evlat ilişkisi; yetişkinliğimde tersine döndü diyebilirim. Artık onlar bana öğretiyor ve ben Yaratıcının ona yüklediği bilgi ve beceriyi, teslimiyeti, kendinden vazgeçişi, ikinci bir yaşama başlarken geride bıraktığı olağanüstü eserini hayranlıkla izliyorum. Kısaca aktarmata çalışayım.

O gün geldiğinde, ancak büyüteç yardımıyla görülebilen tırtıllar yeryüzündeki en değerli eserlerden birini bize armağan etmek üzere yaşama başladığında, dünyanın hiçbir rengi, yiyeceği onların ilgisini çekmiyor. Sanırım göremiyorlar da. Görevleri iki aylık zamanda, söküldüğünde bin metrelik ipliğe dönüşecek kozalarını örecek kadar ipeği bedenlerinde biriktirmek. Tabi bu sadece görünen kısmı. Erişkin boya gelene kadar tam beş kez ten değiştiriyorlar; üç gün bu değişim için yemeden hasta ve durgun bekliyorlar. Yeterince büyüyüp olgunluktan sararınca artık dut yaprağı yemeyi bırakıp, durgun ve düşünceli halde sanki kendilerine bir yerden gelecek ilhamı beklemeye başlıyorlar. Önce yok olmalarına, sonra da kurtuluşlarına vesile olacak mezarlarını örmeden önce...

Bundan sonra yapacağı işin ağırlığının, ciddiyetinin farkındadırlar; yaşamdan ‘feragat’ edeceklerdir. Onlara verilen süre bitmiştir. Artık kalınlaşan vücutları, koza örmeye yetecek kadar ipekle doludur. Kutunun içinde dolaşarak kendilerine sakin, gizli bir köşe bulurlar. Salgıladıkları ipekle, bulundukları yerin güvenilirliğini test ederek bütün canlıların dünya ile en önemli bağı olan sindirim sistemlerini vücutlarının dışına atarlar. Artık ona ihtiyaçları kalmamıştır. Eserlerini örmeye koyulurlar. Ördükçe küçülürler. Koza iyice sağlamlaşana kadar örerler. Artık kozanın içinde görünmeleri mümkün değildir; fakat görev henüz tamamlanmamıştır. Yorgun ve küçülmüş tırtıl on gün sürecek bir uykuya dalar. Gizli bir el ona dokunur bu süreçte, ödülünü alma zamanı gelmiştir. Kozanın içinde uyuyan ve hayatının önemli kısmını sürünerek geçiren tırtıla bir çift kanat verilir. Yeni giysisini giyerek, on gün sürecek yaşamının döngüsüne hazırlanmaktadır. Bünyesindeki özel bir sıvı ile sağlam kozayı delerek ikinci kez yeryüzüne gelir. Ancak o “uçamayan” bir kelebektir. Çünkü yumurtalarının kaybolmaması gerekmekte. Aynı kutuya bir sonraki yılın yavrularını oluşturacak yumurtaları bırakmalıdır. Bu nedenle uçması engellenir.

Muhyiddin Arabi’nin ‘hayvanatın irfanı’ bahsinde anlattığı üstün özellikler teslimiyet ve rıza çok önemli. İnsanda nadir bulunan bu ruh hali hayvanların en temel özelliği. Kelebek olup uçamamak büyük imtihan.

Bu, çocukken fark etmediğim önemli bir ayrıntı idi. Üzülmüştüm. Ama böyle olması gerekiyordu. Çünkü onun hayatının her evresi, hem insanı daha yüksek bir bilinç seviyesine taşımak, düşündürmek, yaratılışın dipsiz bilgi kaynaklarından küçük bir ışık sızdırmaktır insanlığa. Aynı zamanda da insanın giyinmesine katkıda bulunacak nadide malzemeyi üretmek. İnsanın birbirine veremediğini, hayatta kalmak için hiçbir gücü, becerisi olmayan bu mazlum ve masum tırtıl başarıyor. İnsanın göze alamadığı, cesaret edemediği bir şeye kalkışmaktadır aslında. O bir sanatçı ustalığı ile de dokur dokumasını; sabırla ve dayanıklılıkla. Dünyayı özümser, -onun için dünya üzerinde yaşadığı dut yaprağıdır-, sonra özü insana aktarmak için kendi varlığından feragat eder. İlk bakışta bunu insanı giydirmek için yaptığı düşünülse de aslında çok daha derinlerde başka mesajlara, öğretilere işaret etmektedir.

