Safiyyüddin Erhan Eşrefoğlu: "Tasavvuf; Hakk’da fani olabilenlerin yüksek ilâhi bir ahlâk sistemidir."

Eşrefîliğin günümüzdeki son temsilcilerinden olan değerli büyüğümüzle sanat ve mimari kültürümüz, tasavvufi hayat, İslâm Medeniyeti, modernizm, Osmanlı mirası, günümüz mimari/ihya anlayışı ve kültürel değerlerimizin erozyonu ve daha pek çok konu üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi istifadelerinize sunuyoruz.

Safiyyüddin Erhan Eşrefoğlu: "Tasavvuf; Hakk’da fani olabilenlerin yüksek ilâhi bir ahlâk sistemidir."


M. Safiyüddin Erhan Eşrefoğlu Bey 1954 senesinde Bursa’nın Çatalfırın semtinde sekiz nesildir büyüklerinin ihya ve inşa ettikleri vakıf bir külliyede Bursa Eşrefîlerinden Abdulkadir Muhyeddin Eşrefoğlu ile Atıfet Hanım’ın evladı olarak dünyaya gelmiştir. Başbakanlık Eski Arşiv Umum Müdürlüğü muavinlerinden olan amcaları merhum Ziya Eşrefoğlu’ndan tarih kültürü ve şuuru aldı. Bursa’da vaki Mısri Niyazi (k.s) Hazretleri dergâhı evladından eski muallim Fehanüddin Ulusoy’un Tasavvuf tarihine dair vukufundan istifade etti. Asar-ı Nefise erbabı Hezarfen Hasib Mollazade İsmail Sönmez’den klasik sanatlara ve usul-ü mimariye dair çalışma ve tecrübelerinden istifade ile uzun seneler birlikte çalışarak melekelerini artırdı. Kendisine “ideal dostum” tabiriyle iltifatta bulunan Merhum Kazım Baykal ile Eski Eserleri Sevenler Derneği’ndeki çalışmalara katıldı. Halen vakıf, dergâh, türbe, mescid ve hazirelerindeki restitüsyon projelerinin hazırlanması ve yerinde ihya çalışmalarını tatbiken İstanbul’da, Bursa ve civarında fiilen devam ettirmekte olup çalışmalarında tespit ettiği fotoğraf ve arşivini çeşitli dergi ve kitaplarda neşrederek umumun istifadesine sunmakta, müze ve benzeri yerlerdeki çeşitli eserlerin yaşatılması çalışmalarına devam etmektedir. Kendileri Bursa için olduğu kadar ülkemiz için de duyarlılık sahibi isimlerin en başında gelmektedir. Bunu sadece dile getirmekle yetinmeyen, bizzat yaşatmak için taşın altına elini koyan bir değerdir aynı zamanda. Eşrefîliğin günümüzdeki son temsilcilerinden olan değerli büyüğümüzle sanat ve mimari kültürümüz, tasavvufi hayat, İslâm Medeniyeti, modernizm, Osmanlı mirası, günümüz mimari/ihya anlayışı ve kültürel değerlerimizin erozyonu ve daha pek çok konu üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi istifadelerinize sunuyoruz.

“Hak namına can için değil cânan için yaşayabilmek”

Efendim hoş geldiniz. Öncelikle şöyle bir sual ile başlamak isterim. Medeniyet tasavvurunuzda tasavvufun yeri nedir?

Tasavvuf; irfan müessesesi olmakla geliş ve gidişteki gayeye agâh olup, yarın hesabı sorulacak ariyet hayat nimetinin kadri kıymetinin ve faniliğinin şuurunda, her şeyin Hak varlığından ibaret olduğunu fehmedib Hakk’da fani olabilenlerin yüksek ilâhi bir ahlâk sistemidir. Halik-i Zülcelal’in kâinatı ve insanları yaratırken istikbal ve akıbetlerini kimseye danışıb sormaksızın tayin edişindeki hikmetten haberdar ve razı olanlar (Hubbu Gayr) Hak namına can için değil canan için yaşayan, mazhar olduğu iman ve insanlık rütbesinin devlet ve nimetinin şuuruyla (nahnü kasemna) ayetinin sırrına vakıf olarak, kendisine bahşedilen nimetlerin üzerine bir şey istemenin edeb harici ve yakışıksız bir fiil olacağının idrakiyle, vücudunu ariyet imkân ve nimetlerini başta hemcinsleri olmak üzere bütün mevcuda sunabilen (bezl edebilen) yani derviş meşreb (gönlünün tahtında oturan sultan) olabilen baht-ı yarların manevi dünyası olarak vasfedebiliriz.

Tabiattaki vahşi hayatın bilinen hükmü olan “büyük balık küçük balığı yutar” kaidesinin aksine “insan” kelimesinin neşet eylediği ünsiyet mefhumu mucibince, medeni hayatın tarifi “tuavenü alel biri vettakva” ayeti hükmüyle (teavenü: yardımlaşma, düşenin elinden tutup kaldırmak) tespit edilmiştir. Bazılarının hayatı tarifteki mücadele mefhumu, cidali yani kavgayı hatırlattığından hakiki insan ekmeği için kavga eden değil paylaşabilen, kemale ermiş, tasavvufi hayatın kendisine rehberliğinden istifade edebilmiş şahsiyetlerle cemiyetin içerisinde daha huzurlu ve emniyetli bir hayati iklime ulaşabilmiş kişilerdir.

Geçmişine yabancı bir nesil hâline geldik. Ancak ata yadigârı eserler bizi, farkında olmasak da bir yerlere bağlıyor. Ecdadımız hem kâmil insan numuneleri oldular hem de kâmil eserler verdiler. Şimdi onlar yok ama eserleri kaldı. Bir hat levhasında, bir tezyinatta, bir ahşap evde onların bedii zevkleri, ruhi kemalleri aksediyor. Bizler bu kemale nasıl ulaşabiliriz?

Ecdadımız tabirinden yola çıkarak yüzlerce sene evveline dönersek, çeşitli coğrafyalarda İslâmi Türk Medeniyetinin çeşitli eserleri, inşa olmuş abidelerde veya müzelerinde hayranlıkla seyr edilib değer verilirken, saltanatlı ve hâkimiyetli devirlerin sükût edib canını gününü ve istikbalini kurtarma endişe ve telaşesiyle medeniyetimizi, şahsiyetimizi ifade eden bedii zevklerimizin yüksek seviyesini idrak ve okumaktan acze düşüldüğü, bir de üzerine gelen reddi miraslı devirlerin getirdiği yabancılaşma, ananevi, milli, dini hasletlerin terki, ihmali ve benimsenememesiyle neticelenmiştir.

Kemal mahsulü bu eserleri anlayabilmeleri ve istifade edebilmeleri için günümüz nesillerinin bu eserleri vücuda getiren şahsiyetlere ahlak ve tercihlerine, tavsiyelerine saygılı olmaları gerekmektedir. Zira sanatkârına saygı duyulmayan bir sanat eserine ve ürettikleri medeni değerlere saygılı olup benimsenebilmesi yaşanan tecrübelerle mümkün görülmemektedir. Bu yüksek medeniyet mahsulü eserlerdeki kemale gerekli saygıyı gösterebilmenin ve doğru okuyup, öğrenip, anlayıp, ihyasına emek verip, üzerinde fiilen çalışarak, doğru kullanarak kemalât kesbinin mümkün olabileceği kanaatindeyiz.

Siz medeniyetimizin kemâlini taşıyan son nesle yetiştiniz. Onlarda gördüğünüz temel vasıflar nelerdi?

Şahsi mevcudiyetlerine yetişebildiğimiz büyüklerimiz ve onların muhiti gayet vakarlı, hiçbir zaman hafif meşreb davranmayan, birbirlerine saygı ve muamelelerinde samimi, iltifatkar, teklif kabul edip, muteriz olmayan, muhatap hukukunu ve menfaatini vikaye edip kendi hukukundan vazgeçebilen, dini milli usul erkan ve adetlere titiz, gelenek ve göreneği şahsiyetiyle müsavi tutan inanç ve alakalı değerlerinin dahilde ve hariçte itibarına düşkün, kendi evladı ve emsaline dahi saygılı, çocuklara bile hitap ederken bir dua kabilinden bey ve paşa, hanım şeklinde iltifat edip asla ufaklık ve emsali kelimelerle onları küçük görmeksizin hilm ile( hoşgörü) muamelede bulunan, noksan ve hataları yüze vurup mahcup etmeksizin doğru yolu nezaketle, davranışlarıyla teklif ve telkin eden bir sevgi, şefkat ve saygı abidesiydiler.

Nefis tezkiyesi ile dünya hayatını nasıl dengelemeliyiz? Müslüman’a yakışan dünya algılaması ne olmalı?

Dünya hayatı tabiriyle Mülk Suresinde Cenab-ı Hakk’ın “Hayatı ve mematı, hangimizin güzel işler yapabileceğimizi” bize de gösterip idrak edebilmemiz için yarattığı hükmünden hareketle; Tevhidin sırrına mazhariyetle, her zerrenin bizim için var olup bize ve mevcuda çalıştığını müşahade edebildikten sonra, yukarıda bahsi geçen Hak namına can için değil canan için yaşayıp mümin olarak sadece kendimizden değil, bütün kâinattan mesul olduğumuza inanıp, başta hemcinslerimiz olmak üzere her zerreye saygıyla hizmet edip, hakkını teslim etmekle mükellef olduğumuz kanaatindeyiz.

