Şakir Kurtulmuş 26 yıllık fetret dönemini anlattı

''Elde edemeyeceğiniz vakitleri, bir daha bulamayacağınız vakitleri en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın diyorum. Bu nasıl olur? Çok okumakla olur.'' Şakir Kurtulmuş, Özge Sena Bigeç Çav'ın sorularını yanıtladı.

Şakir Kurtulmuş 26 yıllık fetret dönemini anlattı

Şair ve yazar Şakir Kurtulmuş Bey’le bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşi beni derin tefekkürlere gark ederken, asrın vefâsızlık aşısınıysa bir kez daha dimağlarımıza vura vura hatırlattı. Evet, asrın en önemli hastalığı kanser değil vefâsızlıktır. Rabb’e vefâsızlık, Peygamberlere vefâsızlık, anaya babaya vefâsızlık, hısım akrabaya vefâsızlık. Din kardeşine vefâsızlık! Din kardeşine vefâsızlık!

İnanılır gibi değil. Şakir Bey, genç yaşında yaşamış olduğu kırgınlık ve şahit olduğu sahte düzenler sebebiyle, iyi bir okur-yazar ve dergilere ciddi emek verir iken, hepsiyle bağını kesmiş, tam 23 yıl okumaya, 26 yıl da yazmaya ara vermiş. İri puntolarla tekrar edelim: 26 yıl!

TYB İstanbul Şubesi’ne yaptığı katkılar ve sunmuş olduğu gayretler sebebiyle sevgili büyüğüm Şakir Bey ile söyleşi yapmayı epeydir istiyordum, ancak 26 yıllık bir fetret dönemini duymak tahayyülümden çok uzaktı. Derken, kayıt açıldı:

Hocam önemli bilgiler veriyorsunuz, müsaadenizle kayıt cihazını açıyorum.

(Gülümseyerek ve heyecanla) Ama ben kayıt cihazına konuşamam..

(Gülümseyerek) Bir süre sonra varlığından habersiz oluyorsunuz zaten Hocam. Sohbet öylece akıp gidiyor.

Kayıt cihazı ile ilgili bir anım var. 26 yıl okumaya ve yazmaya ara verdikten sonra Adem Turan bir gün benimle görüştü ve kaydetmiş olduğu sohbetimizden bir yazı çıkardı. O yazıları derlemiş toparlamış. “O Şimdi Nerede?” diye Dunyabizim.com’da bir bölüm var. Orada bu yazı yayınlandı. Adem o zamanlar, uzun yıllar ortada görünmeyen, kaybolmuş isimleri bulup onlarla konuşmalar yapıyor. 2010 yılıydı.

Adem Bey de vefâlı biri demek ki..

Evet. O kadar yıldan sonra hatırlamış olması önemli. O yazı yayınlandıktan sonra ben Dunyabizim.com sitesiyle tanıştım. Dunyabizim.com diye bir sitenin varlığından da haberim yoktu. Baktım Dunyabizim.com sitesinde her şey var. Bizim kültür dünyamız, edebiyat dünyamız, sanat dünyamız, fikir dünyamız, düşünce dünyamız… Her şey var. 

Asım Gültekin Bey’le tanışıyor muydunuz?

Tabi tabi..

Asım Bey de DünyaBizim’le sizi tanıştırabilirdi.

Hiç kimseyle görüşmediğim için o dönemde, Adem Turan beni gelip buldu.

İnzivaya çekildiniz o zaman…

Tabi tabi tabi…

26 yıl mı?! (Hayret ve şaşkınlıkla) Sübhânallah!

Tabi tabi..

Dergilere yazı gönderiyor muydunuz?

Hayır hayır. Ne yazıyordum, ne okuyordum. Öyle bir dönemdi yani…

Kendi şahsi hayatınızda da okumuyordunuz?

Tabi tabi... Tamamen farklı bir dünyada yaşadım 26 yıl.