Çocukluğunu Çengelköy’de geçirmen Üsküdar’ın yakın geçmişini, yaşanan değişimi görmüş olman seni nadide bir tanık da yapıyor bu şehirde. Şehrin hafızası olan insanlardan birisin. Yıllar sonra Çamlıca tepesine çıkıp şehre bakınca büyü bozuldu diyorsun bir yazında.

Çocukluğumun geçtiği Çengelköy'ün 40 yıl öncesini tahayyül etmek imkansız gibi. Yaratan her şeyi akıl almaz bir estetikle var etmiş. Onu algılayabilecek yetenekle ve bilinçle donatmış insanı. Bu yaratıdan uzaklaşmak, beton yığınlarının içerisine hapsolmak, varolan ilahi estetikten uzak kalmak anlamınada geliyor. Doğal olarak hızlı kentleşme estetik yoksunluktan tutun da giyinmemize, davranış biçimlerimize, kultürün yeni kuşaklara aktarılamamasına kadar hayatımıza yansıyor. Bugün bir metropole dönüşen şehri hem görsel açıdan, hem de sosyolojik açıdan tanımak çok yoğun bir çabayı gerektiyor, hatta imkansız gibi. İstanbul’un en gözde mesire yeri olan Küçüksu Kasrı'nı, önemli alışverişlerimiz için gittiğimiz Üsküdar'ı ve yemyeşil, ıssız Çamlıca'yı, şimdi bu tepeden şehre bakıp da göç olgusuyla hızlı bir şekilde plansız ve çarpık yapılanan yeni kentin eski halini çocuklara anlatmaya kalktığımda eski bir masalı dinler gibi dinliyorlar. Bense nice medeniyetlere tanıklık etmiş bu kadim şehri dinlemeyi sürdürüyorum sessizce, şehirle yüzleşmekten ürkerek.

2010 yılında 1. İstanbul Trienali'nin gerçekleşmesine karar verip, kırk yıldır biriktirdiklerimden yola çıkana dek dervişane bir sabırla; bütün ötekileştirmelere, imkansızlıklara, yolda yürüyecek az sayıda da olsa inanmış dostla engellere takılmadan neticeye ulaşabilmek kolay değil. Bağımsız Sanat Derneği şehrin gizli dili ile işe başladı. Çözülemez gibi görünen toplumsal sorunlarımıza çözüm aramayı amaçlayarak, “yalnızlaşma-yabancılaşma-kimliksizleşme-dilsizleşme” kavramları etrafında ve farklı disiplinlerde üretilen işleri sergileyerek... Sonrasında ise bu büyük kentin zor yaşam koşullarında yalnızlaşan, mekanikleşen insanın, kent insanının kendini tanıma çabasına dönüştü diyebilirim. 2013 Mayıs ayında 35 uluslararası sanatçı grubu ile, aynı dili kullanarak, insanın yeryüzündeki yolculuğunu, kazanımlarını, kaybettiklerini, kendini tanıma çabasını, kısaca “yol” kavramını irdeledik. Sanatın ilk çağlardan bu yana sembolik düşünmeye işaret eden bir yanı her zaman olmuştur. Çünkü sanatsal algı; varlığı derin görme, gösterme çabasıdır aynı zamanda. Hatta bu özeliği süsleme, zevk verme özelliklerinden çok daha önemlidir. Sanatı kavramsallaştırmak, düşünce ön planda olmak üzere nesneleştirmek, estetize etmek, aynı zamanda sanatı bir yaşam biçimi haline getirerek hayatı sanatlı yaşamak, hayatın içinde zaten var olan sanatı keşfetmek, insanca olmayana tepki vermek yada insanca olanı önermek anlamına da geliyor benim için. Elbette konu çok geniş ve göreceli. Tekrar günümüz İstanbul'una dönersek neredeyse otuz yıla yakın varlığını sürdüren Uluslararası İstanbul Bienali kent insanının kültürel belleğinde kendine bir yer edinmiş görünüyor.

