banner17

Şair kula da sâir kula da düşen hayran olmaktır

Şair ve yazar A. Ali Ural, uzun zamandan sonra beklenen son kitabı 'Gizli Buzlanma'yla şiir yolculuğuna devam ediyor. Fatma Toksoy, şairle, 'Gizli Buzlanma'yı konuştu.

Şair kula da sâir kula da düşen hayran olmaktır

Şair ve yazar A. Ali Ural, uzun zamandan sonra beklenen son kitabı "Gizli Buzlanma"yla şiir yolculuğuna devam ediyor. Yalın ve sezgiye dayalı dili, mısralarında yeni bir sese dönüşerek geleneği ve bugünü birleştiriyor. Gücünü büyük ölçüde çağrışımlardan alan şiirlerini ve şiir anlayışını kendisiyle konuştuk.

Muhterem hocam, “Kuduz Aşısı” kitabınızdan bugüne kadar tam yedi yıl geçti. Suskunluğunuzu “Gizli Buzlanma”yla bozdunuz. Yıllar önce bize ders verirken anlattığınız bilgilerin ışığında dikkat ettim de bazı yazar ve şairlerin kitap çıkarmak, hikâye veya şiirlerini yayınlamak hususunda belli zamanları oluyor ve düzenli olarak o aylarda yayınlamaya gayret ediyorlar eserlerini. Sizde de böyle bir şey var mı? Neden yedi yıl?

Ağaç ne zaman meyve vereceğini bilmez. O sadece kökleriyle toprağı, dallarıyla gökyüzünü çapalar durur. Çiçek açtığı gün dahi meyve vereceğinden emin değildir. Dolayısıyla suskunluğu bozmuyoruz. Susmaya devam edeceğiz. Yalnız ağaçlar değil, meyveler de bağırmaz. Tagore’un bir kitabının adı “Meyve Zamanı”dır. Çok severim bu ismi. Yedi sene şairinin seçtiği bir zaman değil, sözün mutlak sahibinin takdiri. Tevafuk. Yedi sene kıtlık, yedi sene bolluk yılına işaret eder Hz. Yusuf’un tabir ettiği bir rüya. Şiir kitapları da şairlerin rüyası. Onları kim tabir edecek!

Şair, şiir yazmadığı zamanları ne yapar?

Şairler kendileri bunu zaman zaman unutsalar da insandırlar. Şaire insanlıktan başka bir konum aramak ya da onu “Üst İnsan” saymak, seyrine zarar vermekten başka işe yaramaz. Diğer insanların maruz kaldığı bütün manevi tehlikeler şairler için de geçerlidir. Hatta etkiye açık oldukları için tehlikeye de açıktırlar. Belli zamanlarda üretim yapan bir şiir fabrikası olarak göremeyiz onu. Hayat ve ölüm onun işlerinin sınanması için de yaratılmıştır. Dolayısıyla diğer insanlar nasıl yaşıyorlarsa şair de üç aşağı beş yukarı öyle yaşar. Farkı göz ve kulak kesilmektir kâinata yaşarken. Gerçi şair olmayanlardan da beklediği şeydir bu Kur’ân’ın. Bakışın yönlendirilmesi istenmektedir evrene. Orada en küçük bir pürüzün olmadığının görülüp tasdik edilmesi gerekmektedir. Şair kula da sâir kula da düşen hayran olmaktır.

Kitabınızın adına gelelim. Malumunuz “gizli buzlanma”, araçlar için en tehlikeli yol durumlarından biridir. Çünkü sürücüler kar yağışı olduğunda ya da yolda buzlanma gördüğünde gerekli önlemleri alarak güvenli bir sürüş sağlayabilirler. Ancak gizli buzlanmada sürücü, buzlanma olduğunu bilmez, göremez ve kaza olur. Bunu fark ettiğiniz anda kaymaya başlarken düşüncelerimiz, yüreğimiz de kayar, şok tabir edebileceğimiz hayret-engiz bir hale geçer ruhumuz. Gizli buzlanma, ölüme en yakın olduğumuz dakikaları yaşatabilir insana. Bu durumların yaşanmaması için trafik ekipleri çoğu zaman karayollarına gizli buzlanma işareti yerleştirerek sürücüleri uyarır. Sürücü de ona göre önlemini alır. Şimdi siz de aynen karayollarının uyarı levhası gibi okurlarınızı uyarıyorsunuz. Aman dikkat, şaşıracağınız hayret-engiz şeyler çıkabilir karşınıza, öyle hızlı okuyup geçmeyin sayfalarımı, gizli buzlanma olabilir mi demek istiyorsunuz?