Sözün başında bahsi geçen tasavvufi hayata intisap eden taliplerin ilk fiili soyunmaktır. Yani başta kendi benliği olmak üzere her türlü varlığın üzerine getirdiği yüklerinden kurtulup bilhassa kalbinden ve kafasından her türlü davayı sevdayı çıkarmasıdır. Zira Hakka talip olanların bu ağırlamayı layıkıyla yapabilmeleri için gönül evini masivadan temizleyip tecelli-i İlahiye hazır hale getirmeleri gerekmektedir. Böylece çok ciddi bir manevi yolculuğa çıkmadan önce yüklerinden kurtulup icab eden tekliflere hazır hale gelebileceklerdir.

Zamanımızda “bir lokma bir hırka” mefhumu yanlış değerlendirilip doyacak ve giyecek tedarikinden sonra vücudu bir köşede atıl hâlde tutup kendisine ve gayriye yararı dokunmaksızın hayat ve her türlü nimetin kıymetini bilmeyip hakkını teslim etmeksizin zayi etmek mefhumu çıkartılmaktadır. Hâlbuki “bir lokma bir hırka” dan murad, kişinin Hakka ait olduğu vücudunu, hayatiyetine ve hizmetlerine takati yetecek kadar israf etmeksizin kifaf-ı nefs ölçüsünde yidirip giydirmesinin dervişane bir tarifi ve ölçüsüdür. Kendisi bunlarla yetindikten sonra fazlasını umuma sunup kendisinin fiili bedeni, fikri çalışmaya ihtiyacı olmadığı halde başkalarının ihtiyacı için çalışmayı bir vazife, hizmet aşkı olarak bilme faziletidir.

Tasavvufi hayat ferdin kendini sistemden tamamen çekmesi değil, toprağa gömülen tohumun sulanarak yeryüzüne çıkıp kendisini diğer insanların istifadesine bir nebat olarak sunması örneğinde olduğu gibi, tasavvufa yani yüksek ahlaki terbiyeye intisab etmiş şahısların, çilesini ve seyr-i sülukunu tamamlayıp, aldıkları emr-i manevi mucibince her sahada ahlaki örnek şahsiyetiyle her zerrede Hak varlığını müşahede ederek, halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğunun şuuruyla vazifelerine devam edebilmeleridir. Zira ahlaki kemâle ermeden belli bir terbiye sisteminden geçmeden Müslüman oldukları kanaatiyle ve safiyane iyi niyetlerle bile olsa, kontrolsüz rehbersiz kendi başına işlere kalkışıp pek çok hatalar yaparak, kendilerini ve umumu sıkıntıya soktukları da görülebilmektedir.

Müslüman ve estetik yan yana gelmesi gereken iki kelime iken günümüzdeki durumun karşıtlığına sebep nedir sizce?

İslâm Medeniyeti intişar eylediği coğrafyada daha önceki inançlar ve kültürel değerleriyle karşılaşmış olmakla birlikte kısa zamanda kendine mahsus her nevi zengin unsurları yine kendi ekmeliyetine yakışacak ciddiyet ve vakarla ortaya koymuştur. Türk kavminin de intisab ederek diğer kıtalarda yayılıp cihanşumul hayranlık uyandıran eserler verdiğini bilip görmekteyiz. Sadece Anadolu dediğimiz parçasında bir değerlendirme yapacak olursak devri Osmanî’nin ilk payitahtı olan Bursa’da kuruluş devrinin örneklerinden olan, daha önceki Bizans kültürünün inşai ve ameli izleri teşhis edilmekle birlikte kısa zamanda Yeşil Camii gibi klasik devrin benzersiz şahikasını ortaya koyabilmişlerdir. İstanbul’un fethiyle değişen mimari anlayış binalarda ve halkın kültüründe kendisini göstermiş tahta geçen padişahlar sanatkâr veya sanatsever olarak idari çevresiyle, icra-i faaliyette bulunan sanatkârların ve ürettikleri eserlerin kıymetini bilip takdir ederek devamını talep ettiklerinden, müteselsilen sanatkârlar birbirlerini yetiştirerek eserlerin devamlı üretimini sağlayabilmişlerdir. Tahta geçen yeni padişahın tercih ve zevklerine göre yeni eserler ve üsluplar icad ederek huzura sunan sanatkârların gayreti, hariçten gelen zevklerin, sanat hayatımızın akışına imtizaç ettirilerek (uyumu sağlanarak) yerine yeni ve farklı eserlerin üretimi devam edebilmiştir. 

Tanzimat hareketinin tesiriyle daha çok Avrupai zevk ve üslupların tesirinde kalan başta İstanbul olmak üzere, diğer beldelerde, mimari ve hayata dair değişen dâhili harici pek çok metanın icra zevki, eski saltanatlı devrin vakarından pek çok şeyin kaybolmasına sebep olduğu halde, yine ahenkdar seviyeli, ölçülü bir icra ile zamana ve şartlara mütenasip sanatlı eserlerin üretimi sürmüştür.

Yıkılış döneminde dahi bu zevk devam edebilmiş yani...

Evet... Fakat ne hüzünlü hadisedir ki Devr-i Osmanî’nin inkırazındaki (dağılma dönemi) senelerde, sanat ve üretiminin talebi zora düşmüş olup, bütün bu çöküşe, süregelen eski hayat tarzı ve anlayışının sebep olduğu, bu iklimi hazırlayan eserlerin ve kültürel değerlerinin bu manevi uhrevi şartları artırıp ağırlaştırdığı şeklinde bir itham vaki olmuştur. Batılılaşma özentisiyle benimsenen betonarme kargir inşa malzemelerinin kullanılarak yeni idari binaların inşa edilmelerine imkân ve mekân sağlamak için eskilerinin yıkılması tercihi ile karara halkın da uymasıyla her türlü insani medeni değerlerin içinde barındığı binalarla birlikte ortadan kalkıp itibardan düşmeleriyle neticelenmiştir.

Vakıf müessesesinin içtimai iktisadi hayatta alım satımı durduğu için hatta atalete sebep olduğu gerekçesiyle tasfiyelerine karar verilerek, satılan cami türbe tekke ve sair yerlerde bulunan insanlarımızın hislerine medeni zevkler telkin eden nadide eserlerin çoğu zayi olmuştur. Az bir kısmı hala sağlıklı hale getirilememiş, müze veya geçici depolara sığınabilmiştir. Eski ahşap evlerin geri kalmışlığımızın nişaneleri olduğu iddiası, yıkım ve terklerini kolaylaştırıp içlerinde bulunan ailevi kültürün imhasıyla apartman dairelerinde dünyaya gelmek zorunda kalan genç nesillerin mazinin iz ve zevklerinden mahrum, habersiz kalmalarına sebep olmuştur. Kalabilen cami ve mescitlerdeki eserler ise vaktiyle kendileri de sanatkâr veya sanatın kadri kıymetini bilen zemin ve camiada yüksek bir kültür ve edeble yetişen nazik ve kibar vazifelilerin kontrolünde iken büyük bir izmihlalin tahakkümünde hor görülüp itibardan düşürülen manevi hayat ve mekânlarının çoğu rağbetten düşüp münhal ve sahipsiz kaldığından zor ve elverişsiz tehlikeli şartlarda fedakârlıkla aranıp bulunup yetiştirilmeye çalışılan fedakâr kimselerin elinden geldiği kadarınca yürütülen icra, koruma ve kontrol faaliyetlerinin titizliği müteselsilen gelen vazifelilere intikal edememiştir.

Yakın tarihlerde daha çok kendini hissettiren vehhabi tesirleri ve sair amillerle, cami ve mescidlerimizin teberrukat eşyası tabir edilen ve ibadethanelerin tabii ziynetinden olan ayet ve hadisleri havi hüsn-i hat levhaları, namaz esnasında dikkati çekip huzuru bozuyor bahanesiyle yerlerinden kaldırılmış, Ashab-ı Kiram devrindeki sadeliği getiriyoruz iddiasıyla diğer eşyalar da ortadan kaldırılınca beyaz boyalı kubbeli camiler neredeyse hamamların iç mekânına döndürülmüştür. Gözden ırak olan bu eserlerin akıbeti ciddice aranmadığından, namüsait yerlerde hırpalanıp zayi olmuşlar veya simsarı eline kolayca geçme ihtimali artırılmıştır. Filan senesinde bu eserlerin kurtarılması için ısrarlı takibimiz neticesinde ramazan temizliği yapıldığı iddiasıyla bir cami içinden alınıp sırayla dizilmiş helâ hücrelerinden birinin içinde yazma Kuran-ı Kerimler, levha ve sair eşyalarla karşılaştığımızı esefle hatırlamaktayız. Nasıl müze ve emsali hassas yerler uzmanına teslim ediliyorsa, eski eser ihtiva eden tarihi camiler de mevzuya vukufu olan ehil ellere teslim edilmesinin gereği açıkça görülürken, vazifeliler bu eserleri umumiyetle kaybolur endişesiyle depolara kaldırmayı veya Vakıflar İdaresine teslimini tercih ettiklerinden ibadet mekânlarının eski zevkli havası kaçmaya devam etmektedir.