Türkiye kültür sanayi, gelişmesinin yanısıra önemli bazı sorunları da taşımaya devam ediyor bünyesinde. Günümüze özgü küresel sanat oluşumları açısından en verimli ve çekici kentlerden biri olan İstanbul'da çağdaş sanat üretiminin, geçmişte kalmış modernist ve sınıfsal seçkinci bir kitleye özgü bir birikim ve etkinlik gibi sunulmasının değişmesi gerekiyor. Küresel kültür sanayinin olumsuz etkilerine maruz kalmadan sanatımızı özüne uygun bir biçimde, kendi toprağından beslenerek kendine yabancılaşmadan, evrensel bir bakışla ve çağının dilini yakalayarak sergileyebilmeliyiz. Sanatçının varolandan hareketle varlığın hakikatini kavramaya çalışması gerekli. Sanatçı her zaman sorgulayan, sorgulatan, daha insanca olana evrilten olmalı. Sanat da, bilim de, henüz bize sır olanı keşfetmeye ve göstermeye çalışırken, aynı zamanda, insanın ve yaşadığı toplumun sorunlarına çözüm üretebilmelidir ki insan olma serüvenimizde ilerleme kaydedebilelim. Hegel'in “Sanat insanın eliyle Tanrı'nın yaratıcılığına devam etmesidir.” sözündeki gibi araçsallık teşkil etmek. Ya da sanatçının görevleri arasında belki de en önemlisi Nietzsche'nin “Sanat yaşamın en önemli uyarıcısıdır” sözünden yola çıkarak sanatın insanileşme yolundaki işlevini önemsemek.

Şehrin düşünmeye fırsat vermeyen hızlı döngüsü içinde bu ince düşünceler nasıl oluyor da kuşatıyor ruhunu? İstanbul’daki çok kültürlülük başlı başına bir öğretmen sanırım sanatçı bir zihin için.

Çengelköy'de okula gittiğim yol üzerinde sıra ile dizili duran sarı boyalı Rum evleri ve biraz aşağıda yolun denize yakın kısmında küçük bir Rum kilisesi vardı. (Sarı bende sonraları hep kuşkunun, umutsuzluğun, suskunluğun rengi olmuştur.) Her gün evlerinin önünden geçtiğim bu mütebessim insanların buraların eski sahipleri olduğunu bilir, onlara sevgi ile karışık bir merak duyardım. Yüzlerindeki tebessüme rağmen gözlerindeki ürkek bakışlarının nedenini yıllar sonra anlayabildim.

Yeryüzünde insan yaratıldığından bu yana süregelen bu sahiplenme duygusunun önüne hiçbir şey geçemedi. Yaşadığımız bu küçük gezegenin hepimizin yaşam alanı olduğunu, onu incitmeden, birbirimizi yok etmeden, aldıklarımızın yerine yenilerini koyarak buradan başka gidecek bir yerimiz, sığınağımız olmadığını bilerek, bu bilinçle yaşamamız gerektiğini hırslarımız bize unutturdu. Bizden öncekiler gibi yeryüzünden gelip geçen bir misafir olduğumuzu; birbirimizle tanış olmak, dost olmak, geçmişten gelen medeniyetlerin, kültürlerin taşıyıcısı, aktarıcısı olup yeni ortak kültürler üretmeye yönelmek…. Kısacası daha o gunlerde şehrin üzerine hepimizin sığacağı kocaman bir ‘koza’ örmek için çaba göstermemizin gerekliliğine inandım.

Lise yıllarımda olaylardan ziyade olgularla ilgilenmeye özen gösterirdim. Sonsuzca genişleyen kainatın küçük bir yerinde dönüp duran yeryüzü küresinin hayatiyetini sürdürmesi için buna uygun konumlandırılan ay ve güneş döndükçe hızla geçmekte olan yaşam süremin, sahip olduğum tek bir “ân’a” tekabül ettiğini anladım. Aslında varolan her şey tıpkı bana yol gösteren ipek böceğinin hayatı gibi bir döngüsellik ve yolculuk hali içinde sonsuzca devinmekteydi. Algıladığımız tek bir an ise “Ne tümü ile geçmişle ilintili ne de gelecekle”; ân'ı çoğaltarak sürdürüyorduk yaşam serüvenimizi.

Ressam olma arzusu, renklerle ilişki nasıl gelişti? Türkiye’nin bu aman vermez gündeminde, göz açtırmayan koşullarında sanata yönelmek nasıl bir kararlılık gerektiriyor?

