Şair tüm varlıkların sesiyle çoğaltır içinin sesini

'Ah Güzel Bir Gün’, 'Yusuf’un Kuyusu' ve 'Ölüm ve Ayna' isimli şiir kitaplarının sahibi şair Şakir Kurtulmuş, şiir ve kendi şiir anlayışı üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Şair tüm varlıkların sesiyle çoğaltır içinin sesini

Şiir üzerine ne çok şey söyleniyor, ne çok şairimiz var! Övündüğümüz şeyin çokluğu nitel yönden ise, sevinmeliyiz, kıvanç duymalıyız. Fakat övüncümüz salt sayısal verilere dayanıyorsa şiir ve şair adına tedirgin olmalıyız. Şiir, duygunun özsuyunu damıtandır çünkü. Şair bu işlemi yapan velud bir insandır. Şiir sözü etkilidir, tesirlidir; ama onu tesirli kılacak olan da şairin hassasiyeti ve duruşudur. Boğazdan yüreğe inmeyen sözün tesiri olmayacağı gibi kof duygularla mısra düzen şairlerin de sözleri zerre miskal yüreğe dokunmayacaktır. Ve o şairin şiiri de yaşamayacaktır. Bu sebeple şiirde misyon önemlidir. Misyonu olan şiir, uzun yolları arşınlar, yüksek tepeleri tırmanır. Güncelin içinde kaybolmaz. Daima güncel kalmayı ve gündemde olmayı başarır.

Bu düşüncelerle ‘Müslüman şiirler yazan’ Şakir Kurtulmuş ile şiir ve kendi şiir anlayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimizin bazı sorularını, şairin Yusuf’un Kuyusu isimli kitabından seçtiğimiz mısralar etrafında sorduk. Şakir Kurtulmuş’un ilk şiir kitabı Ah Güzel Bir Gün’dür. Daha sonra Yusuf’un Kuyusu ve Ölüm ve Ayna isimli şiir kitapları okuyucuyla buluştu.

Her şairin ‘Şiir nedir?’ sorusuna kattığı farklı bir yorum var. Birkaç cümle ile Şakir Kurtulmuş şiiri nasıl ifade eder?

Sahi nedir şiir? Ne çok tarifi yapılmış bugüne kadar. Şiir şiirdir, dersem şiire yüklediğimiz anlam yeterince anlaşılmış oluyor mu?

Şiir karanlığı rahatsız eder. Şiir adaletsizliğe ve zulme başkaldırır. Günümüzde şiirin bu itibarı koruduğunu düşünüyor musunuz?

Şiire bir sorumluluk mu yüklüyorsunuz; onu kaldırabilecek sıkleti yok ise, yıkılabileceği de unutulmamalı. Şiir şunu yapmalı, bunu yapmalı diye yazarken oturup ona bir görev vermeye çalışmam. Gelişini hoş karşılarım. Sabırsız görünebilirim belki ama gönlümün bütün odaları açıktır sonuna kadar. Yüreğimin tüm kanallarında eser gelen şiirin rüzgârı. Heyecan dolu olurum. Şiir ortaya çıktıktan sonra bakarım ne yazdığıma. Neyi söylediğime. Nasıl söylediğime. İnsanla ilgili yükümlülüklerin altında hissederim her zaman kendimi. Bu yükümlülük bana bazen karanlığı deşmeye çalışan şiir de yazdırır. Haksızlıklara karşı duran, insanı savunan, mazlumun sesini duyurmaya çalışan şiir de yazdırabilir. Ama insana özgü, insanı koruyan, hakikatle buluşturan, hakikat yolunda yürüyüşe çağıran, göğün katmanlarında insanla ilgili bir şey arayan bir sesleniştir. Bir yol alıştır. İnsana özgü, insanla birlikte.

Bir taş sesidir kalbim/ Kurşundan ağır sesim/ Karşı kıyıya çarpar” (Yusuf’un Kuyusu-syf:19) Kendinize has bir şiir anlayışınız var, fakat bazı mısralarınızı okurken Cahit Zarifoğlu ve Osman Sarı hatırımıza düşüyor. Birbirini seven insanların birbirine benzemesi durumu gibi mi algılamalıyız bunu?