Bu eserlerin kalkmasıyla ecdadın bedii zevklerini medeni seviyelerini teşhis edip tanımaktan mahrum kalan yeni nesillerin kontrolsüz talimsiz eğitimsiz gözleri, cami olduğu iddia edilen her türlü ölçü, üslup, milli mahalli disiplinden uzak inşa edilen mekânlar içine, tabelacı ve boyacı vasfındaki sıradan işçilere yazdırılıp çizdirilen yazı ve tezyinat olduğu zan edilen nisbetsiz zevksiz renk karmaşası veya banyo fayansı ile kaplanan cephelerin iç bulantısıyla şekillenip, doğrusunun bu olduğu zehabına düşmektedirler.

Baştan savma kaba saba inşa icra bununla da kalmayıp musiki ve teganni haramdır tavsiyesine maruz kalan nesiller, pek kudsi bir sanat olan insan sesinin ihya edici terennümlerinden mahrum kaldıkları gibi, çokları da kalitesiz batı müziğine çeşitli pop ve arabeske kendilerini kaptırmışlardır. Hâlbuki bizim kadim cami, minare, dergâh musikimizin engin bir dünyası varken, büyük ölçüde unutup icrasını dinlemekten mahrum kalmış bulunmaktayız. İnsanlarımızın hemen tamamına yakını Müslüman olarak bilinen memleketimizde cami ve namaza devamdan mahrum kalanları, hiç değilse beş vakit okunan ezanla zengin musikimizin usulü erkânından istifade ederek kazanabilecekken, zoraki çıkartılan garip seslerle yapılan bağırmaların, neredeyse gürültü kirliliğine dönüştüğünü üzülerek bilzarure işitmekteyiz. Eskiden ezan sesinin haşyetiyle Müslüman olanların hikâyelerini dinlediğimiz bu sahanın merhum üstatları mevki ve vazifelerinin kimlerin eline geçip düştüğünü görseler ne kadar bedbaht olurlardı.

Bütün bu saydığımız din kültürünün inceliklerini görüp anlamak hususunda kendilerine talimine gereğine teşne olmayan inanmayan kalabalıkların Hatemennebiyyin olan Efendimiz’in(sav) davet ettiği ince, zarif, kibar, zevk inanç ve estetik seviyesine başka ne şekilde ulaşabilecekleri meçhulümüzdür.

Asırlar boyu süzülüp gelen İslâmi Türk Medeniyetinin andığımız unsurlarına yabancı kalan veya yanlış benimseyen kalabalıkların, asrımızın medeni çizgisini ve ahlak-ı Muhammediye’nin üstün vasıflarını idrak ile hazmetmesi bu hal ve gidişatla muhal olduğu acınacak ağlamaklı bir gülümsemenin yeni tabiri olan ironi lafzıyla ifade edilmektedir. Hâlbuki milletleri ifade tarif ve tanımada asırlar boyunca üretip kullanıp sahiplendikleri edebiyatı, şiiri, musikisi, mimarisi ve hayata dair kullandığı her türlü eşya vesair değerlerin birbirlerini takip eden nesillerin öncekilerle bağlarını devam ettirip gelecektekilere de rehber olarak şahsiyet muhafazasının en mühim unsuru olduğu muhakkaktır. Bahsi geçen bu değerlere hakkını verip sahiplenerek dünya efkâr-ı umumiyesine medeni vechemizle çıkıp örnek bir Muhammedî olmak yerine, cihad yaptıkları iddia ve zannıyla elinde otomatik silahla hemcinslerini ve aynı dine mensup ırkdaşlarını “Allahuekber” deyip fütursuzca katledebilecek tiplerin üremesi ve onlara bu işleri telkin eden otoritelerinin ısrarı neticesinde hadise batılılara terörist tiplemesinde peygamber karikatürü düşünüp çizmeleriyle neticelenen bir tablonun ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Yukarıdaki üzücü tabloya merhem olur ümidiyle sormak istiyorum. Sufi hayatı modern hayat içerisinde konumlandırmak mümkün mü? Yani hem modern hem sufi kalmak mümkün mü? Pek çok insan bunun sıkıntısını yaşıyor sanırım...

Zamanımızda Sufizm ve Modernizmden nelerin anlaşıldığı önem arz etmektedir. Bazılarının dini hayatına bir kısım perhizler, şekli farklar ilave etmesiyle kendisinin Sufi olabildiği kanaatine varması, bir kısmının da çeşitli vasıtalarla reklamı yapılıp teşvik edilen bir çeşit batılı hayat tarzını yakıştırmayı, beceremese bile taklide çalışıp modernizm sanmasını acınacak örnekleriyle görmekteyiz. Bu tercihlere içinde yetişilen aile ve yakın muhiti ile münasebet kurulan çevrenin de tesirleri olduğu muhakkaktır. Sufi tabiriyle yukarıda da andığımız turuk-u aliyedeki müctehid zatlarla onların ahlaki çizgisinde ve terbiyesinde yetişmiş şahsiyetlerin Hak’tan başka talepleri olmadığı gibi umuma teklif edilen meşru nimet ve zevklerin, onlar için bir eziyet ve iftirak vasıtası olup bunlardan imtina eder bir hal üzere olduklarını bilmekteyiz. Şüphesiz asrımızın modernizmi, bize yakışan tarz ve çerçeve içerisinde anlaşılıp benimsendiğinde bize nimet olarak görünen bazı unsurlar getirmiş olabilir. Sağlam ve şaşmaz tereddüt kabul etmez dini ve milli hassasiyetlerle donanabilmiş yüksek karakterli şahsiyetlerin bu nimetleri yerli yerinde İslâmi ahlak ve tercihlerin dışına çıkmadan, şımarmadan kullanabilmeleri mümkün olabilir. Mühim olan muvahhit müminlerin yegâne gayelerinin kendilerini Allah’a beğendirmek ve görüldüklerinde bu şahıs Hazreti Muhammed’e(sav) aittir dedirtecek bir hal ve tavır içerisinde olmalarıdır.

Tasavvuf kültürünün önemli bir parçası olan sohbet geleneği hakkında ne dersiniz? Günümüzde bu geleneği sürdürmek ve dahi canlandırmak için ne yapılabilir?

“Din nasihattir” hadisi şerifinden hareketle bu tarzda yapılacak faideli konuşmaların ibadet hükmünde olacağı muhakkaktır. Zamanımızda artan elektronik vasıtalar sebebiyle hemen her yerden her mevzuda hitapla karşılaşmaktayız. Nasıl ki elimizdeki bir kitabın kim tarafından niçin yazıldığını tetkik etmemiz gerekiyorsa kimlerden neyi dinlediğimiz de önem arz etmektedir. Günümüzün yeni yetişen gençleri, henüz fikri bir zemine hemen sahip olamadıkları için çeşitli mevzuda farklı ses ve fikirlerin tesirine maruz kaldıklarından tereddütlerle kararsız karmaşa içerisinde kalabilmektedirler. Eski sistemde bir icaze ve destur kaidesi ve edebi bulunduğundan hitabet müessesesi daha kontrollü olabiliyordu. Bu sebeple disiplinli sohbetlerden yine istifade edilebileceği kanaatindeyiz. Zira umumiyetle tanıdığımız sevdiğimiz inandığımız güvenilir şahsiyetlerin nasihat ve tavsiyelerini hevesle tatbik ihtimalimiz daha yüksektir.

Teknoloji ile aranıza bir mesafe koyduğunuzu biliyoruz. Müslüman bu çağda teknoloji ile terbiye ediliyor sanki. Asgari müşterek anlamında bu konuda Müslüman’ın sınırı veya çizgisi ne olmalı?

İçinde bulunduğumuz asra teknolojik icat ve aletler hâkim olup, beynelmilel bir kabul ve kullanım alanı bulduğundan reddetmek ve kullanmaktan içtinab, dünya üzerindeki büyük yarışta zora düşmeyle neticelenebilecektir. İcadı için çalışmak ve yerli yerinde esiri olmaksızın kullanabildiğimizde her halde istifademize olacağı muhakkaktır. Daha dünyaya gelmezden evvel büyük programın, yani İlahi tertibin sunduğu ve devamlılığını hazır bulduğumuz ananevi ve sıhrî vazifeler mucibince, çoklarının terk edip istikbal görmediği mevzuların ve değerlerin yapısına mahsus iklimi içerisinde kalıp, ihyasına ve gelecek nesillerin bozulmadan kalabilmiş asli örnekleriyle buluşabilmelerini sağlayabilmek gayesiyle, ahşab mimarimizin hissi insaniye ve zevki medeniye hitap eden mekânlarının ve icrai inceliklerinin ihyası için, en güzel çağlarımızı bu zeminde ve tezgâhında eski aletleriyle bilfiil ifa eylediğimiz malumunuzdur. Çalıştığımız saha (restorasyon) el emeğinin ince mahsulleri olduğundan gerek tamirindeki aletlerde gerek kullanımında eski ahşab yapıların dahilinde ve haricinde kalorifer, klima, hoparlör, kamera, cephelerinde projektör asansör ve benzeri aksamı zaruret olmadıkça orijinal mekanların eski hayat ve kullanım tarzıyla kalabilmelerini sağlamak için, tercihinde ısrarlı olmadığımız söylenebilir. Ayrıca nesiller boyu kaldığımız eski ahşab külliyenin içinde ömürler geçiren, hatıralarına ve hayat tarzlarına saygı duyduğumuz büyüklerimizin hissettiklerini hissetmek ve aldıkları huzuru aynıyla bulabilmek için, kullandıkları eşyaları yenileriyle değiştirmeden bulundukları yerde bırakıp varlıklarının sindiği yerleri boyamadan fayans kaplamadan kullanmayı tercih ettik.

