banner17

Şair şehre uyum sağlayabilir mi?

Genç şairlere şiir ve köy anlayışlarını sorduk. Uzun cevaplar aldık. İşte o dosya..

Şair şehre uyum sağlayabilir mi?

Cafer KeklikçiCafer Keklikçi

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

Çevrenin “gerçeği” beni her zaman ilgilendirir

Kimlik, köylü kentli diye ayrılamaz. Kimlik bir insanın duyuş, düşünüş ve davranış bütünlüğüdür. Şehirde doğup kaba saba düşünen, duyan (duyuş) ve davranan şairler çok olduğu gibi; tersine köyde doğup kültürlü hatta aristokrat davranan şairler de çok. Bu köylü lafını eski komünistler eski sağcılar için icat etmiştir sanatta.

Eski solcular da eski sağcılar da yaftacıdır. Seksen öncesi artığı kavramlardır köylü, kentli ve şehirli lafları. 2000’li yıllardan sonra Paris’le Kahramanmaraş’taki bir köyün hiçbir farkı yok. Televizyon ve internet dünyanın her yerini koskoca bir şehir veya köy haline getirmiştir. Para kimdeyse o iyi, diğerleri kötü ayrımı bütün dünyada insanların algı dünyasına yerleştirilmiştir. Paran var mı en çağdaş en kentli en bilmem ne insan sensin. Paran yoksa ne kadar şehirli olursan ol fayda etmez/etmiyor. Şairlerin köyde doğmuş olanları daha avantajlı. İmge, simge, ironi, deyim, atasözü ve sözcük zenginliği açısından köyde doğmuş şairler daha iyidir. Şehirde doğmuş şairlerde ‘kenar mahalle uyanıklığı’ var. Örneğin bir şair Anadolu’da bazı yerlere gezmeye gitmiş, dere, vadi, kanyon, yalçın tepeler, yeşillikler görmüş; geldi bana görgüsüzce (övgüyle) anlatıyor. Yarım saat anlattıktan sonra bana dönüp “ne o hiç heyecanlanmadın” dedi. Ben; “niye heyecanlanayım, senin 38 yaşında gördüğün o muhteşem güzellikleri, tabiatın acımasız yapısını ilk gençlik yıllarımda yani 15–16 yaşlarımda çok gördüm, hatta 18 yaşıma kadar da hep gördüm, gezdim, yaşadım” dedim. Bozuldu. Köyde doğmuş şairler daha insanidir. Makamdan ziyade insana önem verirler. Edebiyat dünyasındaki alicengiz oyunlarını bilmezler. Kimin ne olduğunu çok iyi bilirler. Kim neyi ne şekilde söylüyorsa o şekilde inanırlar. Temiz anlamında saflar. Ama her herzeyi yutmazlar.

Çevre özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar (NASIL desek) bir altyapı oluşturuyor? (İmgeden realiteye kadar)

Ben, Sosyal Gerçekçi Şiir’i savunduğum için büyük şehirlerden köylerdeki mahallelere kadar her ayrıntı benim nazarımda değerlidir. Çevrenin ‘gerçeği’ beni her zaman ilgilendirir. Yaşantılar ve olaylar benim hep ilgi alanımdadır. Ben şiirde yeni (Türk şiirinde bana kadar hiç olmayan) bir ‘gerçek’ yarattığımdan dolayı şiirdeki gerçeklik üzerine çok düşündüm/düşünüyorum. Şiir, gerçeği yeniden gerçek olarak yaratmaktır.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli sakin bir yer yani bir köy ortamı, hayali vardır. şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Ben hayatta hareketi ve gerilimi seven bir insanım. Hayatımda uyuduğum vakit hariç hiç boş boş oturduğumu, uzandığımı hatırlamıyorum. Bir şeyle meşgul değilsem konuşurum. Yanımda bir insan olmazsa kütüphanemde kendi kendime konuşurum. Sanki bir topluluğa hitap ediyor gibi hızlı, heyecanlı ve yüksek sesle konuşurum. Yeni bir şiir yazdığımda yüksek sesle okurum; zaten şiiri ilkönce söylüyorum sonra yazıyorum sonra tekrar yüksek sesle okuyorum. Böyle durumlarda (konuşmalarımda) karım, kütüphanemde benden başka biri daha var zannedip kapıyı tıklatır ama anlaşılır ki ben kendi kendime konuşuyorum. Ben lüksten sıkılan bir insanım. Rahatına düşkün biri olmadığım için öyle sakin bir yer hayalim yok.