Kırgınlık, küsmüşlük hissediyorum…

Tabi... Sonra kültür dünyasını Dunyabizim.com’da yakından takip etmeye başladım. Bu sefer içim ısındı. O kopukluğu o şekilde giderdiğimi düşündüm. Daha sık takip etmeye başladım haberleri. Bir baktım, bir haber var. Ali Haydar Haksal’dan bahsediyor. 40 yıllık arkadaşımız. 30 yıl önce görüşmüşüz en son. İkinci ameliyatını olmuş. Hastanede ziyaret etmiş, fotoğraf çektirmişler gençler... Nasılsın, durumun nasıl diye soruyorlar. Orada onlara diyor ki; “Okuyorum, yazıyorum.” Hasta yatağında bu adam. Daha narkozdan çıkmamış. Bu, beynime zank diye oturdu. Çok etkiledi beni. “Okuyorum, yazıyorum.” Birkaç gün yoğun bir şekilde düşünmeye başladım.

Yine aynı şekilde takip ediyorum siteyi. Bir baktım, bir haber daha... Atasoy Müftüoğlu da ameliyat olmuş. Yine gençler onu ziyaretine gitmiş. Orada resim çekilmişler. Yeni kitapları çıkmış, Hece Yayınları’ndan. O da diyor ki; “Yeni kitabın hazırlık aşamasındayım. Son tashihlerini yapıyorum. Birkaç güne kadar matbaaya vereceğim, basılacak.” Bu adam da hasta yatağında. Ameliyattan çıkmış. Bu iki olayı birleştirdiğimiz zaman geçen 26 senenin eleştirisini, sorgulamasını yapmak ihtiyacı hissettim.

26 sene çok ciddi bir rakam. Ve en verimli yıllarınız...

Evet. Hemen Ali Haydar Haksal’ın telefonunu buldum, telefon açtım. 30 yıldır görüşmüyoruz. Selam verdim, şaşırdı ve hemen tanıdı. Çok sıcak bir karşılama oldu. Nerdesin diye de hiç sorgulamadı. Sanki dün görüşmüşüz gibi. Bu da çok etkiledi beni. Ameliyat olmuş, hasta yatağında yatıyor ve sıcak bir karşılama... Yeryüzünde yaşayan sağlam insanlardan biz o ilgiyi göremedik! Sağlam insanlardan göremediğimiz ilgiyi hasta yatağında ameliyattan yeni çıkmış insandan görüyoruz. Bunlar ruhen beni çok etkiledi. “Abi” dedim, “bana geçmiş yıllara ait dergilerden, elinde fazla olan kitaplardan gönderebilir misin?” 26 senenin açlığı var. “Tamam” dedi, “söylüyorum Ahmet Tahir’e.” Ertesi gün bana (eliyle büyüklüğünü göstererek) bir kocaman koli kitap geldi. Ben onları okumaya bir başladım, tam 2 sene... 2010, 2011. Tam iki sene. Onlar beni doyurdu.

Hızlandırılmış eğitim...

Evet, açlığımı onlarla giderdim.

Hocam kırılma noktası neresiydi? 26 seneyi gerçekten şu an havsalam almıyor benim.

İnsani ilişkiler..

Edebiyat dünyasında mı?

Edebiyat dünyası, basın, medya... Gönüllülükle çalıştığımız yerlerdi ama harçlığımızı bile alamıyorduk, o kadar mağdur ediliyorduk. Bunlar tabi çok etkiledi. Bir de yayıncılar arasında dönen dolapları görünce... Tamamen maddi şeyler peşinde olmaları can sıkıcı. İslami bir hareket içinde olduğunu düşün, yayıncılık yaptığını düşün, ama bu sadece bastığın kitapların renginde var, yaşantında yok. Bu kötü bir şey... Bunu görünce tabi insan üzülüyor ister istemez. Bunlardan dolayı böyle nefret ettik..

Geçmişe dönseydim, onu değil de bunu yapardım” dediğiniz pişmanlığınız illa ki vardır.

Ayrı düştüğüm yıllarda okumayı terk etmemeliydim. Küsmüş olabilirim, kırılmış olabilirim, insanlara kızmış olabilirim ama okumayı bırakmamalıydım. Yazma neyse de okumayı bırakmamalıydım. Tabi bu bir imtihandı. O yılları boş geçirmiş olmaktan dolayı büyük hüzün duydum.

23 sene... Neler yaptınız o yıllarda? En anlamlı şey neydi?

Boş yaşadım.

Televizyon mu vardı hayatınızın merkezinde?

İş... Havaalanında çalışıyordum. Sabah 7’de gidiyordum. Akşam saat 11, 12’ye kadar. Yine çalıştığım işe kendimi adamışım. Hangi işi yaparsam yapayım, hayatım boyunca böyle olmuş. Yine de edebiyata zaman ayırabilirdim, onu yapamadım bu kopukluktan dolayı.