Dibace-i Osmanî tabir edilen Bursa’mızın eski evleri ve tarih barındıran her yeri, istikbalde ne getireceği tecrübe edilip tanınmayan ve bilinmeyen yeni yapılar ve içleri de lüks ve konfor denilen aksam ile doldurulmasa idi, istikbale şahsiyetli hayat tarzımızın çok kıymetli eşsiz bir medeni kültür arşivi kalabilecekti. Tevazu ve kifayeti telkin eden ananevi hayat kültürümüzü hala baba ocağı mefhumuna saygılı nesillerin, istikbalde gelecek nesillere böylece mektebine dahi gitmeden telkin edecek mekânları zamanın baştan çıkarıcılığına yenilmeden biraz fedakârlık yapıp, olması gereken mütevazı hayat tarzımıza armağan edebileceklerini umuyoruz.

Günümüz Müslüman’ının bir günü nasıl olmalı sizce?

Şuurlu bir Müslüman’ın sadece bir günü değil kendisine ilerde hesaba çekilmek üzere bahşedilen ariyet ömrü, teslimiyet içerisinde Hak rızasına uygun bir şekilde değerlendirmelidir. “İnsanların hayırlısı yine insanlara hayırlı olandır” , “Ümmetimin efendileri ümmetime hizmet edebilenlerdir” hadis-i şerifleri ve yine Nebiyyi Muhterem (As) Efendimizin şahsına hitaben umuma vaki emirde olduğu gibi “Bir işi bitirince hemen diğerine başla” ayetinin hükmü mucibince tevhidi hazmedebilenler, her zerrede hak tecellisini müşahede ederek yaratılmış vucudi varlıklarının kendi kendine değil her zerrenin kendisine hizmetiyle hayatının devam edebileceğinin mümkün olduğunu görüp, kendisinin de bütün mevcuda hizmetle vazifeli geldiğini idrak edebilmelidirler. Yetişip geldiğimiz senelerde duyup dinlediğimiz “evvela namazdan sual olunacaksınız” ikazıyla Hakkı daima anmayı, bilmeyi anladığımız gibi “ben sizinleydim, siz kiminleydiniz” ihtarına maruz kalınacağının idrakinde olan irfanlı kişilerin de “Allah’ü yuhıbbül muhsinin” fermanı subhanisi mucibince zatının huzurundaymışçasına bütün umurlarında bir günü ve bir ömrü böylece değerlendirmeleri gerekmektedir.

***

“Kendi Dedesinin Mezar Taşını Anlayamayan, Yazısını Okuyamayan Yabancı Nesiller Ortaya Çıkartılmıştır”

Efendim, Bursa’daki Mevlevihane ile yakından ilgilendiğinizi biliyoruz. Bursa örneği üzerinden bizlere Mevlevihanelerin günümüze kadar uzanan yolculuğundan bahseder misiniz?  

Burûc-u Evliyaullah olarak anılan Bursa'mızda evvelce bazı Mevlevihaneler tesis edilmiş olmakla birlikte, zamanımıza gelememişlerdir. 1926 da sırlandıkları (kapatıldıkları) tarihe kadar faaliyetiyle bilinen, Karamanlı Cunûni Ahmed Dede'nin Konya Çebi Efendisi tarafından tayini, Bursa halkı ve alakâlıların gayretiyle tesis edilmiş olup, elde mevcud vakfiyesi, türbe ve haziresiyle zamanımıza ulaşabilen Bursa Pınarbaşı Mevlevihanesi bugünlerde esas mevzumuzu teşkil etmektedir. İlk inşasından günümüze kadar tamir ve yenilenmeler geçirmişse de dergâh nihaî şeklini Sultan İkinci Mahmud ve Abdülmecîd Han devirlerinde almıştır. Dergâhın postnişinliğinde çeşitli meşayih bulunduysa da son Şeyh M. Şemseddin Efendinin Ceddi İstanbul'da metfun Nizameddin-i Veli evladındandır. Dergâhların seddi (kapatılmasıyla) semahane camiye tahvil olup, imamet vazifesini şeyh efendi üstlenmiştir. Daha sonra diğer bazı vakıf müesseselerde olduğu gibi bölümler askeri depo ve semahane de ahır olarak kullanılmıştır. Mevlevihane’nin hemen batı cihetindeki su kaynağı civarında Nilüfer Hatun Mesire alanı güneyine su deposu yapılmış olup, yanına ilavesi yerine zamanın belediyesi tarafından 1953 senesinde -mutadları veçhile vakıf binalarını kolay istimlâk alanı olarak gördüklerinden- yıkıp su deposu yapılması için yüksek anıtlar kurulundan görüş istemişlerse de cevabı beklenmeden yıktırılmıştır.

Bir nevi devlet eliyle yıkım yani...

Sadece bu değil... Zamanın Vakıflar Genel Müdürlüğü mimarı Ali Saim Ülgen, bu kabil binaların tamir ve bakımlarının güç olup masraf gerektireceğini ihtiva eden menfi raporu da neticeyi hızlandırmıştır. Mevlevihane’den geriye modern bir üslupla betonize edilen türbesi ve bitişiğinde kırılan kabir taşları ile küçük haziresi kalmıştır. Yıkılan semahane selamlık, harem, derviş hücreleri, matbah-ı şerif ve avludaki çardağın yerine su deposu yaptırılmıştır. Bütün bu olan bitene Bursa halkından alakalı olması lazım gelenlerden bir itiraz veya ihyasını talep mahiyetinde bir teşebbüsün varlığını gösterecek vesikaya tarafımızdan rastlanılmamıştır.

Peki, günümüzdeki son durum nedir Efendim?

Günümüz Bursa Belediyeleri'nin eski Bursa surlarını tamirle Mevlevihanenin doğu bitişiğindeki tescilli olması lazım gelen ahşap dokuyu istimlâk ile tamamen yıkarak, Osmanlı şehir mimarisinde pek rastlanmayan bir meydan ihdas edilmiştir. Eski Mevlevihanenin arazisi üzerinde su deposu örneğinde olduğu gibi yeni engellere sebep olabilecek projelere mani olunabilmesi için, eski kapladığı alanın tamamının tescilini taleple, Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Kuruluna 2006 senesinden beri defaten yazmış olduğumuz halde, müsbet bir netice çıkmadığı gibi belediye sular idaresinin itirazî müdafasını "mevcut su deposu ömrünü doldurmadıkça, Mevlevihanenin yeniden yerinde inşasının mümkün olamayacağı" şeklindeki cevap ve kararlarıyla yeni bir engelle daha karşılaşılmıştır. Mevlevihane arazisinin arada bir okul olmakla birlikte yanında Nilüfer Hatun Mesîre alanı ve parkı varken, Bursa Büyükşehir Belediyesi buraya içinde otopark da bulunan bir park projesi hazırlayıp, Bursa Koruma Kuruluna tasdik ettirerek, 2012 sonbaharında düzenlemeye başlamış olup, mevcut yolu Mevlevihanenin selamlık ve haremlik binalarının inşa edilmesi gereken kısmına çekip, bir otopark halinde kullanıma açmış bulunmaktadır. Bursa Büyükşehir Belediyesinin park ve otoparkı Mevlevihanenin doğusunda istimlâk ettiği alanda yapabileceği gibi, 1953 senesinde yapılan su deposunun batısında kalan kısma semahane, haremlik ve selamlığı inşa edebileceğinin mümkün olduğunu üst idari mercilere müracaatımız neticesinde, Belediye eski Mevlevihane harem avlusu içinde mevcut okul duvarına bitişik, sadece semahanenin inşasını gösterir bir ön projeyi Bursa Koruma Kuruluna sunmuş bulunmaktadır.

Sunulan bu proje Mevlevihanenin aslının korunması için yeterli olur mu sizce?

Eski Mevlevihanenin semahanesi selamlık avlusu ortasında kıbleye dönük olarak inşa edilmişken, etrafı dört cephe pencereleri ve geniş saçaklarıyla komşu bir parsele ve duvarına bitiştirilmesinin asıl mimari bütünlüğüne uygun olamayacağı gibi, halen otoparka tahsis edilen selamlık ve haremlik binalarının eskiden olduğu gibi kendi yerinde yola cepheli olarak inşa edilmeleri eski halinin korunmasını sağlayabilecektir. Yerlerinde inşa edilecek bu dairelerde, İstanbul Kuledibi Galata Mevlevihanesi Divan Edebiyatı Müzesinde olduğu gibi, Bursa’da yıktırılan ve satılan pek çok vakıf eserden ve Mevlevihane’den toplanan ve halen Bursa Müzesi depolarında kapalı olarak ömrünü doldurmakta olan pek çok İslâmi ve tasavvufi eserlerin, burada sergilenip korunması ve bir kütüphane ile arşiv ve araştırma merkezi kurulması, Bursa'nın hafızasına ve yeni nesillerin mazimizin şahsiyeti ile buluşmalarına daha çok hizmet edeceğini belirten kanaatlerimizi, Bursa Büyükşehir Belediyesine ve Bursa Koruma Kuruluna yazarak müracaatla takibine devam etmekteyiz.