Ama şu var; şehirde bahçenin ortasında üç katlı bir ev, etrafı bahçe duvarlarıyla çevrili, giriş katında misafir (yazar, şair ve okurlarım) ağırlayacağım, orta katta ailemle ben oturacağım, en üst katta komple kütüphane olacak. Bir muhasebecim olacak. Helal yoldan gelen (şirketten) parayı ayda bir hesap kitap yaparak evin resmi işlerini (örneğin elektrik faturasını yatıracak vb) yapacak, bana bu günün parasıyla diyelim (evin aylık bütün masrafları çıkartıldıktan sonra) 3–5 bin TL para verecek. Ben hesap işlerinden hem sıkılırım hem de hiç sevmem. Böyle bir imkân mümkün olur mu? Sanmam! Neyse devam edelim; ben her sabah şapkamı ve çantamı alıp evden çıkacağım. Akşama kadar gezeceğim. Tam anlamıyla aristokrat bir yaşamdan bahsediyorum.

Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?

Türkiye’de binaların (evlerin) balkonlu yapılmasının yaygınlaşması 1960’lardadır. Sezai Karakoç bu yüzden ünlü Balkon şiirini yazmıştır. Türkiye’de rezidansların artması 2000’li yılardan sonradır. Ben de 2008’in başında ünlü Rezidans isimli şiirimi yazdım. Söz konusu iki şiir arasında hiçbir benzerlik bulunmadığını iki şiiri de bilenler biliyordur.

Şehrin hâkimi şairlerdir ama bunu şehir bilmez"  diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde? Şehir hala şiirden habersiz mi?

Şairlerin şehrin hâkimi olduğundan haberim yoktu. Sanırım uydurulmuş. Ben şiirlerimle şehrin, kasabanın, köyün kısacası bütün dünyanın hâkimiyim! Şiiri çoğunlukla şehirde oturanlar okuyor. Köyde kütüphane mi var mübarek! Köy romanları tamamen uyduruk bir projedir. Bazı hidayet romanlarında da köye kütüphane filan yaparlar da ama gerçekte Türkiye’de 2010 yılında bile köylerde kütüphane yok. Geçenlerde bir köye bir öğretmen kütüphane kurmuş, ana haber bültenine çıkardılar adamcağızı. Sanki gökte yeni bir yıldız keşfetmiş gibi ağırladılar.

Bir şair olarak utandım bundan. Ama ben şanslıyım bu anlamda; dedem ‘okumuş’ olduğu için Karacaoğlan’ın şiirlerini ilk dedemden duydum. Babam da Karacaoğlan türküleri söylerdi. Örneğin “Ela gözlüm ben bu elden gidersem” diye başlayan türküyü, hiçbir ses sanatçısından dinlemeden önce, ilk defa babamdan dinlemiştim. Ben şunu bir anlamda ölçüt sayıyorum; bir şairin dizeleri köye kadar ulaşmışsa o şair gerçekten büyük bir şairdir. Örneğin; Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Mehmet Akif Ersoy’un dizelerini okuryazar olmayan insanlar bile ezbere bilirler. Benim şiirde en önemsediğim ‘makam’ açıkçası budur.


İbrahim Gökburunİbrahim Gökburun

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

Toplumsal kültürün inşasında en önemli rolü üstlenenler şairin (sanatçının), köy ya da kent kültürü ile bir uyum sağlamak gibi bir derdinin olmadığını düşünüyorum. Çünkü şairin yaşadığı çevre, kurduğu şiirin atmosferini etkilese şiir söyleme gücünü etkileyen ana unsur değildir. Şairin (sanatçının) dünyayı yorumla gücü yaşadığı mekânla örtüşmek zorunluluğu yoktur. Bir ömrü köyde geçiren yönetmen Ahmet Uluçay, kent kültürünün ana unsurlarından biri olan sinema alanında önemli eserlere imza atması, sanatçının köy ya da kent kimliği değil yaşamı anlamlandırma gücünün önemli olduğunun göstergesidir.   