O zamanlarda en son okuduğunuz kitap neydi?

Onu hatırlayamıyorum ama, İslam dergisi çıkıyordu, onu takip ediyorduk. Edebiyat, Mavera, onları takip ediyorduk. Mavera’da çalışıyordum. Aylık dergide çalışıyordum. Yönelişler’i çıkardık, Yönelişler’de çalıştım. En son Yedi İklim dergisini çıkardık. 2 sayı çıktı. 87’nin Nisan’ında galiba... O dönemde ben ayrıldım gittim. 26 yıl aradan sonra yeniden doğdum diyorum ben. Yine de halime şükrediyorum, hiç de uyanamayabilirdik...

Biz de hiç tanımayabilirdik, biz gençler için de kayıp olurdu.

Cenab-ı Hak yine yüzümüze güldü de bizi uyandırdı. “Hızır Adem” diyorum ben. Adem Turan sayesinde bizi yeniden silkeledi.

Fetret devri yaşamışsınız.

Ben de öyle diyorum. Fetret dönemi yaşadım.

Fetretten önceki kitaplarınız nelerdi?

Ah Güzel Bir gün” 1985 yılında çıktı. “Hazreti Hamza”yla “Bilal-i Habeşi” Beyan Yayınları’ndan çıktı iki tane. Onlar da 85’te yayınlandı.

Fetretten sonra?

Yusuf’un Kuyusu”. 2012’de sanırım. Bundan sonra “Ölüm ve Ayna”. Diğer 3 kitabın da yeni baskısı çıktı.

Toplamda 5 eser. Ama 10’larca eser kaybımız var.

Ali Haydar Haksal, ben Yeni Devir gazetesinde Sanat-Edebiyat sayfası hazırlarken Erzurum’da üniversite öğrencisiydi. Oradan bana yazılarını gönderiyordu. Ben gazetenin sanat sayfasında yayınlıyordum bunları. Daha kitapları falan yok. Biz öyle tanıştık Ali Haydar Haksal’la. Bana oradan mektuplar yazıyordu. Ben ona cevap veriyordum. Mektup arkadaşlığımız oldu, 1-2 yıl. Sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da tanıştık. Yazdığı yazıları dosyaladı. Öykü ve şiir yazıyordu. Gazetede zaten yayınlıyordum fakat bir de Mavera’ya götürmesini söyledim. Mavera’da da yayınlansın. Ankara’ya gitti. Hem Cahit Zarifoğlu’yla tanışayım hem dosyaları götüreyim diye. İki dosyayı birden Cahit Ağabey’e veriyor. Cahit Ağabey şiir dosyasına şöyle bakıyor, koyuyor kenara. Hikayeye bakıyor, Rasim Özdenören Bey’e veriyor, hikayelere bakmasını istiyor. Rasim Bey bakıyor, diyor ki bunları yayınlayalım. Mektup yazıyor Cahit Ağabey, Ali Haydar Haksal’a. “Rasim” diyor “senin hikayelerini çok beğendi, dergide yayınlayacağız onları. Hatta diyor; 'Ali Haydar Haksal bu 5 hikayeyi yazsa, başka hikaye yazmasa, onun edebiyat dünyasına hikayeci olarak kalmasına bu 5 hikaye yeter.'” Ve Ali Haydar Haksal öykü üzerine yoğunlaşıyor. Bugün 50’ye yakın kitabı var. Aynı dönemde yazılarımız çıkıyordu. Mavera dergisinde beraber aynı dönemlerde yazdık. Böyle bir fetret dönemi yaşamamış olsaydım daha çok eser verebilirdim belki de...

Mavera ile görüşebilmiş miydiniz? O dönemde size enerji verecek, sizi tazeleyecek birileri yok muydu?

Mavera dergisi ilk çıktığında İstanbul’da biz hizmet ettik dergiye. Dergi çıktığı zaman önce bize gönderirdiler. Ben alıyordum dergiyi, bütün dergi satılan noktalara, kitapevlerine, büfelere, bayilere bırakıyordum. O zamanlar edebiyat dergileri gazete bayilerinde satılıyordu. Beyaz Saray’da bütün kitapçılarda vardı. Şimdi 1-2 yerde. Eminönü’nde iskelelerde, Kadıköy’de iskelelerde, Karaköy’de iskelelerde. Çok okunuyordu o zaman. İskeleye bir gidiyordum, vapurda seyahat edecek herkes bayilere yöneliyordu, gazete kitap dergi… Şimdi nerde… Gazetelerle birlikte birkaç tane magazin mecmuası var. Ama o zamanlar okuma da çok yaygındı.