Tekke mimarisi ve ihya çalışmalarına olan ilginizin kaynağı nedir Efendim?

Şahsiyetli milletlerin kurdukları veya gelişmesine vesile oldukları şehirler de kendi dini, milli, örf, ananeleriyle mimari üsluplar icat ederek, bina eyledikleri eserlere şahsiyet kazandırdıkları gibi, eski bir pay-i taht ve Osmanlı Devleti kuruluş çağları üslubunun değişmeden karışmadan icra edilerek kendisini koruduğu Bursa içerisinde, fethinden beri ced be ced yaşayıp şehrin ve civarının kültürüne eserler ve izler bırakmış ailelerin kültürü ve göreneği içerisinde dünyaya gelmiş olmamız bizler için büyük bir lütf-u ilahi olmuştur. Bu eserlerden kuruluşu 1734 mîladi ve 1147 hîcri tarihli ahşap külliyede(Numaniyye Dergâhı) sekiz nesildir ifa edilen meşîhat mesleği ile yaşayıp yaşatılan tasavvuf ve vakıf kültürü içinde, büyüklerimizin de medfun bulunduğu hazirenin huzurundaki manevi iklimin hususi tesir, telkin ve ilhamı ile bu manevi dünyanın kabı ve hatıralarının kafesi olan mekânda, büyüklerimizin sağlıklarında sürdürdükleri ihya çalışmalarına şahit olarak, ilk mektep çağımızda çalışanların yanlarına çıkıp, faaliyetlerini izleyerek çocuksu bir heyecanla katılmamız, daha sonra her devrin mimari disiplinini, üslup ve kaidelerini, yine eski bir Bursalı olup vakıf eserlerin tamirine bir ömür vermiş olan merhum Hazarfen İsmail Sönmez Efendiden görüp talim etmemiz, tamir ve bakımı hiç bitmeyen bu şahsiyetli eserlerde şahsiyetimizi arayıp bulmamıza vesile olmuştur. Büyüklerimizin vefatı ile onların muhîti olan seçkin şahsiyetlerden Bursa’da Mısri-i Niyazi K.S. Hazretlerinin Asitanesi meşayihinden merhum Şemseddin Efendinin mahdumu Fehamüddin Bey ile Bursa Eski Eserlerini Sevenler Kurumunun kurucusu merhum Muallim Kâzım Baykal Beyin kurduğu derneğin de bir mensubu olarak Bursa'nın Bani-i Sanisi şeklinde anılmaya seza faaliyetlerini hayranlıkla takip edişimiz ve eski Başbakanlık Arşiv Umum Müdîr Muavini amcamız merhum Ziya Eşrefoğlu’nun Muhîti şahsiyetlerle akranlarımızdan ziyade birlikte olmamız, Bursa'mızın mimari tarih ve kültürünü ve kıymetini anlamamızın zeminini hazırlamıştır.

İhyasında bulunduğunuz uygulamalardan örnekler verir misiniz? Nitekim özellikle Tekke mimarisinde ihya uygulamalarında pek çok yanlışlık yapıldığını müşahede ediyoruz. Bu konudaki tecrübelerinizi önümüzü aydınlatması bakımından önemli buluyoruz...

Sadece büyüklerimizin Vakf ve tesis ettikleri eserlerden başka diğerlerine de, mevcut ve gelmesini ümitle beklediğimiz şuurlu nesillerin, bu eserlerin bozulmayıp aslı ile korunabilmiş olanlarından doğru istifade edebilmeleri için, bilfiil proje ve tatbiki safhalarında da katılmıştık. Halen de restitüsyon projesini hazırladığımız Bursa’da Tarîk-i Celvetiyenin pîri addolunan M.Muhyeddin Üftade K.S. Hazretleri ahşap asitanesinin Bursa Büyükşehir Belediyesince yeniden ele alınarak ihyası çalışmalarına katıldık. Bundan evvel Bursa da Tarik-i Şabaniyeden Hacı Şevki Efendi zaviyesi, Karabaş-i Veli, Üftade Hazretleri Asitanesi ve Türbesi, Seyyid Usulî Dergahı’nın ihyası ile İstanbul Sütlücede Hasîrîzâde Elif Efendi Sadi Dergahı, Tophane’de bulunan Kâdiri asitanesi, Eyüp Nişancasında Sivasiler türbesinde çatı kurtarma uygulamalarında bulunmuştuk.

Bir de hazireler konusunda yaptığınız ihya çalışmaları var sanırım...

Evet... İnsanların vefatlarıyla nihayete eren bedeni varlıklarının, hayatlarındaki mücessem ifadesini kabir taşlarında sitilize edilerek, bizlere dini, milli ve hayati mesleki mensubiyetlerinden ve kültüründen çok şeyler anlatan ve aktaran ibret ve ölçü vasıtaları halinde temaşa edebilen tefekkür sahiplerine, kitaplardan okuyabilecekleri eserlerden daha çok tesir edebilecek açık hava arşivlerini yerlerinde tamirle, kalabilmelerine hazirelerde ve umumi kabristanlarda çalışarak hizmet etmiştik. Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han'ın devri Osmanlı Devletinin İkinci Rumeli Beylerbeyi olan Timurtaş Paşa ve ahfadına ait lahitlerden müteşekkil hazire, en önemli çalışmalarımızdan olup, yine Bursa civarı köylerinden Apolyont/Gölyazı’da balık ağlarına kurşun tedariki için sökülen çengeller ve diger sebeplerle yıkılıp kırılarak yere geçen, nefye (sürgün) uğramış büyük bir yeniçeri ailesine ait hazireyi, tekrar ihya edip ayağa kaldırdığımızda, taş malzeme kullanılarak vücuda getirilip ölümü bile bize özendirebilecek kültürümüzün saltanatını gelip temaşa eden küçük bir köylü çocuğunun heyecanla "ölesim geldi" nidası boşa çalışmadığımız hususunda bizleri ferahlatmıştır.

Eski hazire geleneğimizin yerine ihdas edilen anlayışa da bakmak gerekiyor sanırım?

İslâmi Türk Kültüründe vefat eden ecdadı ile aynı yerde birlikte yaşanırken, çıkartılan "hıfz-ı sıhha" kanunuyla yerleşim yerleri içine defin yasaklanıp, mevcut eski hazire ve kabristanlarında biçimine getirilip kaldırılmasıyla ahiret yolculuğu unutturulup, defin ve kabristan kültürünün kaybedilmesiyle bu eşsiz büyük canlı arşiv yok edilmiştir. Kalabilenlerin korunmasına dair kanun ve yönetmelikler bulunmasına rağmen, bunları uygulayıp kıymetini bilecek idrakin çoğunlukta bulunmaması sebebiyle ya kırılarak zâyi olmakta veya yurt dışı müzayede satış kataloglarında tesadüf edilmektedir. Tarih içinde birikmiş çeşitli zengin kültürümüzün açık sergisi olan bu değerler, kültür ihaneti sebebi ile iyi anlaşılamadığından, yeni yapılan kabirler ve yazılı taşlarında hiçbir üslup ve şahsiyet görülmeyip, kendi dedesinin mezar taşını anlayamayan yazısını okuyamayan yabancı nesiller ortaya çıkartılmıştır.

Tarihi mirasımızın bizler için ne ifade ettiğini hatırlamaya ihtiyacımız var Efendim. Bu konuda şuura ermiş nesilleri görmek umudu adına sizce bu mirasın bizdeki karşılığı ne olmalıdır? Özellikle restorasyon adı altında yapılan yıkımın önüne nasıl geçilebilir?

Büyük bir hâkimiyetle süren saltanatlı devrin yaşanarak ortaya çıkmış kültürünü ve eserlerini şuurla tanıyıp sahip çıkması gereken halkımızdaki hayat tarzı, tercih ve tamahlarındaki değişiklik, sonradan çıkartılıp yürürlüğe konan kanun ve yönetmelikler koruma ve sahiplenmeye hizmet edememiştir. Zaman içinde bir ömür harcanarak elde edilen meleke ile ortaya çıkan sanat eserlerinin korunması, tamir ve bakımlarının kontrolü ve kararları projeleri ne kadar başarılı da olsa, nihai şekli ellerindeki alet ve malzemeyle fiili çalışanların maharet, insaf ve varsa sanat, meslek ahlaklarının neticelerine mahkum ve muhtaç olan, yeniden sanat eseri üretilemeyen sına'i çağında eski sanatkârların eserlerine dair tetkik ve beyanda bulunup tekrarlanan neşriyatıyla kifayet eden, mevkileri gereği masa başında kitabi ve nazari çalışabilen, fakat tatbikat alanına ve tezgahına inmeye çoğunlukla zaman ve imkan bulamayan akademik heyetlere verilmektedir. Bu kontrol ve karar yetkisi içlerine son işi icra edecek sanatkâr bulunmaksızın akademik heyetlere havale edildiğinden, restorasyon namı altında mevzuat karmaşası ve takip gecikmesiyle, büyük bir tahribat ve tahrifatla karşılaşılmaktadır. Restorasyonlarda geri dönüş olmadığından mimari arşivimizin benzersiz tekrarsız örnekleri yok olup orijinal ilk halini kaybetmesi, istikbalde geleceğini ümitle beklediğimiz nesillere doğru ip uçları bırakmadığı gibi, bütün insanlık ve sanat tarihine karşı dolaylı bir suç işlenmektedir.