Çevre özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar (NASIL desek) bir altyapı oluşturuyor? (İmgeden realiteye kadar)

Şiir kelimelerle, seslerle kurulur edilir. Şair yaşadığı içinde bulunduğu dünyanın sesleri ve olayları üzerine kurar şiiri. Eminönü, vapurlar, martılar ve Süleymaniye… İstanbul’da yaşayan her şairin şiirine can vermiştir. Ayrıca şiir şairlik istidadının ötesinde sıkı bir çalışma ve derin bilgi birikimi gerektiren bir uğraşıdır. Uşak’ta Şair Nedim ile karşılaşma olanağınız çok düşük bir ihtimalken; İstanbul’da Divanyolu’da akşam eve dönerken ansızın Fuzuli ile karşılaşabilirsiniz. Bir bayram sabahı Süleymaniye’de mutlaka Yahya Kemalli görebilirisiniz. Emirgan’da, Kanlıca’da Sezai Karakoç’a rastlayabilirsiniz. İstiklal’de İlhan Berk, önünüze çıkabilir. Tanpınar’ın Huzur’unda Mümtaz ile bütün İstanbul’u konuşabilirsiniz. Vapur’da Kadıköy’e geçerken Cahit Zarifoğlu yanınıza gelip oturabilir. Size şiir üzerine bir şeyler fısıldar. Belki de ilk şiirinizi o zaman yazarsınız.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli sakin bir yer yani bir köy ortamı, hayali vardır. şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Benim böyle bir hayalim olmadı. Çünkü çocukluğum bol domates yetişen bir köyde değil; ama ceviz ve elma bahçelerinde geçti. Bir bahçede yaşanabilecek ne varsa yaşadım. Yalnız bir köy okulda öğrenciler yetiştirmek gibi büyük bir hayalim vardı. Olmadı. İstanbul’da bir kalabalık bir kargaşanın sancısını tanık olmak düştü payıma. Bunu ben istedim. Devlet tam dört kez beni Anadolu’da küçük bir şehirde sesiz sedasız bir şehre göndermek istedi; ama ben bu kalabalık kentte yaşamak istedim.
Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?
Son dönem yazılan şiir iki binli yılların tanığıdır. Çağın kültür, dil ve medeniyet buhranına rağmen ezberlenebilen, birbirine benzemeyen şiirler okuyoruz. Fakat henüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, “Fatih Kürsüsü’nden” gibi şehrin ruhunu yansıtan şiirlerin yok denecek kadar az olması; günümüz şiirinin şehrin ruhundan çok çağın ruhunu yansıtmaktadır. 

Şehrin hâkimi şairlerdir ama bunu şehir bilmez"  diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde? Şehir hala şiirden habersiz mi?

Günümüz şiirinin sadece şairlerin birbirlerine yazdığı özel mektuplar kadar az okunması; şiir kitaplarının 300 – 500 adet basması, yayınevlerinin şiire yüz vermemesi, basılan kitaplarının dağıtıma çıkmaması, dağıtıma çıkan kitaplarının raflarda yer bulamaması günümüz şiirinin şehre yansıyan fotoğraflardır. Çünkü modern çağın egemen gücü medya, iletişim ve ulaşım araçlarının baş döndürücü gelişimi; insan yaşamını kolaylaştırdığı kadar insanın insaniyetini zora sokmuştur.


Kalender YıldızKalender Yıldız

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

Şair sadece şehre değil dünyaya iğreti duruyor.

Şair için şehirli olmakla köyden şehre gelmek şiirinin serencamı açısından çok belirleyici bir husus. Şiiri şehirde tanıyan şair, köyden gelenden daha şanslı zira köyden gelen şehirde yeni bir şiirle tanışıyor, şiiri yeniden yorumlamak ve belki de öğrenmek zorunda kalıyor. Şehirli kimliği ve köylü kimliğinden hareketle şairleri sınıflandırmak  -şiirleri bunun dışında- bana çok doğru gelmiyor. Göçle gelen şair, üç dört kuşaktır şehirde yaşayanlardan daha iyi “şehirli” olabiliyor. Şair bir yabancı aslında.  Şehre de köye de yabancı. Yabancılık bittiği anda şairlik de biter. İnsanı şair yapan şey, eşyaya bakışıdır.

Çevre özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar bir altyapı oluşturuyor? (İmgeden realiteye kadar)