Şehrin insanının birbiriyle en barışık halini, yeşilini, mavisini özümseyerek görsel algımı biçimlendirip güçlendirirken, yaşadığım ülkenin bu ülke kadar büyük ve özel şehrinde çok şeyler değişti. Konu komşunun, eşin dostun, yakın akrabanın, sıra arkadaşının siyasî çekişmeler yüzünden birbirlerine düşman edildiğini gördüm. Seksenli yıllara gelindiğinde, kendilerine göre en iyi olduklarına inandıkları idealleri uğruna önünü bile göremeden, neleri ezip geçtiklerini fark etmeden uluslararası çıkar gruplarının amaçlarına hizmet eder buldum insanları. Sonu gelmeyen politik çekişmeler, terör, giderek tüketim toplumu olma, birbirlerine yabancılaştırılma. Statükoya uygun tek-tip insan modeli oluşturmaya yönlendirildi insanlar. Özlemini çektiğimiz kardeşçe, dostça yaşam ve demokrasi hiç gerçekleşmeyecek bir ütopyaya dönüştü. Aslında ne şehir hazırdı yeni insanlara, ne de şehrin varoşlarında var olmaya çalışan, direnen insanlar şehre… Fakat bir şekilde ortaklaşa yaşanan alanlarda birlikte yaşamanın olmazsa olmaz kurallarını, birbirimize doğru bir şekilde ulaşabilmenin araçlarını bulmalıyız diye düşünüyordum. Bu sıkıntılı yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavını kazanarak resim eğitimi almaya başladım. Okul bir taraftan Rönesans'tan kalma insan-biçimci bir anlayışla uzun bir figür desen çalışmasına ağırlık verirken, bir taraftan da sunduğu ortam, sergiler, konserler, diğer sanat dallarıyla da etkileşim içerisinde olmaya imkan sağlıyordu. Bu anlamda ufuk açıcıydı diyebilirim.

Ancak sanatla bir ömür ilgili olabilmek, onu yaşam biçimine dönüştürebilmek çok başka bir şey ve yalnızca eğitimle ilgili değil. Bu, çok sabırlı, dayanıklı bir çabayı gerektiriyor. Her emeğin maddi bir karşılıkla ölçüldüğü günümüzde, maddi ve manevi bir karşılık beklemeden sürdürüyorsunuz çabanızı. Kadın ve anne olmaksa bu çabayı biraz daha güçleştiriyor.

Resim eğitimi almaya başladığım bu yıllarda ülkemizde yeni bir ihtilal olmuş ve ayrı taraflara bakarak yönünü bulmaya çalışan ülke insanları, çok sert bir duvara çarptırılarak durdurulmuştu. Şehir sunî bir sessizliğin içine çekilmişti. O günlerde bir arkadaşımdan ödünç alarak okuduğum kitap beni geçmişe, ipek böceği yetiştirdiğim çocukluk yıllarıma götürdü. O yıllarda anlayamadığım birçok şeyi anlamamı sağladı. Kitap, Nikos Kazancakis’in El Greco’ya Mektuplar adlı kitabıydı. Kapağında El Greco’nun ünlü İsa resimlerinden biri vardı. Normalin üzerinde uzun, ince, hafiflemiş, sanki dünyaya ait varlığından yavaş yavaş sıyrılmaya başlamış bir beden, ince, zarif bir yüz ve görünenin ötesini görmeye çalışan bir çift göz…

İçeriğinde ise hayatın sırlarını keşfetmeye çalışan dervişlerin, bu yolda çektikleri çileleri, ipek böceğinin gizemli yaşam döngüsüyle özdeşleştiren bir anlatım hâkimdi: “İpek böceğinin hafifliğini ve acısını bu kadar düzenli bir şekilde hiçbir zaman yaşamış değilim. Artık yemiş olduğu bütün dut yaprakları, onun içinde şekil değiştirerek ipek haline geldikleri zaman yaratıcılık başlar. Başını sağa sola sallar ve ürpererek içini kökünden söker. İpeği iplik iplik çıkarır. Beyaz altın sarısı çok değerli haz halindeki mezarını sabırla ve esrarengiz bir bilgelikle sarar. Sanırım bütün kurdun ipek, bütün tenin ruh halini almasından daha tatlı bir acı, daha zorlayıcı bir görev olamaz. Hatta Tanrı’nın tezgahında hüküm süren yasalara daha uygun bir görev de yoktur.”