Kültür daha yüksekti.

Tabi... Vapura bindiğiniz zaman hâlâ çok dikkatimi çeker. Vapura bakın şöyle, yüzde 60’ı-70’i mutlaka bir şey okur. Herkesin elinde bir kitap vardır, dergi vardır, bir şey vardır. Şimdi yüzde 99’unun elinde telefon var. Ve herkes telefonla konuşuyor. Yanındakiyle konuşmuyor kimse. Arada böyle bir fark var.

Hepimizin bu yolda az ya da çok yaşadığı imtihanlardan... Ama sizinkinin süresi çok olmuş hocam. 3-5 yıl olsaydı bu kadar üzülmeyebilirdim. 26 yıl. Çok ciddi bir dönem! Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz? (Tebessümle) Artık sizi kimse yıldıramaz. Buna müsaade de etmeyiz.

Elhamdülillah... Geriye dönüş artık çok zor. Tabi kaybolan yılları düşündükçe çok üzülüyorum.

Gençliğe tavsiyeniz nedir?

Onlara hep hayatımdan örnek veriyorum. Bu çok önemli bir yaşantı benim için. Aynı şeyi siz yaşamayın. Ve çok değerli kılın vakitlerinizi. Elde edemeyeceğiniz vakitleri, bir daha bulamayacağınız vakitleri en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın diyorum. Bu nasıl olur? Çok okumakla olur. Ne kadar çok okursanız kendinizi o kadar iyi tanırsınız. Medeniyetimizin mimarlarını, her şeyden önce çok iyi tanımalıyız. Eğer bizim medeniyetimizi inşa eden büyüklerimizi yeterince tanımış olsak, bugün, içinde bulunduğumuz noktada olmayız. Çok daha iyi noktada oluruz. Bilemeyişimizden dolayı çok büyük kayıplar içindeyiz. Bu kayıpları azaltmak için ne yapmamız lazım? Çok okumamız lazım...

Medeniyetimiz deyince hatırıma Osmanlı arşivi geldi. Arşivimiz ile ilgili fikirleriniz nelerdir?

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sorumlu olsaydım, her liseden öğrencileri Osmanlı Arşivi’ne götürür, hiç değilse 10’ar dakika o arşivleri görmelerini sağlarım. Ola ki bunların içinden 3 tane-5 tane genç merak salar, bunlar neymiş diye çalışmaya başlarlar. O kitapları tanımaya, çözmeye çalışırlar. Kalabalığın oraya götürülmesi ne oluyor diyeceksin. 1 kişi çıksın içinden, 2 kişi-5 kişi çıksın. O da bize yeter.

Sizin arşiv çalışmanız var mı?

Maalesef yok..

Tahayyülünüzde?

Tahayyülümde de yok ama hep şunu yapmaya çalıştım, yapamadım. Kütüphanelere gidip eski eserleri karıştırmayı, bakmayı çok isterdim. Eskiye ait divanları, gazelleri araştırmayı çok istedim.

Ecdaddan mahrumiyetle yaşıyoruz Hocam.

Biraz da boynumuz ondan bükük...

O sebeple daha kırılganız, asır itibariyle... Peki yayına hazırlanan kitaplarınız var mı bizi bekleyen?

Bir şiir kitabı var. Denemeleri ve söyleşileri kitaplaştıracağız. Yeniden dünyaya geldiğim, ikinci doğuşumdan sonra yazdığım yazılardır.

Henüz 5 yaşındasınız. Bir bakıma Medine hayatınız. Gerçekten çok keyifli bir derinlikti benim için. Bir kuyuda bir Yusuf’u bulduk. Mısır’a Sultan olur inşallah.

Sultan olmak gibi bir gayemiz yok da sadece Müslüman kardeşlerine bir kardeş olarak var olsa, yeter. Mültecilerle ilgili bir şiir yazdım. Yedi İklim’de yayınlanacak.