En önemli sorun nitelikli ve kalifiye ustalar bulunmaması sanırım...

Eserlerimizin çoğu vakıf menşeyli olduğundan, evvelce tamir ve ihya projeleri Vakıflar Genel Müdürlüğünün yetişmiş uzaman kadrolarıyla kendi bünyeleri içinde hazırlanıp, kontrolü böylece imkân tahtında daha sıhhatli yürütülürken, günümüzde bu projelerin hazırlanması hariçteki firma ve müesseselerin bu kültüre yabancı ve tecrübesiz, yetersiz elemanlarının icra ve sıradan mesleki çalışmalarına terk edilmekte, vazife yükü içerisinde bulunan Bölge Koruma Kurulları yeterli tetkiki yapamadan tasdikte bulunmakta, bazen de uygun bir projenin tatbiki zaman aldığından belli zamanlarda değişen kurul üyelerinin farklı mütalaa ve müdahaleleriyle ilk tasdikin dışına çıkıldığından eserler karikatürize olmaktadır.     Bu sebeple bilhassa vakıf menşeyli eserler, Vakıflar Genel Müdürlüğü içinde yetişmiş, yetiştirilecek otorite şahsiyetlerin vazife yapabilecek takatleri sürdükçe, müessese içinde dâimi istihdam edilerek değişmeksizin, bu hassas mevzuların yegâne karar mercîleri olmaları halinde, salahiyet kargaşası giderilip, eserler mevzuata kaprislere ve siyasi vitrinlere kurban olmaktan kurtulabilecektir. Günümüzde mevzuat değişikliği yapıldığından, Vakıflar Genel Müdürlüğü dışında belediyeler, özel idareler ve hususi dernek ve kuruluşlarca da bu faaliyetler sürdürülmekte olup, herhangi bir hataları ikaz edildiğinde, kurulların tasdik ettiği projeye ve akademik danışmanlarımızın direktiflerine uyuyoruz müdafaasıyla, kendilerini kurtarma gayreti içerisinde mesuliyeti gayriye havale ettiklerini görmekteyiz.

İhya çalışmalarında nelere dikkat edilmeli Efendim? Örnekler vererek anlatırsanız seviniriz...

Bilhassa vakıf eserlerin pek çoğunda acil bir ihtiyaç olmadığı halde küçük ve hafif bakımla binalar orijinal haliyle kullanılabilecekken, siyasi faaliyet veya reklama dönük gayretlerle hiç gereksiz ihtiyaçsız eserin tamamını değiştirebilecek restorasyon projeleri hazırlattırılmakta, orijinal yapı elemanları sökülüp atılmakta, piyasada bulunabilen yetersiz yabancı ve sun'i malzemelerle, kimi bulurlarsa onları çalıştırarak eserler kendi tabirleriyle "pırıl pırıl" olmakta, adeta modernize edilmektedir. Hâlbuki bir değerin eski eser olarak vasfedilebilmesi için, eski haliyle bırakılıp rahatsız edilmemesi gerekir. Eskiden çekilmiş resmiyle tamir sonrası resim arasında çok fark var ise, yapılan bu işler başarılı addolunamaz. İstanbul Emirgan’daki ahşap Hamidiye Cami hafif ve kısmi bir yangın geçirdiği halde, ertesi gün çatısı kapatılması lazım gelirken içinde kullanan vazifelerinin gayretsizliği ve mevzuattaki karmaşa ve gecikmelerden içeriye gelen sızıntı tahribata sebep olmuştur. İkinci Bâyezît Cami ahşap eklentisi de bir yangın geçirmiş olup, uzun zaman geçtiği halde, geçen kış üzerini örten naylonu parçalanmış şekliyle neyi beklediği müşahede edilmiştir. Kılıç Ali Paşa Cami örneğinde olduğu gibi, binalarda ilk yapımına ait klasik tezyinatı tespitle bulup, üslubunun hâkimiyetini gözeterek koruyup, sonraki devrin tezyini değerleri icab ediyorsa kısmi olarak yer yer bırakılabilecekken, Bursa’da eşsiz Yeşil Cami örneğinde olduğu gibi, yapılan işin kendini göstermesi ve tatbik eden müessesenin kendini kurtarma kaygısı öne geçtiğinden, noksan tamamlamak yerine ilk örnekler dâhil tamamının üzerinden geçilerek yeni bir iç mekân ortaya çıkartılmış ve tarihin bize bakan orijinal yüzü kapatılmıştır. Diğerlerinde de hassas olmayan müdahalelerin devamı normal hale gelmiş olup, Ortaköy Mecidiye Cami'ne Fransız raportör Albert Gabriel'in de ileri sürdüğü kanaatleri olup, korunması zor bir yerde olduğu halde, önceki tamirlerinden sonra Mahfel-i Hümayun arkasındaki maiyet daireleri, içeride vazifelilerin ikametine tahsis edilmişken seneler evvel yandığından, kaçıncı tamiri olduğunu saymakta zorlandığımız birinci derece eselerin kullanımının hangi titiz ellere bırakılacağı önem arz etmektedir.

İstanbul’da da benzer örnekleri var sanırım…

İstikbâl için endişe verici diğer bir örnek de İstanbul Beykoz kıyı meydanındaki, ahşap orijinal aksanının her Boğaziçi ziyaretinden sonra ikindi namazlarında zevkle seyir edip, çalışmalarımıza örnekler çıkardığımız tarihi cami, hiç gereksiz izahı mümkün olamayacak şekilde pek çok resmi dairenin ve otoritenin kontrolü altında olmasına rağmen yıktırılabilmiştir. Eskiden küçük ve acil tamirlere para ve tahsisat bulunamazken zamanımızda çeşitli yollardan iyi niyetlerde istismar edilerek, bulunan paralarla, hukuksuz müzaheretle eskisinin aynının yapılacağı iddiası ile hazırlanmış restorasyon projelerinin maskesi altında eski Beykoz Cami yerine alakasız, zevksiz, üslupsuz, rüküş, tamir edilemez sun'i bir yapı ortaya çıkmıştır. Bütün bu fecaatin müsebbibi ve mesulü olan sözde koruyucu mercilerin, akademik heyetlerin, projelerini tasdikle ortaya çıkan deformasyonu ve neticeyi meslek ve işgal ettikleri mevkilerine yakıştırıp tasdik ederek kolayca hazmettikleri bu örnekte sarahatle görülmektedir. Bütün bu kültür erozyonu içinde, hissi diniyesinin tatminini cami vs. yaptırtmakta arayan kasti veya pek çok iyi niyetli teşebbüslerle, çok kolay göz önünde taklid dahi edebilecek asli örnekler varken eskisini yıkarak veya yeniden hiçbir mimari disiplin ve üslupla bağdaşmayan cami olduğunu iddia ettikleri garip yapılar ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki dinini ve usul erkânını değiştirmeyen milletlerin, ibadethanelerinin içerisinde hissedebilecekleri manevi mimari iklimi de değiştirmelerini hiçbir gereği olmamalıdır.

Bu özensizliği ve yıkımı biraz da zihinlerdeki yetersiz şuura bağlayabiliriz miyiz? Yapalım derken yıkıyorlar ama farkında değiller...

İslâm asarını tetkik eden ecanib eski ile yeni arasında gördükleri bu tezat karşısında "devlerin ülkesinde cüceler yaşamakta" ve kıymetli eserlerin civarında gecekondular veya onları gölgeleyen katlı betonlaşmaya "bu eserleri yapanlar bu binalarda oturamazlar, oturanlarda bu eserleri anlayamazlar" şeklinde haklı tahliller yaptıklarını işitmekteyiz. "Allah’ı bilmek, kendini bilmek" esaslı bir dine mensup olanların daha mabedinin elle tutulur gözle görülür yerlerini idrak ve tatbikten mahrum ve alakasız halde, bu ekmel dinin disiplinini de ne kadar anlayıp ciddiye alabildikleri üzücü ve mahcup edici bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Başarılı veya başarısız olunan hususlara gelinince; hiçbir resmi diploma ve müzaheret olmaksızın, yaradılış, görenek ve geleneğin tahrîki ile en güzel çağlarımızı vakfeylediğimiz bu eserlere sevgiyle bağlılığımızın isbatını herhalde başarmış olsak da, bu işleri resmi vazifeleri meslekleri olduğu makam ve mevki işgal ettikleri halde harekete geçiremediklerimizle, birikmiş meleke ve tecrübelerimizi, intikal ettirip zevk ederek üstlenecek gençlerin zuhur etmemesi büyük bir zorluk olup tek taraflı olarak başarılamamaktadır. Halbuki dinsiz kültür, kültürsüz din olamayacağı gerçeğinden hareketle, bunca İmam Hatip Okulu, İlahiyat Fakültesi ve diğerleri gençliğinin talim ettikleri kanaatinde oldukları İslâm dininin her çeşit kültürünü de zevkle merak ederek tanıyıp, anlayıp, kucaklayacak bir şekilde mütevazı hayat tarzını benimseyip yaşatabilecek tercihle el emeğine de yönelmelerinin önemini herkesin tefekkürlerine arz ederiz.