Hızlı bir okuma serüveni ile birlikte başlayan yazı, şiir çalışmalarımızın en önemli beslenme kaynakları Diriliş, Edebiyat ve Mavera çizgisinde büyüyen dergi ve yayınlardır.1970’li yıllarda dergilerimiz çeşitli zorluklarla yayınını sürdürmeye gayret ediyor, yayınevlerimiz de birer birer kitap yayınlamaya çalışıyordu. Kitaplarımızın sayısı bugünkü şartlarla kıyaslanamayacak kadar azdı. Ne var ki kitapların sayıca az olmasının önemi yoktu bizim için. Çünkü her yayınlanan kitap büyük bir heyecanla, bir ilgi ile bekleniyor ve okunuyordu. Yeni çıkan bir kitabı alıp da koynumuza bastırarak yaşadığımız sevinç, o zenginliğin önemini, bizim için ne kadar değerli olduğunu anlatmaya yeter sanıyorum. Şiirimiz zengin, bereketli, sesi gür ormanlarda nefes alıyor, çağıltısı çok uzaklardan hissedilen güzel ırmaklarda yıkanıyordu.

Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Sesler, Körfez, Şahdamar, İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Sebep Ey, Bir Savaşçıdır Kalbim, Hicret, Güneş Donanması ilk yıllarımızda özenle oluşturmaya çalıştığımız ‘şiir’ binasının temelini oluştururlar. Bu halka İsmet Özel’in Amentü’sü, Ebubekir Eroğlu’nun Kuşluk Saatleri ile gelişir ve büyür. Böylesi zengin bir beslenme zemini bulan şiirin o kaynaklardan ‘etki’ler alması, bünyesinde bu izleri taşıyor olması çok doğaldır.

Kâinatın güzellikleri, çiçek, taş, gökyüzü, yeryüzü, gül, dağ, nehir, toprak, su… hemen her mısraınızda beliriyor. “Depremin öncü sesidir taşlar/ Karıncalar ve sular/ Zeytin bahçeleri ve hurmalar/ Horozlar ve ağaçlar/ Bereketli topraklar gül” (Yusuf’un Kuyusu-syf:17) Bu mısraları şairin ilham aldıkları olarak mı düşünmeliyiz yoksa iyi bir şair kâinatın da okuyucusu mudur aynı zamanda?

İçinde yaşamak durumunda kaldığımız şehir kültürü, modern hayat yakınlık kurabileceğimiz bir yaşam tarzı olmamıştır. Çevremizde yerleşik olan popülist ve modern anlayışın olumsuzluklarından sıyrılıp, yeni bir tarzla kendi düşüncemizi, kendi anlayışımızı diri tutmanın, ikame etmenin yolu da burada, kendi değerlerimizdedir. Kendi sınırlarımızda, kendi gerçeklerimizle, kendi duygu ve düşüncelerimizle yüzleştiğimizde kendimize ait olana özgürce ve daha kısa yoldan, emin adımlarla yürüme imkânımız olacaktır.

Şair çağını iyi okumak durumundadır. Çağı iyi okuduğunda şair, taştan, gülden, dağdan, buluttan, gökten, topraktan, sudan, çiçekten, hemen her şeyden kendisine bir çağrı, kendisine bir sesleniş bulabilecektir. Çevresindeki her şey ona tanıklık etmeye hazırdır. Şair etrafında bulunan canlı cansız tüm varlıklardan gelecek sesle çoğaltacak içinin sesini. O sesle sürdürecektir yürüyüşünü.

Acı hayatın gerçeğidir. Duygulanmak da çokluk acıdan kaynaklanır. Şiirlerinizde acının dile getirilişini görüyoruz. Şair acıyı paylaşmak mı ister, acıyı duyurmak mı? Ya da ‘elimden bir şey gelmiyor’un çaresizliği şairi mısralara mı tutundurur?

Cahit Zarifoğlu’nun ‘ne çok acı var’ sözü ile anlatmak istedikleri tam da bu noktada önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Yüreğinde mazlumların seslenişini duymadan, yaşadıkları acıyı içinde yaşamadan, insanın çilesini hüznünü hissetmeden düşünce olmaz, üretim olmaz, şiir olmaz. Hüzün Peygamberinin ümmeti oluşumuz bize çok şey söylemeli. Neden hüznü, acıyı yaşamamız gerektiğini bu gerçek karşısında daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Sokakta açıkta kalan bir kedinin yavrularına açlıklarını gidermek için bir parça yiyecek vermek de, susuz kalan bir köpeğin susuzluğunu giderecek bir tas su vermek de bizim sorumluluğumuzdadır. Hüzün hiç eksilmeyen, sürekli kendini yenileyen bir ırmağımız, merhamet ise Efendimizin örnek yaşamından armağan dualarla birlikte sığınabildiğimiz büyük limandır.