Son birkaç aydır edebiyat dergilerine bakarken şunu aradım. Bunca insan, bu sıkıntılı hayatı yaşıyor. Bu mültecilerin hayatı çok derinden üzüyor beni. Bir şey yapamıyoruz, o da üzüyor. Bu insanlar keyfe keder gelmiyorlar buraya. Mecbur olmasalar bu hayatı kimse tercih etmez. Ama bizim bu hayata bakışımız da çok enteresan. Böyle olmamalı yani... Başka türlü olmalı. Bunu sorgulamaya çalışıyorum. Benim elimden sadece şiir yazmak geliyor. Ve bakıyorum dergilere, hiç bu konuyu işleyen şiirler yok. Ona da üzülüyorum. Biz kültür insanları, sanat edebiyat insanları, bu meseleye biz sahip çıkmazsak kim sahip çıkacak? Önce biz sahip çıkmalıyız ki dışarıdaki vatandaşların da duyarlılık sahibi olmalarını sağlayalım. 

Geçtiğimiz kurban bayramında yaşadığım bir olay: Arefe günü TYB’den geç vakit çıktık. Kadıncağız marketin oradaki çöpten bir şeyler topluyor. Bir şey de diyemedim, gittim yanına. “İhtiyacınız var mı?” dedim. O beni orada çalışan biri zannetti. Utandı, lahanaya yöneldi, dedi ki “bu kaç para?” Ben de hemen aldım lahanayı, cevap vermeden götürdüm içeriye, poşete koydurdum, parasını verdim, 2 lira lahana, 2 lira... “Buyur abla” dedim, “bu senin.” Parasını vermeye çalışıyor. Çöpten almaya utandı, bir şey satın almaya çalışıyor. Zor kabul ettirdim. Aldı onu, önüne baka baka gitti. Yanında da kız çocuğu var. Bunun gibi daha neler var. Derdini bize anlatamayan, derdini göremediğimiz ne insanlar var. Sokağa çıkıp baksak, belki bunlar gibi bir sürü göreceğiz. Ama bu gözlere sahip değiliz. Göremiyoruz onları.

Viraneler altındaki hazineler gibi. Onlar hazine ve keşfedemiyoruz. Oysa bizzat ayet-i kerime fakirlerle beraber olmamızı emreder. Peygamberimiz de fakirlerin ortasına bağdaş kuran bir isimdir.

Evimizin karşısında Suriyeliler bir daire tuttular. 1 gün, 2 gün, 3 gün, pencerelerinde bir şey yok. Hanıma dedim, evden perde alıp götürdük. Pencerelerini kapattılar. Nasıl seviniyor Suriyeli kadın... Adamcağızı görüyorum, evine giderken hep boynunu büküyor. Bizim başımıza gelse, biz ne yapardık öyle bir şeyde...

 

Özge Senâ Bigeç Çav, “kardeşlik vebali nasıl ödenecek?” dedi

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:16
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Şerafettin Kaya
Şerafettin Kaya - 3 yıl Önce

Şakir bey,yanılmıyorsam Yeni Devir gazetesinin edebiyat köşesinde haftada bir yazınız çıkıyordu.Birçok kez yazılarınızı okudum ve sonra birden ortadan kayboldunuz.Bizler gibi sizde yolun yarısına geçmişsiniz...Allah,sağlıklı ve mutlu bir yaşam versin.Selamlar.Manisa.

Nidayi Sevim
Nidayi Sevim - 3 yıl Önce

Üstad 26 seneden beri yazmış olsaydı belki de biz bu yazıyı okumamış olacaktık! Kim bilir? "Sükutumuzdan anlamayan, sözümüzden de bir şey anlamaz" misali. Gayet samimi, içten bir sohbet olmuş. Rabbim konuşandan, konuşturandan, vesile olandan ebediyyen razı olsun...

yaşar akgül
yaşar akgül - 3 yıl Önce

yıllar yıllar sonra sevgili dostum Şakir Kurtulmuş'u görmek beni çok mutlu etti...onu bulup konuşturanlara çok teşekkürler...Şakir kardeşime selamlar...sevgiler...muhabbetlerimi iletiyorum...Yaşar Akgül

ahmet tahir haksal
ahmet tahir haksal - 3 yıl Önce

küsmek güzelde anlayan varsa.tabiki yeniden doğmasan tanışmş olmazdık buda güzel

Ömer
Ömer - 3 yıl Önce

Şakir Abi ile üç dört sene önce tanıştık. Hala görüşürüz. Ne güzel...

banner19

banner13