Kitabın adıyla böyle bir muradım olmadı. Şiir okuru zaten kaygan bir zeminde ilerlediğini bilir. Ele avuca gelmeyen bir şeydir şiir, şeritleri belirlenemez. 'Hatalı sollama yapma' falan diyemeyiz okura. Kaza da şiirin bir parçasıdır. Benim “Gizli Buzlanma” ismiyle dikkati çekmeye çalıştığım şey, hayatın görünmeyen işleyişi içerisinde her şeyin ağır ağır oluşmasıdır. Şiir zaten gözden kaçan yerde nefes alıyor. Öte yandan insanın insanla ilişkisinde de gizli buzlanma olabiliyor, insanla rabbi arasındaki ilişkide de. Bir bakıyorsunuz sevgili buz kesilmiş. Bir bakıyorsunuz sevgili kuluyken rabbinizin, çok uzaklara düşmüşsünüz O’ndan.

Kitabınızdaki şiirlerin her birini bir yol kabul ediyorum. Bu şiirler yani yollar rastgele açılmamış kitabınızda. Her biri diğerine başka bir şiir köprüsüyle, şiir viyadüğüyle sanki bağlı. Köprü ve viyadüklerde konvektif etki fazlaca olduğundan konveksiyonel bir yağış başlıyor okurda ve uyarınızı görmeyen okur yine gizli bir buzlanmaya kapılıveriyor. “Aman Allah’ım!” dedirterek okuru şoktan şoka sokuyorsunuz. "Noooluuuyoruzz" ya da "Kelime-i Şahadet" moduna sokuyorsunuz onları. Bir “Eşhedü” çektiriyorsunuz. Bu size garip bir haz veriyor mu? Çünkü her defasında diğer eserlerinizde de yaptığınız gibi okuru hep şaşırtmaktasınız. Bir anda bütün halet-i ruhiyesini alt üst etmektesiniz kelime ve cümlelerinizle, neden?

Kitabın ismiyle şiirimin şaşırtıcılığı arasında bir bağ kurmakta ısrarlısınız. Bakın, şair şaşırtmaya çalışmaz okuru; o bizzat kendisi şaşkınlık içindedir ve bu halidir okura 'ne oluyor' dedirten. Bir numara yapalım seyirciyi şaşırtalım, diyenler şairler değil illüzyonistlerdir. Şair şapkadan tavşan çıkarma kolaycılığına kaçmaz. Şairin aklından neler neler çıkıyor zaten, tavşanın lafı mı olur. Gerçekten çıkıyor hem hayal perdesine düşse de. Okura haz vermek gibi bir amacı olamayacağı gibi, okurun şaşırmasından haz duymak gibi bir derdi de yoktur onun. Bir haz ürünü değildir şiir.

Ne çok vakti var suyun küçük adımlarla yürüyor köprüye” mısrasında su hızlı gitmiyor, küçük adımlarla ilerliyor.“Şiiri bekleyenlere eşlik eder trampetsen ritmi bul şiir gelir kör şaire inandım” derken de trampetlinin arkasından o ritme uygun yine küçük adımlarla ilerleriz. “Marifet kanda yürüyüp bırakmamak iz” derken de küçük adımlarla temkinli ilerlenir kanda yürüyüp iz bırakmamak için. Görünen o ki siz de dikkatli yürütüyorsunuz mısralarınızı şiir yolundan, şiir viyadüğünden. Şiirlerinizin sıralaması dâhil her mısraınız hatta kelimeniz, evet, kelimeniz bile bu minvalde ilerliyor. Nedir bu yavaşlık meselesinin aslı?

Her puzzle resme haksızlıktır. Çünkü o resmin görünmeyen parçaları vardır, bir araya getirilemeyen. Bir kitabıma sırf bu yüzden “Resimde Görünmeyen” adını vermiştim. Hayat, “yavaş”la “hızlı”yı öyle bir maharetle bir araya getiriyor ki nice “yavaş”ın ne denli hızlı olduğunu hayretle fark ediyoruz. Kollarımızdaki saat hiçbir zaman doğru vakti göstermiyor. Bir “Oyalanma Saati”dir çünkü o. Ancak oyalandığınızı fark ettiğiniz anda akrep ve yelkovan gerçek yerlerini alıyor. Şiir başta olmak üzere sanatın bu oyalanmayı fark ettirecek gücü olduğuna inanıyorum.