Şehir, şaire; hayalle hakikat arasındaki benzersizliği, realizmle romantizm arasındaki derin uçurumu öyle net bir şekilde gösteriyor ki neredeyse şaire söyleyecek söz kalmıyor. Şiirde şairin altyapısı mı yoksa şehrin kuşatıcılığı mı belirleyicidir? Şehir, şaire yeni bir dil kazandırır daha doğrusu kazandırmalıdır. Bozkırdan gelen şair, kasaba şiirini de şehre taşımaya çabalıyorsa bozkırdan hiç gelmesin. Bozkırın asude hayatı da şiiri de şehirde geçer akçe değil. Şehirde acı var, gerçek ve derin acı. İnsanı çeken bağlayan, kayıtsız kalmasına müsaade etmeyen bir acı. Acı ve mutsuzluk şiiri besleyen olgular, bu anlamda şair için şehir iyi bir malzeme. Şehir şiiri çoğaltan, renklendiren nesne olmaktan çıkıp bazen şiiri biten bir özne de olabiliyor.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli sakin bir yer yani bir köy ortamı, hayali vardır.  Şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Şehre yakasını bir kez kaptıran bir daha kendisini ondan kurtaramıyor. Şehrin değiştiren, dönüştüren, büyüten, küçülten bir yapısı var. Şehir tezatlar ülkesi. En tepedekiler de şehirde en diptekiler de; en iyiler de şehirde en kötüler de. Şair yukarıda da söylediğim gibi şiirini bazen şehre kaptırabilir. Modern hayatın dayatmasına boyun eğebilir. Şehirden bir yenilip çıkmak var bir de şehri terk etmek var. Bizim göçer kanı dolanan damarlarımız, kuşatılmayı sevmiyor. Şairler de bundan beri değil ama o özlemi kurulan hayata ulaştıkları zaman da şehrin çağrısına dayanamıyorlar. En iyi eserlerini o asude bahçelerde değil de şehrin karmaşası içinde vücuda getiriyorlar. Şairin köy sevdası ya da bir sahil kasabası aşkı bir hayal olarak kaldığı sürece cazibedar oluyor. Ona ulaştığı vakit beklediği ile bulduğu şeyin aynı şey olmadığını görüp yeni bir hayal kırıklığı yaşıyor bana kalırsa…
 
Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?

Şehir sadece şiiri değil bünyesindeki her şeyi etkiliyor. Şehirlerle anılan şair ve yazarlar vardır ama ben bir göçerim ve şu ana kadar ki en uzun ikametim son yedi yıldır yaşadığım İstanbul. İki yıl kadar önce Üsküdar’a  “mecburen” ikamet kaydı yaptırdım. Daha önce herhangi bir yerde ikamet kaydım yoktu. Şehirlere bağlanamıyorum. Şehirle çok geç tanıştım, bunun eksikliğini hep hissettim, ama bu eksik hissedişe, şehrin bana çok şey kattığını bilmeme rağmen bir şehre bağlanmak onunla anılmak istemiyorum. Benim şiirimi besleyen şeyin ne olduğunu ben de çok bilmiyorum açıkçası. Bazı günler kendimi “şair” hissediyorum. Bazen bir mısra bazen bir kelime şiire kaynaklık ediyor. Şiirimi ruhumdan çok kalbim ve hayatım besliyor, bu tespiti şimdiki zaman için söylüyorum 
 
Şehrin hâkimi şairlerdir ama bunu şehir bilmez"  diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde?  Şehir hala şiirden habersiz mi?

Şehir şairden değil, şiirden habersiz.

Şairler çok konuşuyor, şehrin şiirden habersiz olması imkânsız! Yukarıdaki cümleyle bu cümle arasında bir tezat var gibi ama yok. Şair, şehre sesini duyurmaya çalışırken şiiri aracı ediyor fakat bir süre sonra şair yapıp ettikleriyle şiirinin önüne geçiyor. Bu da şiirin aleyhine işliyor. Şehir hayatı zor, insan şehre karşı hep uyanık olmak zorunda bu uyanık kalma hali zamanla insanı yoruyor. Yeni gelenlerle rekabet etme gücünü azaltıyor, şehir hep yeni ve dinamik olanı istiyor...

Bana kalırsa şair, şehrin hâkimi değil mağdurudur.

 


Mustafa UçurumMustafa Uçurum

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

İnsanın üzerinde taşıdığı kimlik yaşadığı mekâna göre yer değiştirir. Bu çok normaldir. İnsan yer değiştirir, dünyası değişir. Her mekân insan için yeni bir dünyadır. Şairler de mekân değiştirir. Köyden kente göçen şair, gün gelir ve şehre uyum sağlar. Çünkü şair hayata karşı eğreti durur, sanata karşı eğreti durur ama yaşadığı yere eğreti durmaz.

Şair, köylü kimliğini özellikle şairliğini kuşandığı anlarda bir kenara bırakır. Şehre uygun bir havaya bürünür. Bu uyum öyle bir hale gelir ki şairin geldiği yeri kestirmek güçtür. Fakat, metropollerde yaşayıp da köylü kafası taşıyanlar hariç; çünkü onlar her yere ve her şeye karşı eğretidirler.