***

“Tekkeler Sureta Seddolundular”

Tekkeler, dergâhlar söz konusu olduğunda emeği geçen isimlerden biri olarak tekkelerin sosyal ve kültürel yaşama katkılarını, ülkemizdeki tekkelerin dününü ve bugünlere kadar ulaşan durumunu değerlendirir misiniz?

Âdemoğlunun yaradılışının tabii programında bulunan “ben kimim, neyim, niçin ve ne sebeple bu âleme geldim; getirenim kim, geliş sebebim ve vazifem nedir; evvelim ahirim ne olacak?” suallerini kendisine ve -bulabildiyse- muhatabına sora gelmiştir. Hak tarafından, kendisine insanlık elbisesi giydirilip büyük ve yüksek vasıflarla mücehhez kılınan seçkin fertlerin, bu suallerine cevap verip onları tatmin edecek enbiya ve evliya kendi içlerinden seçilerek inzal edilmişlerdir. Bilinen tabiriyle “Dergâha gelmek, Allah’a gelmek” olduğunu idrak eden irfan sahibleri, kendisinde güzel örnekler bulabileceğimizi müjdeleyen ilahi işaretle, evvela Medine’de “Ashabı- Suffa” olarak bilinen Huzur-u Peygamberîde(a.s) bir halka teşkil etmişler ve bu halka Şah-ı Velayetle devam edib büyük müctehid pirlerle(k.s) devam edegelmiştir. Bahsi geçen zümre-i ârifana içtima ve talim, tedris mercii olarak İslâm coğrafyasında pek çok dergâh tesis edilmiş olup, faal veya mesdûd(kapatılmış) olarak günümüze gelenlerinden bu feyizli hayatın müstesna izlerini tetkik edebilmekteyiz. Hakikatte bütün kâinatın bir semâhane ve başta insan ve bütün mevcudatın zâkir olarak takdir edilib yaratıldığını idrak ettiğimizde, taştan topraktan ağaçtan yapılmış mekânların sureta seddolmasının, insan-ı kâmilin kalbi pâkinde hiç durmadan cereyan eden zikrullahın inkıtaına asla sebeb olmayacağı da bilinen bir gerçektir. Osmanlı coğrafyasında yakın tarihte cereyan eden şartlar sebebiyle pek çok müessesenin yıpranıp sıhhatli çalışma imkânı zora düşmüştür. Bir fedâkarlık ve feragat müessesesi olan dervişane hayatın can için değil canan için yaşamak (hubb-u gayr) esasına dayanan şartlarına teşne fertlerin azalmasıyla dergâhlarda görülen zafiyet sebebiyle na ehl eline geçmemelerini ve şahsiyetlerinin, itibarlarının kaybolmamasını da sağlayacak şekilde memleketimizde varlıkları ve faaliyetleri zahiren seddolunmalarıyla neticelenmiştir.

Birey olarak bir insanın hayatında tekkeler neyi ifade etmektedir. Tekkelerin işlevi ne olmuştur, Bursa tekkeleri örneğinde öğrenebilir miyiz?

Bir şehirde, kasaba veya köyde hatta bir mahallede bulunan böyle bir irfan ocağı, ihlâs sahibi kişilerin ehil ve emin bir şahsiyet etrafında birleşerek bir ömürde her zaman kolaylıkla edinilemeyen dünyevi hatta ahirete müteallik tecrübelere kısa zamanda erişebiliyorlardı. Büyük bir lütfu ilahi olan ariyet ömür sermayesini, zaman israfıyla tecrübe kazanmaya çalışarak israfına yol açmaksızın, hayatlarının genç dinç verimli çağlarında Murad-ı Sübhani mucibince herkese ve herşeye faideli bir hizmetkâr olabilmenin yollarını kolaylıkla bulabiliyorlardı. Gerek bay gerek gedası hepsinin haline agâh mürşidlerinin işaret ve tavsiyesiyle birbirlerinden emin olarak yardımlaşmanın (karzı hasen) huzurunu tadabiliyorlardı. Huzurlarında bulundukları mücehhez şahsiyetin sohbetinde, ilim irfan, şiir, musiki, hatta el sanatlarının kültürümüzdeki zenginliklerinden hissemend oluyorlardı.  Bilhassa bugün içinde bulunduğumuz şartların bulunamadığı zaman ve mekânlarda, açlar istisnasız doyuyor, yolcular sokakta kalanlar, sahibsizler sahiblenilib dilenmek ve gayriye müracaattan esirgenerek hak kapısına yönlerini çevirmeleriyle minnetsiz, külfetsiz hak lütfuna erişib yegâne müracaat merciinin Hak’da fani olmuş şahsiyetlerde nümayan olduğunu görüyorlardı. Hepsinden mühimi Şah-ı velayet (k.z) hazretlerinin buyurdukları gibi “görmediğim ilâha inanmam” hükmü mucibince yüzlerini çevirip güvenle bağlandıkları ayine-i hak olan insan-ı kâmilin tavrından hal ve hareketlerinde neye iman edildiğinin, edebin, taatin emniyet ve itimadın tatbikindeki feyzle, huzurda muhsinin zümresine erebiliyorlardı.

Peki, kültürel anlamda ele alırsak neydi ve ne oldu tekkelere?

Dergâhlar umumiyetle, vakıf müessesesi içinde tesis olduklarından el değiştirmeksizin, inşa edildikleri yerde tamir veya yeniden ihya suretiyle mevcudiyetlerini sürdürebildiklerinden, o mahallin mazisinden, kültüründen istikbale malumat aktararak, milli mahalli dini mimarimizin bilhassa günümüzde devamı gelmeyen ahşab yapı zevkinin en ince örneklerine sahibtirler. Kütübhanesi ve hatta içinde icra edilebilen sanat kolları ve zamanımıza kadar gelebilen hazirelerinde medfun şahsiyetlerin kabir taşlarıyla mahalli bir açık hava arşivi halindeydiler. Yukarıda anılan ahval diğer sebeb ve amillerle 30 teşrinisanî 1341’deki resmi gazetede yayınlanan ilanla (Miladi:13 Aralık 1925) faaliyetleri seddolunan dergâhların bazıları cami veya mescide tahvil olduğu gibi bazıları da mekteb olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bazı dergâhlarda üretilen veya hediye edilmek, vakfedilmek suretiyle derviş sabrıyla vücuda getirilmiş her nevi eser ve eşyalara, kitaplara idarece el konulup, çeşitli depolarda kontrolsüz ve tespitsiz gezdirilerek taşınırken eksilmişler veya tamamen zayi olmuşlardır. 1979 senesi kışında İstanbul Yeni Cami hünkâr kasrında bu toplanılan eşyanın bir kısmına ayıklanması teşebbüsündeyken şahit olup topluca yığın halindeki tâc-şerifleri yeniden sarıp tepe güllerini de yerlerden toplayarak sancaklarla birlikte resimlerini çekmiş, “Derviş Çeyizi” namıyla 2000 senesinde neşr olan esere girmelerine vesile olmuştuk. Vakfiye gereği tasarruf hakkı bulunan vâkıf veya evladı-ı meşayihten hali hayatta bulunanlarla müteselsilen gelen evladlarına içinde kalıp ikâmet hakkı tanınmış, dergâha haricen tayin olunan sabık meşayihe ise sadece şahsi hayatlarında müştemilattan harem dairesinde ikamet hakkı verilmiştir. Sabık meşayihin vefatlarını müteakib hayatta kalan Şeyh Efendi ailesinden geriye kalanların bazıları kiracı olarak dergâh içinde kaldıklarından az bir kısmı günümüze çeşitli şekillerde gelebilmişlerdir. Tamamen tahliye olanlar ise bakımsızlık, halk ve idarenin alakasızlığı ile kısmen veya tamamen harab olmuş hatta bazıları belediyelerce veya bizzat vakıflar idaresince yıktırılarak boş kalan arsalarına zamanın idari binaları ve çeşitli tesisler yapılıb, bir kısmı da vakıf kelimesinin esas manası olan “durdurmak, mülkiyeti devredilmeksizin hapsetmek” manasının hilafına satılarak bir şekilde yok olmaları temin edilmiştir.

Günümüze gelince, evvelce andığımız irşad ehlinin huzurlarında bulunub tecrübelerinden istifade etmekten mahrum kalan yeni nesiller, kütübhanelere gidebilen kitaplardan, müzelere erişebilmiş çeşitli sanat eserlerinden, arşivlerde ulaşılan musıkî örneklerinden ve az da olsa ayakta kalabilen binalarındaki ahşab mimarimizin zevkli örneklerinden ve bu eserlere sindiği erbabınca hissedilen ruhaniyet ve feyizli iklimden istifadeyle yetinmek durumunda kalmışlardır.

Bu tekkelerimizin yaşatılması noktasında sizin de gayretleriniz bulunuyor. Bize biraz da bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Örneğin Bursa’da bu konuya dair pek çok ihya çalışmasında katkınız bulunduğunu biliyoruz...