Sanatsal duyarlılık daha çocukluktan itibaren oyunlarınızla, ilgilerinizle sizi hep başka alanlara çeker, çoğu zaman da yalnızlaştırır. Bu konuda mutlaka eğitim almanın gerekliliğine de inanmıyorum aslında; ufkunuzun ne kadar açık olduğuyla ve araştırmaya, öğrenmeye olan çabanızla ilgili gelişiminiz... Renkle, biçimle, bin bir çeşit varlıkla örülü yeryüzü küresinde olanları anlamaya çalışan insanlar için dipsiz hazineler var. Görülenden yola çıkarak bize görünür olmayanın izini sürmek, görünür kılmak... Çok sabırlı bir gayret gerektirir bu yol.

Örümcek ağını nasıl kusursuzca örer, karınca ve arı insanın deneyip başaramadığı komünal yaşamı hiç tavizsiz nasıl sürdürmüştür ya da ipek böceği her biri bir sanat eseri sayılabilecek kozasını nasıl zerafetle insana hediye eder hayatı bahasına, bilmiyoruz. İnsana gayb olan bu bilgi üzerinde düşünüp hayranlığımızı artırıyor ve mümkün olduğunca farketmeyenlere göstermeye çalışıyoruz. Bunun araçsal teknikleri çok zengin elbette... Hangisi ile ifadeniz daha güçlü ise onunla çalışıyorsunuz; yeni konular aramak, yeni malzeme ve tekniğe de yonlendirebiliyor sizi...

Kader ağlarını “feragat” çalışmasına doğru ördü belli ki. Çocukluktan itibaren ipek böceğinin ayak izlerini takip etmek olağanüstü bir tecrübe. Bir eserin sanatçının ruhunda gelişim sürecini dinlemek de olağanüstü... Peki ipek böceğini dinlediğimiz zaman ne söylüyor bize, ne anlatıyor?

İpek böceğinin elbette temel hedefi insana giyinmesi ya da başka bir şekilde kullanabileceği nadide malzemeyi üretmesi... Fakat ona yüklenen görevin herkes tarafından algılanan kısmı bu sadece... Onun kısacık yaşamı çok önemli bir metafora eşlik ediyor oysa. O ipekten mezarını örmeye başladığında sindirim sistemini atarak dünya ile en önemli bağından isteyerek kurtulur. Bu çok önemli bir ayrıntı. Yaşamının bu bölümünde artık yemeden yaşamaya devam edecektir ki bu süreç bir ay kadardır. Sonra hiç aralıksız, dinlenmeden dört ya da beş gün örmeye devam eder; artık butun bedeni varlığından kurtulmuştur, boş bir kabuk halini almıştır. Onun tükenmesi, her biri bin metre ipek içeren muhteşem kozanın tamamlanması demektir. İnsan için bu dünya hayatının bitmesi ve kabirdeki bekleme süresine geçmesi halidir ki, ahirete iman konusunda çok güçlü bir teslimiyet içinde de olsa insan böyle bir şey yapamaz.

On gün sonra ipek böceği ipekten mezarında hücresel bazda hâlâ hayatiyetini devam ettirmekteyken gizli bir el ona dokunur ve aslında her yaratmanın bir mucize olduğunu anlarız. Koyu ve kuru bir kabuğa dönüşmüş bedeninden bembeyaz, zarif yumurtalarla dolu bir kelebek çıkar. İki aylık yaşamının bir ayını sürünerek tırtıl olarak geçiren ipek böceği, ikinci ayını ise yani ömrünün ikinci yarısını bambaşka bir biçimde ve hiç bir besine ihtiyaç duymadan kelebek olarak tamamlayacaktır. Yani bu uzun anlatımı doğum- erişkinlik- bilgi- üretim- ölüm- değişerek, ödüllendirilerek tekrar yaşama dönmek gibi özetleyebiliriz.

Bu bana çok metaforik geldi. İnsanın tekamülüne eşsiz bir misal gibi görünüyor.

Evet aslında insanı en fazla düşündüren de bu değil mi? Bunca bağlandığımız, sevdiğimiz, dünyadan bir türlü kopamamak, bütün can yakıcılığına rağmen. Biraz daha fazla kalabilmek için bütün çabamız ve daha fazla sahip olmak bir gün bırakıp gideceğimizi bile bile...

Bu oylumlu ayrıntılar senin bir ressam olarak şehirle kurduğun bağlantının da ipuçlarını veriyor. Şehrin gizli dili varlıklarıyla, sessizlikleriyle farklı bir yolla konuşan başka şehir sakinlerini de hatırlatıyor. Derinliklere, bitkilere, taşlara, hayvanlara da gönderme var. Serginin teması çok çarpıcı bu yönüyle. Görülmeyeni belirginleştirmek, nazara vermek sanatın temel işlevlerinden.