Ortadoğu’nun çığlıkları ve yaralı kalbi şiirlerinizde yankı buluyor. “Ortadoğulu ustanın gözleri vurdu beni/ Acemi avcının elindeki av gibi vurdu/ Mescid-i Aksa’nın kalbi vurdu/ Denizi döven dalgalar gibi vurdu” (Yusuf’un Kuyusu-syf:50) Hakikati yoğun bir hissediş ile dile getirmek, Ortadoğu’nun ahını, efganını duymamıza yeterli mi?

Dünya coğrafyasında tarih boyunca eksik olmamış savaşlar. İnsanın olduğu yerde elbette savaş da olacaktır. Ne var ki bugün savaşlar sınırlarını korumak ya da genişletmek adına yapılıyor ve zulme maruz kalan ne yazık ki Müslüman ülkeler, topluluklar oluyor. Özellikle Ortadoğu’da yıllardır süregelen bir tehcir hareketi ve zulüm var. Filistinli Müslümanlar kendi topraklarında sürgüne, zulme uğruyor ve özgürlükleri, kimlikleri aşındırılmaya çalışılıyor. Dünya Müslümanlarının yaşananlar karşısında nasıl sorumluluk taşıyabileceği konusunda her birimiz üzerimize düşen görevi yapmıyorsak, bizim de çatışmalar ve zulüm duvarları altında kalma riskimiz vardır. Sorumluluk inancımız gereği evrensel bir sorumluluk, evrensel bir algılamayı gerektirir. ‘Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten de bütün bir insanlığı diriltmiş gibidir’ ölçüsü ışığında her nerede yaşanıyor olursa olsun zalimler karşısında ezilen, horlanan, işkencelere maruz kalan, her türlü şiddet ve teröre maruz kalan mazlumların yanında yer almak her şeyden önce bir insanlık gereğidir. İnsan olmanın verdiği bir sorumluluktur. Şair bu acıyı, hüznü, sorumluluğu, en fazla hisseden kişidir. Yaşamalıdır acıyı en derinlerde. Hüzün çiçeklerinde doğan, yüzü güneşe dönük vaziyette şiire açık olmalı kalbi şairin.

Şiirlerinizde dua imgeleri oldukça fazla. Duanın şiir hâline sığınmak, bir nevi insanları Bir Olan’a davet etmek, kardeş olmak, merhamete çağırmak adına mıdır?

İçinde yaşadığımız dünyada her gün binlerce mazlumun âhını duyuyorken, yardım çığlıkları göğün duvarlarına kadar yükselerek yüzümüze çarpıyor ve her seslenişte, her çığlıkta kalp atışlarımız müthiş bir hızla atmaya başlıyorsa. Filistin’de, Gazze’de annesi ya da babası askerler tarafından tutuklanarak gözlerinin önünde kaçırılan küçük bir çocuğun ağlayışına, gözleri kör dünyaya seslenişine nasıl sessiz kalabilirsiniz. Göğün boşluğunda dönüp tekrar yeryüzüne inen yardım çığlıkları karşısında çaresizliğinizi örtebilir misiniz, yenebilir misiniz? Mazlumların ağlayışları karşısında elinizden bir şey gelmediğini düşündüğünüz anda birden içinizi bir sevinç kaplıyorsa, bir an kendinizi horlanan, ezilen, işkence gören mazlum kardeşlerinizin yanında hissetmeye başladığınızda, sabah akşam gece gündüz kuşandığınız ‘dua’ silahının gücünü kavrayıp şükredenlerden olmaz mısınız? Şiirinizin omurgasını oluşturan kelimeler duanın renkleriyle bezenmiş, ırmaklarından taşan coşkuyla seslenmeye başlamıştır. Duaların içinden yükselmiş, pırıl pırıl kelimelerle süslenmiş şiirle, güçlü bir hissedişle yaşayacağımız bir ‘şükür’ değil midir? Şiirin kendisi bir dua, bir edep, bir tavır, bir şükür, insanın kendini bulması, algılaması, yorumlaması, seslenişi, hissedişi değil midir?