Kitabınızın başında kıyılarda dolaşmakta ve kıyılardan katetmektesiniz yolu. Önce münacatın kıyısına tutunarak ilerlemişsiniz, esmaü'l-hüsnalar dilinizde. Ardından naatın kıyısına medet diye uğramışsınız. “Ömer görse sus derdi senin kelimelerinde is var huzura çıkamaz” mısrasıyla da hesaba çekmişsiniz kendinizi. Sonra şiirin kıyısında bir çıkış aramışsınız. Nasıl bir çıkıştı aradığınız? Peki, bulabildiniz mi bu çıkışı? Okurunuz da bu çıkışı ararsa ne önerirsiniz onlara?

Kıyıyı küçümsememek lazım. Kıyı haddir, edeptir. Meselemiz daha çok kıyısızlıktır. Bir kıyıdan açılabilir çünkü insan. Paraşütle derin sulara inmek isteyenleri görüyorsunuz. Derin sulara düşmek derin yapmaz insanı. Derin sularda binbir çabayla yol almaktır derinleştiren. Sonra kıyı olacak ki ufuk olsun. Kuyu da derin olabilir pekâlâ. Münacat kıyısından bakarsan ufukta Hz. Peygamber’i görebilirsin. Na’t kıyısından bakarsan Ömer, edebe çağırır seni şiir söylerken. Okuruma 'beni izle' demem. Ben de iz arıyorum çünkü. Okuruma 'sen de kâinata kulak kesil, bakalım ne duyacaksın' derim.

Ali Hocam, Yasakmeyve dergisinde şair Emirhan Kömürcü, “Gizli Buzlanma” kitabınızı anlatan yazısında şöyle bir tespitte bulunmuştu: “Türkiye'de yaşamak, modern hayatı çözememektir. Tek bir insan yoktur ki Türkiye'de, bu yaşam biçimini anlayabilsin. Hepimiz onun kıyılarındayız ve kendimizi daha iyi hissetmek için rotayı değiştirmeyi aklımıza getirmiyoruz. A. Ali Ural bu durumun görgü tanığıdır. Tanıklığının şiddeti, kitabın her sayfasında görülebilir. Biraz düşününce, Gizli Buzlanma'yı yazmamış olsaydı, onu sorgu odalarında, belli başlı işkence metotlarımızla sorgulamamız gerektiği sonucuna varıyorum. Bu gerekliliği hissettirecek kadar tanık Ural, bizim en büyük acılarımıza. Doğu veya Batı olamamamıza, hiçbir coşkudan namahrumluğumuza rağmen kendi hazinemizi açacak anahtardan mahrum oluşumuza, markalara karşı güçsüzlüğümüze rağmen içsel bir düşmanlığı nasıl 21. yüzyıla kadar taşıdığımıza... Hepsine ama hepsine şahit Ural.” Bu tespitlerine katılıyor musunuz, açıklar mısınız?

İnsan tanık olduğu gibi kendisine tanıklık edilendir yeryüzünde. Hem şahittir hem davalı. “Bir tanık olarak şair” üzerine söylenecek çok şey var. Şair yeryüzünde olup biteni olağan karşılamayarak bir insan hasletini ihya ediyor. Yadırgaması bundandır gördüklerini. Bu işin şakası olmaz. Tanıklığın yani. Görmediğin şeyi gördüm diyemezsin. Hissetmediğin şeyleri hissetmiş gibi yazamazsın. Bu yüzden yazmanın yaralayıcı bir tarafı var. Kalem önce sahibini yaralıyor. Acı çekiyormuş gibi yapamazsın. Genç şairlerin en büyük handikapı budur. Büyük sözler söylenmez, büyük sözler doğar. Plastik mısralardan korkmak gerekiyor. Tabiat reddediyor plastiği. Çürümesine dahi izin vermiyor. Yani bir başka canlı için gübre dahi olamıyor plastik.