Eskiden İstanbul’da nahıl ağaçları varmış. Her semtin ortalık yerinde duran bu ağaca varlıklı olanlar, muhtaçlar için yardım bırakırlarmış. Bu alıp verme kimsenin kimseden haberi olmadan gerçekleşen bir şeymiş, fakat kimse kendisine gerekenden fazlasını almaz imiş ağaca bırakılanlardan. Şehrin insanları arasında kurulan bu güzel iletişime ihtiyacımız olduğunu, birbirimize yargısız yaklaşabilmeyi, birbirimizi sıkılmadan dinleyebilmeyi, birbirimizin yüzüne riyasız bakabilmeyi, şehrin insanları arasında sanat yoluyla gizli ve yeni bir dil kurmayı amaçladım. Diğerinden farklı düşünse de bir araya gelmekten rahatsız olmayan, ötekine açık insanlarla birlikte, üç yılda bir düzenlenecek, şehri dinleyen, şehri yeniden keşfeden, eski ile yeni arasındaki kopuklukları onararak kaybettiğimiz ve kazandığımız ne varsa biriktirdiklerimizle, şehrin üzerine hepimizin sığacağı kocaman bir koza örmeye niyet ettik.

Bu çalışmalardan açıkça anlaşılan şu ki genel yaklaşımın kavramsal sanattan yana. Biraz açar mısın kavramsal sanatın çıkışını, işlevini, seni neden cezbettiğini?

1960’lı yıllarda Amerika'da başlamış bir akım. Sanat olgusunu yalnızca sanat yapıtıyla sınırlı tutmayan, geniş bir kavram olarak ele alan, genellikle belirlenen bir tema etrafında, farklı teknik ve disiplinlerde işler üretilen sanat tarzıdır. Sanatı görsel, dokunsal bir nesnellik olmaktan öte kavramsal bir değer olarak ele alır. Öne çıkan değeri düşünselliğidir. Nesne, metin, dil ilişkisini kurar. Ancak burada nesne araçsal bir işlev görür çoğunlukla. Sanatta tek-tipleşmeyi önleyerek yeniye açık, arayışçı, deneysel bir yapılandırma içindedir. Henüz keşfedilmemiş, etkilenmemiş olanı arar. Estetik hazzı tümüyle göz ardı etmese de birincil önemi düşündürmeye verir.

Bu akım içinde başka sanatsal oluşumları da barındırır. Örneğin “Art Poverra” benim çok önemsediğim bir sanat anlayışı; hayatın içindeki sanatı keşfetmekle, hayatı sanat gibi yaşamakla ilgili. İnsani değerlere, doğaya saygılı bir yaşam biçimi kurmakla ilgili ve hiç bir şeye zarar vermeden yaşamı sürdürmekle. Eskiden olduğu gibi sanatı ve sanatçıyı toplumun çok üzerinde konumlandıran, esere ise biriciklik ve ulaşılmazlık atfeden anlayışlar, bu tür sanatsal yaklaşımlarla anlamını kaybediyor. Artık dijital ortamda sanatın küresel erişilebilirliği olan bir yanı da var. Yılda bir, iki yılda bir, üç yılda bir düzenlenen etkinlikler şeklinde sürdürülmekte. Bu tür sanat etkinliklerinde gösterilen işler çoğu zaman satışa yönelik olmayacağı için sponsorlara gerek duyulmaktadır.

Peki 3. İstanbul Trienali için tarih ve tema ,başlık belli oldu mu? Eserler belirginleşmeye başladı mı? Nasıl bir konsepti olacak?

Bağımsız Sanat Derneği sekiz yıllık bir dernek ancak henüz yaptığımız işlerle orantılı geniş bir merkezde faaliyetlerini sürdürme imkanına kavuşamadı. Merkeze uzak küçük bir atölyeden çalışmalarını sürdürüyor. 2016 yılında üçüncü trienal için yeni bir tema ve yeni sanat dervişleri bulma yolunda alıştırmalarımızı sürdürüyoruz. Gayret göstermek bizden, muvaffakiyet Yüce Allah’tan diyerek...



Yıldız Ramazanoğlu konuştu

Yayın Tarihi: 05 Aralık 2014 Cuma 16:17 Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2014, 13:56
banner25
YORUM EKLE

banner26