Şiirlerinizde geçmişimizin izleri saklı. Ashab-ı Kiram’a kadar uzanan ve geleceğe dair söylenmiş mısralarınız var. Buradan mülhem şiir aktüelin sığlığında kaybolmamalı ama ondan beslenmelidir diyebilir miyiz?

Sanatçı nesneyle iç içe yaşamayı seçmiştir bir kere. Her an değişik biçimlerde karşısına çıkan bir nesneyi şiirinde kullanabilir. Nesne, eşya dediğimiz ya da imge, nasıl adlandırırsak adlandıralım, şairin gücüyle yakalanır ve kendine has diliyle ona nasıl bir anlam yüklüyorsa o şekilde konuşmasına imkân verir. Şair şiirle özdeşleştirmelidir kendisini. Şairin elbette taşıyacağı, savunacağı tezler olacaktır. Bu tezler şiirin temelini oluşturabilir ancak. İlk insan Hz. Âdem peygamberden başlayan, günümüze kadar süregelen bir izleğin, bir düşüncenin izcisi olmalıdır şair. Herkesten çok şair olmalıdır bu yükümlülüğü taşıyabilecek olan izci. Şairin sorumluluğu daha fazladır. Şair için burada önemli olan savunduğu tezler değil, bu tezleri nasıl algıladığıdır. Hamdolsun sahip olduğumuz Müslümanca düşünme, İslami hassasiyet bizim koruyucumuz olmuştur her zaman. Bu hassas duyarlık sizi asla güncelin altında bırakmaz, aktüelin sığlığında kaybolmanıza izin vermez. Ondan beslenmeye devam edersiniz, açlığınızı onunla giderirsiniz. Ta ki duyarlıklarınız zayıflayıp, antenlerinizin çekim gücü ve hızı yavaşlamaya görsün. Bu durumda belki şair susmayı tercih edebilir. Bu susuş onun yeniden temiz havalarda nefes alması için bir imkândır aslında. Şiir kendi ırmağında aktığı sürece, kaynak özelliğini yitirmez, beslenme kanalları daha çok gelişir ve içten içe gelişmesini, büyümesini sağlar şiirin.

Şiire ilk yönelişiniz nasıl oldu? Bu bağlamda genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Lise yıllarında başladık biz de pek çok şair gibi. Hamdolsun savrulmadan dosdoğru bir yol izleme imkânımız oldu. Önümüzde izleyeceğimiz yol konusunda bize örnek olacak ağabeylerimiz vardı. Ama kaynaklarımız, imkânlarımız çok azdı. Bugünle kıyaslanamayacak kadar çok az imkânlar içinde tanıştık şiirle. Okuyacak kitap bulmada çok zorluk çekiyorduk. Bir arkadaşımızın satın aldığı bir kitabı en az üç beş arkadaşımız sırasıyla okuyorduk. Yerli düşünceyi savunan yazarlarımızın kitapları daha yeni yayınlanmaya başlamıştı. Sezai Karakoç’un kitapları Diriliş Yayınları'nca seri halinde yayınlanmaya başladı ve okuma faaliyetimiz aynı hızla sürdü. Böylesi kıt imkânlar içinde gelişip büyüdü dostluğumuz.

Şimdi günümüzdeki imkânlara baktığımızda gençlerin büyük oranda güzel imkânlara sahip olduğunu görüyoruz. Bu imkânları en iyi bir şekilde değerlendirerek sanat-edebiyata olan ilgilerini artırmaları, çok ama çok okumaları gerektiğini, mutlaka divan şiirini okumalarını öneririm. Bizim şiire başladığımız dönemde okuyup izleyebildiğimiz sadece Diriliş, Edebiyat ve ardından çıkan Mavera dergileri vardı. Şimdi herhalde 50 civarında yayınlanan dergi var. Aylık edebiyat dergilerini imkânlar ölçüsünde takip etmeliler. Çağdaş şiiri takip ederken kendilerinden önceki kuşaklara ait şiir kitaplarını da okumaları gerektiğini söylemeye hacet olmasa gerek. Son olarak gençlere şiiri sevmelerini, çok sevmelerini söylemek istiyorum.

Sizi biraz daha tanımak ve şiirlerinizi biraz daha anlamak maksadıyla gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi oldukça faydalı oldu. Dünya Bizim ailesi adına teşekkür ediyorum.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Yayın Tarihi: 11 Şubat 2015 Çarşamba 15:46 Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 10:49
banner25
YORUM EKLE

banner26