Çevre özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar bir altyapı oluşturuyor? (İmgeden realiteye kadar)

Metropol demek, büyük ve karmaşık demektir aynı zamanda. Kafalar, yaşantılar, yollar, sokaklar hep bir karmaşayı yaşar. Şiirimizdeki karmaşa, kafa bulanıklığı, içinden çıkılmaz imgeler metropolün şaire ettiği fenalığın bir yansımasıdır. Şair, özellikle büyük bir şehirdeyse allak bullak bir zihinle yaşaması normaldir. Şairin zaten mekân tanımaz bir reddediciliğini düşünürsek, özellikle son dönem şiirlerinin realiteden çok imgeye, kapalı bir dünyaya yönelmesini anlayabiliriz. Şair, zaten şehirde büyük bir çığlıkla başbaşayken, ondan gidip de uslu bir imge beklemez hayal olur.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli sakin bir yer yani bir köy ortamı, hayali vardır. Şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Aslına bakarsanız bu hayal büyük şehre müptela olmuş herkesin hayalidir. Küçücük çocuklara bile verilen resim ödevlerinde görülür ki onlar da küçük dünyalarında tarif ettiğiniz yerleri hayal ederler ama yalnızca hayal ederler. Şairler de aynen böyle işte. “Ne seninle ne sensiz” hesabı, şehri yaşamayı, şehri solumayı bir türlü bırakamazlar. Aslında ellerindedir ordan uzaklaşmak. Bunu bildikleri halde şehri her şeyiyle kabullenmiş bir hayatı yaşamayı sürdürürler. Şehirle hesaplaşırlar, savaşırlar ama bir türlü de şehri bırakıp gidemezler.

Şairler, Mustafa Kutlu’nun Beyhude Ömrüm hikâyesindeki bir yaşamı ancak hayal ediyorlar ve bunun hayali bile onları rahatlatmaya yetiyor. Durumun farklı bir yönü de şairler bu arzularını hiç dile getirmezler. Günümüzde hangi şair var ki “Hadi gel köyümüze geri dönelim” diye bir şiir yazmıştır?

Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?

Şairi besleyen birçok besin maddesi vardır. Şehir de ruhuyla buna katkı sağlar. Şair, yaşadığı şehri benimsediğinde, oradan ne kadar güzel şiirler çıktığına şahitlik etmişizdir. Şair-şehir uyumu sağlandığında şiir patlayıverir birden. Cafer Turaç’ın Amasya Mektupları, Hüseyin Atlansoy’un Elveda Şehir şiirlerinde olduğu gibi.

Şehrin hakimi şairlerdir ama bunu şehir bilmez" diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde. Şehir hala şiirden habersiz mi?

Şehirlerin şiirden habersiz olduğu doğrudur. Günümüzde şiiri ancak şairler yaşıyor. Şair yeni bir şiir yazıyor, şehir bunu duymuyor ama kilometrelerce öteden başka bir şair şiirin ruhuna giriyor.

Şehir şiirden habersizdir. Şairin şehrin hakimi olması, şehri köşe bucak yaşamasından gelir. Şair şehirde görünmeyeni görür kimsenin duymadığı bir fısıltıyı duyar. Bir çiçek patlar bir anda, şehir uykusundayken çiçeği şair selamlar. Şehirler şairlerden habersizdir ve bu habersizlik şehrin üstüne ölü toprağını serper. Şair, her şeye rağmen içine sinen şehrin şiiri yazmaya devam eder. 

 


Ali Osman DönmezAli Osman Dönmez

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

Köyde doğmuş olmanın getirdiği aidiyet “köylülük”üyle, sosyolojik bir olgunun sonuçlarından olan “köylülük”ün birbirinden oldukça farklı anlamlara sahip olduğunu düşünüyorum. “Görgüsüzlük” kelimesinin semantik alanını işgal etmiş olan “köylülük” bugün bir yerleşim birimini tanımlamanın çok ötesinde menfî tedailere sahiptir. Köy menşeli bir şairi, sırf bu durumundan dolayı  “köylülük” yaftasının kafesine hapsetmek en basit ifadeyle  “Kastım budur şehre varam, feryad ü figan koparam” diyen Yunusların hatırasına ihanettir.