Eserlerinizi okumak ve anlamak için okurun belli bir birikimi olması gerektiğini düşünüyorum. Sembollerle, imalarla okurunuzu yanınıza çağırıyor, bir kelimenin içine onlarca cümleyi sığdırabiliyorsunuz. Mesela, Ömer dediğinizde Hz. Ömer’i anlayabilmeli, “ben kral değilim!” sözünü Hz. Peygamber’e nispet edebilmeliyiz. Malik’in oğlu Kaab’ı, Sâbit’in oğlu Hassan’ı, Revâha’nın oğlunu veya Ebû Lübâbe’yi tanımalı, Sülün Osman’ın, Arsen Lüpen’in özelliklerini bilmeliyiz ki şiirin buzları çözülsün. Bu bilgilere sahip olmayan şiir okuru için bir öneriniz var mı?

Yazmak gibi okumanın da katmanları var. Sadece bilgi değil, okuma deneyimi dahi bir metin içinde farklı anlam ve estetik boyutları açabiliyor okura. Sanatın seçkin kalplerin işi olduğuna inanmışımdır her zaman. Okur da bu kapsam içine giriyor bana göre. Bakışın da eğitime ihtiyacı var. Yazarlık eğitimleri bu yüzden okurluk eğitimiyle başlamak zorundadır. Bir kitabı nasıl okuyacağını bilmeyen bir kimseden iyi bir kitap yazmasını bekleyemeyiz. Fakat yine de iyi şiir, anlam alanına yaklaşamazsak da bize kendini sevdirir. Sözlerini anlamadığımız bazı şarkılar gibi dinlemekten hoşlanırız onları.

Açılan kolları kucak sandım mancınıkmış / ya Bâtın hazinenden bir yüzük de olsa tak parmağıma”; “acemi şairim gökdelenin elli ikinci katında göğe bakmak zor gelir / bedevi değilim güneşi sırtlanamam bana farzlar da zor gelir”; “ben okuyamam dediğinde nefesini kesecek bir meleğin yok senin”; “elbisem yamalı değil, kalbimde binlerce çaput dalgalanıyor” gibi pek çok mısranızda kendini sigaya çeken bir şiir “ben”i var. Dervişliğini sorgulayan bir derviş mi geziyor kitabınızda?

Her şeyden hayal kırıklığına uğrayan insan nedense kendinden pek hoşnut. Bir tek kendinden şikâyetçi değil. Oysa sadece kendinden şikâyetçi olmalıydı. Tasavvuf, insanın âlemden razı, kendinden şikâyetçi olmasıdır belki de. Bu yüzden Yunus “Sen derviş olamazsın” demiş, Sun’ullah Gaybî, “Dervişem sanma / Derviş ol derviş” mısralarından bir el aynası yapmıştır kendine. Onlar dervişken böyle diyorlarsa zamane şairi ne yapsın! En azından şikâyetçi olabilir kendinden. Kendi yakasına yapışabilir.

Gizli Buzlanma”da klasik şiirimizin geleneksel unsurlarından muamma da var. Çözen oldu mu o muammayı?

Çözmeye teşebbüs edildiyse de henüz sonuç alan olmadı. Belki de muamma, muamma olarak kalsın istenmiştir. Bir tür olarak muamma bir yana, her şiir muammadır.

İlhan Berk, “Ustalık kazanılır, ama çocuk olmak yitirilirse şiirin büyük damarlarından biri yok olur” der. Rilke, “Yazamıyorum diyorsun. Senin çocukluğun da mı yok?” diye söylenir. Hasan Ali Toptaş ise, “Çocukluğu elinden tutmayan bir yazar hiç bir yere gidemez” tespitinde bulunur. Hocam, sizce iyi bir yazar veya şair olmak için çocukluk çok önemli midir?

Çocuk insanın saf hali. Katışıksız insan yani. Bu yüzden o dönemde dünyanın hafızasına düşen aksi altın değerindedir. Mutsuz bir çocuğun aynasında bile ne cevherler parıldar. Çocuk her şeye hayretle bakar, her şey olağanüstüdür onun için. Yazmak için işte bu bakışa ihtiyaç var. Her şeyi sıradan görmeye başlayan insan neyi yazacak! Herkesin çocukluğu var. Fakat diriltmemiz gereken sadece çocukluk anıları değildir. Çocuk bakışıdır yeniden ihya edilmesi gereken.

Ali Ural Bey’e bu aydınlatıcı, ve samimi cevaplarından dolayı müteşekkirim.

Rabbimizle aramızda “Gizli Buzlanma”lar oluşturmadan saf, katışıksız insan olmamız, çocuk bakışımızı yeniden ihya edebilmemiz temennisiyle…

 

Fatma Toksoy konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:09
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20