Çevre özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar bir altyapı oluşturuyor? (İmgeden realiteye kadar)

Şehir-kent-şair münasebetinde -özellikle de çağımızda- şehri tabi olunması gereken/baskın unsur, şairi de ram olması gereken/pasif unsur olarak almak problemlidir.  Sanayi inkılâbının estirdiği rüzgârla hızla kurulan ve “şehir” kelimesinden ziyade “kent” kelimesinin semantik havzasını oluşturan “yerleşim birimleri”nin ne yazık ki kuruldukları günden beri sadece şairle değil, insan olma vasfını kaybetmemiş her fertle problemleri olmuştur. Sanayi inkılâbı maalesef soy şehirlerin dokusunu da büyük ölçüde bozmuş/değiştirmiştir. Fıtratı icabı sadece kente değil dünyaya da uyum problemi yaşayan ve bu dünyayı bir sürgün yeri olarak değerlendirip ötelere olan özlemini şiirlerinde dile getiren şairlerin “kent”e dair problemleri ile her şeyi bu dünyadan ibaret görüp “kam almanın” peşinde olanların “kent”e dair sorunları birbirinden farklılık arz eder. “Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi/Gururu yıkılmış soyatlar gibi/Bu şehirden gidiyorum.” diyen şairin yaşadığı şehre dair problemle; “İstanbul'da Boğaziçi'nde/Bir garip Orhan Veli’yim/Veli’nin oğluyum/Tarifsiz kederler içindeyim” diyen şairin yaşadığı problem temelde birbirinden farklıdır.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli sakin bir yer yani bir köy ortamı, hayali vardır. Şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Bir şair için “bütün yolların kendisine çıktığı yegâne adres olan ev” bugün o kadîm fonksiyonunun çok uzağına düşmüştür. Güvenin sembolü olan evin yerini “konut” işgal etmiştir. Bundan dolayıdır ki İstanbul’la ruhu uyuştuğu durumlarda “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;/Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar./İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;/O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.” diyen Necip Fazıl, şehrin en temel direklerinden olan “ev” mimarisinin dolayısıyla şehir dokusunun bozulması karşısında  “Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!/Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!/Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada.../Garanti yok sen gibi fâniye sigortada!/Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!/Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!” diyerek ağıtlar yakar.

Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?

Şüphesiz ki şehre ait olumlu durumların yanı sıra olumsuz durumlar da şairin eseri için çeşitli imkânlar sağlar. Bu, şairin mizacı ve sanat anlayışının süzgecinden geçtikten sonra eserine yansır. Şairlerin asude bir “o belde” özlemleri ise, yitirilmiş cennet özleminin bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Şüphesiz bu da şiire çeşitli imkânlar sağlar.

Şehrin hakimi şairlerdir ama bunu şehir bilmez" diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde. Şehir hala şiirden habersiz mi?

Şehir ve şiir arasındaki ilişkide şiirin her zaman şehir üzerinde genellikle fark edilmese de, etkin bir tarafının olduğunu düşünüyorum. Buna paralel olarak “Bursa’da Zaman” şiirinin bugünkü Bursa kimliği üzerinde nasıl bir etkisi vardır açıkçası merak ediyorum. Buna karşılık şehir de şair üzerinde derin bir tesire sahiptir. Bugün bunun en bariz örneği şiirin dış yapısında görülüyor. Ölçülü ve kafiyeli geleneksel şiirin yerini oldukça serbest yazılan bir şiirin almasında, kentlerin keşmekeşlik arz etmesinin de rolünün olduğuna kaniim.

 


Hasan ÇağlayanHasan Çağlayan

Köyden kente gelen şairlerimiz var. Taşıdığı köylü kimliği şehirle ne denli örtüşüyor. Şehre iğreti mi duruyor şair?

Sorunuzu, köy-kent değil de, taşra-merkez denkleminde değerlendirecek olursak, genelleme yerine oturabilir. Gerçekten de, kökleri taşrada olan fakat sanatında inkişaf etmek için şehrin yolunu tutan pek çok sanatçı var. Ama insan, şair sıfatından önce insandır. Şehirler, hususen bizim şehirlerimiz, yüz yıllardır köy nüfusuyla besleniyor. Mesela, kültür başkentimiz İstanbul 17. Yüzyıldan beri taşradan göç alıyor. Nüfusu 14 milyon civarında. Soruyorum, bu nüfusun yüzde kaçı şehirlidir, şehirleşmiştir; ya da köylü kalmıştır? Anadolu’da yaşayan her insanın burada akrabası veya yakını bulunuyor. Bu sebeple şehirde oturan kişi taşra ortamından uzaklaşmış olmuyor. Öyleyse şair niye şehirli kimliğiyle örtüşmesin. Öte taraftan, şairlerin çoğu üniversite mezunu. Üniversite okumuş, belirli kademelere yükselmiş. Böylesi insanlar da şehirli olamıyorsa kimler şehirli acaba?

Meseleye insanın durduğu yerden, Frenkçe tabirle, ontolojik açıdan bakacak olursak, insanın kendisi hayata pamuk ipliğiyle bağlı zaten; yolculuk hali var, malum. İnsan soyunun en hassas kalplilerinden olan şairler bu sebeple şehirden evvel hayatta iğreti duruyorlar. Yaşadığı çevre onun kalbinde ve ruhunda başka insanlarınkinden daha büyük tesir icra edebiliyor. Savaş ya da barış ortamında yaşayan şairlerle kırsal kesimde ya da şehirlerde yaşayan şairlerin ruh haleti aynı olmaz. Bu durum ilhama da, esere de menfi-müspet akseder. Şehirde iğreti durmak, bakış açısıyla ve hayat içinde konumlanmayla alakalı bence. Bir insanın hayata bakışı pozitifse hayatın da o insana bakışı aynı şekilde olacaktır.

Çevre, özellikle de metropol şehirler şairin şiiri için ne kadar bir altyapı oluşturuyor? (imgeden realiteye kadar)

Hani, İsmail Beliğ’in “Yaratılmışların istidadına göredir feyz eserleri, nisan yağmurlarından sadef inci, yılan zehir kapar.” Mealinde harika bir beyti vardır. Şair metropolde de olsa, köyde de olsa istidadına göre birinci sınıf şiirler yazabilir. Okumak, okuyor olmak herkes gibi şairin de vazgeçilmez katığıdır. Şiir tekniğini, söz sanatlarını, imgeyi en çok da okuma besler; çünkü okumak fark ettirir, düşünmeyi, farklı bakabilmeyi öğretir. Metropol, sanat ortamlarına, eserlere çabuk ulaşmayı, aynı kıratta insanlarla buluşmayı, yukarıda da söyledim, eleştiri ortamına yakınlığı sağladığı ve eserlerini mihenge vurma imkânı tanıdığı için iyi bir altyapı oluşmasına çok büyük katkıda bulunabilir. İstidat olması şartıyla tabii.

Hemen her şairde domates yetişen bol çiçekli, sakin bir yer; yani bir köy ortamı, hayali vardır. Şairler bu hayalini gerçekleştirme adına neler yapıyor, yoksa şehre yakasını kaptırmış bir yaşamı mı yeğliyor?

Bu sorunuz da yine hayata bakış ve onu algılayış ile bağlantılı. Her şairde böyle bir hayalin olduğunu sanmıyorum; şayet varsa, bu, şehirden soğumuşluğa, memleket özlemine, içinde bulunulan mekâna yabancılaşmaya işarettir. Şehirdeki yoğun tempo; “ikincil, mesafeli, ilişkiler”in yaydığı soğukluk, çeşitli sebeplerin dayattığı güvensizlik, karmaşa ve stres, bir de maddiyata daha çok yaslanan bir hayat, genelde insanı, özeldeyse şairi kendi içine, hayale, kurguya döndürebiliyor ya da realiteye veya sürrealiteye götürüyor.

Hiçbir etki tek başına belirleyici bir güç oluşturmaz yine de. Gerçi, Servetifünuncularda böyle bir anlayış kuvvetle öne çıkmış; fakat onların meselesi köye, kıra çekilmekten çok, Sultan Abdülhamid Han’ın hafiyelerinin takibinden kaçmak ve dünya görüşleri istikametinde bir hayat sürmek hayalinden kaynaklanıyordu. Kaçış bir bakıma. Realist bir şair bulunduğu ortamı kabullenmekte zorluk çekmezken sürrealist bir şair için gerçeklik önemsizdir. Romantik biri, köy olsun, kent olsun rahatlıkla romantizmini besleyebilir. Mehtap her yerde mehtaptır ona göre. Semt pazarları, toprağa dokunarak ve kendi eliyle su vererek büyüttüğü, olgunlaşma aşamalarına şahit olduğu domatesin uyandırdığı etkiyi uyandırmayabilir; fakat şehirdeki semt pazarlarının, manavlardaki o rengârenk sebze, meyve sergilerinin insan ruhuna verdiği coşkuyu hiçbir köyde bulamazsınız. Bunun herhangi bir sanat sergisinden fazlası var, eksiği yoktur çünkü. Böyle bakınca şair niye köye dönsün, şehir niye yakasına yapışsın ki onun? Nostalji arayan için yaz tatilleri yeterli olur sanırım?

Şehirlerin ruhu ile şairin ruhu örtüşüp şiiri besleyen zengin bir ırmak oluyor mu?

Bu, şairin neyi mesele edindiğine bağlı. İnsanı mı, hayat yolculuğunu mu, savaşı mı, sanatın kendisini mi? Çoğaltılabilir. Şehrin ruhu insandır; fakat geçmişten bugüne kalan her türlü eser; evler, çeşmeler, ibadethaneler, çarşılar, parklar, kütüphaneler ve hatta mezarlıklar da şehrin büyük ruhunun cüzleridir. Sonra, varsa şayet; dağ, deniz, orman ve buralarda yaşayan canlılar da bu ruha dâhildir. Eğer şair, şehrin her türlü gürültüsünden ve kirliliğinden kalp ve ruhunu temiz tutabilirse şehrin büyük ruhuyla kendi ruhunu örtüştürebilir. O zaman, bütün bir tarihi ve coğrafyasıyla içinde duyması mümkün olur şehri. Böylece yedi koldan akan gümrah bir ırmak gibi şiiri besleyebilir.

Şehrin hakimi şairlerdir; ama bunu şehir bilmez"  diye bir anlayış var. Bu anlayış bugünün şiirinin neresinde duruyor, Şehir hâlâ şiirden habersiz mi?

Tam da şairane bir söyleyiş. Şiir, tarihin her devrinde günümüzdekinden daha çok merkezde olmuş, böyle olduğu için de şairler de toplumun merkezinde yer almışlar. Orta Asya’daki köklere gidildiğinde kamlar, baskılar, ozanlar; Arabistan yarımadasına inildiğinde Muallakat-ı Seb’a şairleri ve edipler ve hakeza diğer toplumların söz ustaları saraylarda veya halkının gönlünde; ama hep önlerde olmuşlar. Günümüzde, his yönü ağır basan bir millet olmamızın etkisiyle olacak, müteşairlerin, şiirle amatörce uğraşanların ve şairlerin halkın büyük bir yekûnunu oluşturmasından dolayı şiire ve şaire bakış ciddi bir biçimde zedelenmiş.

Ne var ki yarın da böyle olacağı anlamına gelmez, Kırık Mızrap şairinin de dediği gibi, “şiir bir gün hak ettiği o güzide yeri mutlaka bulacaktır.” Bu da, kendi köklerimize ve değerlerimize dönmekle, dil zenginliğimize sahip çıkmakla ve vicdanın sesini duyurmakla mümkün olacaktır. Şimdilerde pek çok şiir dergisi ve anlayışı ve azımsanmayacak şiir okuru mevcut. İyi şiiri tefrik eden eleştirmenler, şairler ve okurlar var. Şiir üzerine her ay dergilerde birçok yazı yayınlanıyor. Az önce de belirttiğim gibi, istenilen seviyede olmasa da şehir, şiirin farkında olmaya başladı. Şairler sevinebilir. Şairlere iyi şiir yazmak kalıyor artık. Takdiri insana ve zamana bırakmak en doğrusu. Emek verilen, ter dökülen hiçbir eser saklı kalmaz. Bunun daha da ötesi ve mühimi, Huda’nın bilmesi. Şuara Suresi 227. Ayet, Rabbimizin (celle celalühü), her şeyle birlikte, yazılan şiirlerden de haberdar olduğunu apaçık gösteriyor.


 

Recep Şükrü Güngör soruşturdu

Güncelleme Tarihi: 31 Mart 2010, 15:10
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Mülkün
Mehmet Mülkün - 9 yıl Önce

Şu genç şair işini bir kavrayabilsem...ah bir bilsem.

mehmet usta
mehmet usta - 9 yıl Önce

sayın güngör'ü bu soruşturması için kutlarım. emek verilmiş bir çalışma

...
... - 9 yıl Önce

Eğer şairse sağlamak zorundadır. Bir zaman da olsa.

Selami Yeniay
Selami Yeniay - 9 yıl Önce

Bugün bu söyleşide sözü edilen üstad Sezai Karakoçun Balkon şiirini okudum. Çok iyi bir şiir. Sonra Cafer Keklikçi'nin Rezidans şiirini okudum o da müthiş. Ama Keklikçi'nin bu şiiri Üstadın şiirine göre çok uzun bir şiir.

banner8

banner19

banner20