Yakın aile büyüklerimiz ve onların seçkin muhitinden gördüğümüz usul erkân ve dünyaya geldikleri ecdad yadigârı, baba ocağı ve hepsinden önde pir evi olarak bilinip tesis edildiğinden beri sekiz nesildir içerisinde feyizli ikliminden istifade edip şahit olduğumuz koruma ve ihya faaliyetlerinden edindiğimiz heyecan ve şevkle, mevcut ve gelecek nesillerin de bu zevklerden, zengin inanç ve ilahi aşk kültürümüzün, görenek ve adetlerimizin engin dünyasını müşahede ederek bilfiil yaşamalarını temin kastıyla, kalabilen diğer dergâhların da mevcut koruma kanunları gereği tescilli birer eski eser olmalarından hareketle mevcut imkânlar tahtında tamirle ayakta kalmalarına Hak lutfu dairesinde teşebbüs edebilmiş idik. Buruc-u evliyaullah olarak anılan Bursa’mızda “Yadigâr-ı Şemsi” nam esere göre neşir tarihinde 80 civarında dergâh-ı âli var iken günümüze 8 tanesinin bile gelemeyişinin kaybına hüznümüzü birkaç tanesinin kısmi tamirlerine teşebbüsle gidermeye çalışmış idik.

Mensubu bulunduğumuz Numaniyye Dergâhının devamlı süren bakım onarım çalışmaları devam ederken Kuşadalı İbrahim Halveti Hazretlerinin hulefasından Şeyh Hacı Şevki Efendinin tesis ve inşa buyurdukları Setbaşı semtindeki Halvetiyenin Şabâni koluna mensup Hicri 1268’de inşa edilen dergâhın çatısında ömrünü uzatmaya matuf bir çalışmada bulunmuş idik. Tescilli bir eski eser olduğu halde vakıflar idaresinin yıkıp arazisine apartman yapmaya çalıştığı bu eseri ısrarla takip ederek tescilini müteakip ihyasına vesile olundu. 2011 senesinde koruma kurulu kararları mucibince Vakıflar İdaresince tamir edilip faal günlerinde –eski şeyhlerinin de hattat olmalarına binaen- Bursa Belediyesince Hüsn-i Hat talimgâhı olarak küşad edilmiştir. Yine Bursa’mızda Hazreti Emir Buhari (k.s) dergâhı ve harem meşrutası, evlad-ı meşayih tarafından boşaltılınca Vakıflar idaresinin tasdik edip maili inhidam kararı veren belediyeye mâni bir harekete geçmeyince Bursa Belediyesi tarafından 30 Kasım 1979 Cuma günü yıktırılmıştır. Yıkık enkaz üzerinden ferdi olarak bir röleve plan hazırlayıp nezdimizde saklayıp geçen seneler boyu ihyası için Koruma Kuruluna tescili için müracaatlarda bulunduk. Boş kalan arsasını Belediye istimlâk edip eski dergâhı da içine alan arazide yakın senelerde yüksek katlı bir betonlaşma projesine giriştiğinde Koruma Kurulu kararı mucibince yere gömdükleri otopark zemini üzerine tarafımızdan hazırlanan ihya röleve planından hareketle hazırlattığı projelerle eski harem meşrutası ölçülerinde yeniden inşa edilip ziyarete açma teşebbüsü günümüzde tamamlanmıştır. Yıktırılan Emir Buhari Dergâhının ahşab enkazını 1980 yılında Karabaş (Pir Ali Çelebi) ve Üftade Dergâhlarına taşıyıp çökmek üzere olan çatılarını hariçten de malzeme ve imkân tedarik ederek istikbale erişebilmeleri için kısmi tamiratlarını İstanbul Anıtlar Derneği Bursa Şubesini de tesis ederek gerçekleştirmiştik.

Üftade, Karabaş-ı Veli ve Seyyid Usul Dergâhı da var sanırım?

Evet, haklısınız, onları da anlatmam icab eder. 2005 senesinde Bursa Belediyesi Karabaş Dergâhını tamamen yenileyerek kültür merkezi olarak umumun istifadesine sundu. Tarik-i Celvetiyenin kurucusu olan Mehmed Muhyüddin Üftade Hazretlerinin hayatlarındayken tesis buyurduğu asitanesini tamire başlayan dernekten devralan belediye, yıkıp yeniden yapmak üzere çalışmalara başlamış olup tarafımızdan çizilen restitüsyon projelerinin ince aksamının yerine tatbikinde bilfiil içerisinde çalışarak 2013 senesinde tamamladık. Emir Sultan Hazretleriyle Buhara’dan Bursa’ya gelip Altıparmak semtinde Seyyid Usulî nam zatın tesis eylediği dergâhdan geriye kalan harem dairesi münhal ve haline terk edilmişken bir yakınımızca Vakıflar İdaresinden kiralanmak suretiyle sahip çıkılıp elden geçirilerek kullanılır hale getirilmiş ve seneler sonra Bursa Belediyesince kiralanıp yıkılarak yeniden Semahanesi de ilaveten bina edilip kültür merkezi olarak kullanılmaktadır. Bakımsız kalan haziresi dağılmış, toprak altında kalmışken tarafımızca tamirle ihya edilmiştir. Bir de Bursa Mevlevihanesi var elbette. Bursa Mevlevihanesini 1953 senesinde yine Bursa Belediyesi yıktırıp yerini Vakıflar İdaresinden istimlâk ederek su deposu yapmıştır. Türbesi mevcud olan Mevlevihanenin yeniden ihyası için resmi mercilere yaptığımız müracaatlarımız sonucu yukarıda bahsettiğim şekilde tamamlanması mümkün olmuştur.

İstanbul’da ihyasına katkıda bulunduğunuz tekkeler hakkında da bilgi almak isteriz?

1984 senesinde Amerikalı bir hanımın alaka ve sağladığı imkânla İstanbul Tophane semtindeki kadiri asitanesinin, semahane ve harem çatılarını tamirle kiremitlerini aktarıp tahribattan engellemeye çalışmışken daha sonra çıkan yangında semahane tamamen yanmış harem dairesi de zarar görmüş, mukim olanlar da tamir edilerek kullanılabilecek hale getirilmiştir. 1985 senesi ocak ayında Eyüb Nişancasında Şemseddin Sivasi ve Ebul Ahadünnuri Hazretlerinin uzun seneler kapalı kalıp dağılan çatısında tamir ve kiremitlerinin aktarılmasıyla yıkımdan kurtarma ameliyesinde bulunduk. Yine 1985 senesinde Edirnekapı Mısri Niyazi sokağında Ahmed Kâmil Efendi(Şeyh Türlü) dergâhını Vakıflar İstanbul Baş Müdürlüğü Dergâh Asan Müzesi yapabilmek için yeniden yaptırmış ve biz de eski tevhidhanesindeki çatı saçak tamiri yapmışken bu müze kurulması fikrinden vazgeçilip dergâh bazı kuruluşların kullanımına tahsis edildi.

Sütlüce Elif Efendi Dergâhına dair ayrı bir bahis açabilir miyiz? Nitekim bu dergâh ilmî ve kültürel faaliyetler düzenlemek üzere günümüzde kullanılmaya devam ediliyor...

Evet... İstanbul’un Haliç Sütlücesi sırtlarında Tarik-i Sa’diyeden Hasirizadeler Dergâhının tesisi 1787 olup, ikinci inşası II. Mahmud Han devrinde 1836 senesindedir. Üçüncü olarak II. Abdulhamid Han devrinde 1887 senesinde yeniden inşa edilerek günümüze gelebilmiştir. Evladı meşayih tarafından terk edilen haremde eski emektarlar ve selamlık kısmında da kiracılar kalmışlardır. 1980 senesindeki ziyaretimizde çatısındaki yerli kiremitlerin kayması, çinko yağmur oluklarının ömrü dolup içeriye akıntı vermesinin binaya yapacağı zarara mâni olmak için İstanbul’daki teşebbüs heyetinin hazırladığı imkânlar ile kiremitlerini aktarıp çinko gizli derelerini değiştirerek semâhane, hünkâr mahviline giriş kapısının üzerindeki başoda çıkmasının çöküntü ve sarkmasını da destekleyip ömrünü uzatıcı bir tamirde bulunmuş idik. 1983 senesinde selamlıkta çıkan yangında harem dairesiyle birlikte müştemilat tamamen yandığından geriye kalan semahane kontrolsüz kalmış, bu sebeple eskiciler ve hurdacıların hücumunda eski levhalarını, çinko kaplama tavanını, kafes ve mesnevi kürsüsünü, bahçedeki sarnıç bileziği ve kitabe üzerindeki beyzî formdaki zikir ayetiyle söküp götürülebilecek her şeyi alınmış, para ve gömü bulunabilir umuduyla duvarları dâhil her şeyini kaybetmiştir.  Durumu Vakıflar Genel Müdürlüğüne, Kültür Bakanlığına defaten yazarak, gidip şifahen haberdar ederek takip ettiğimiz halde bir netice alınamamıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesince, Vakıflar İdaresinden istimlâkle evlad-ı meşayihden geri alınıp külliyeye katılan selamlık ve harem dairelerinin yerine yenileri yapılıp, semahane yeniden inşa edilircesine tamir edilmiş olup 2011 senesinde çalışmalar tamamlanarak dediğiniz gibi kültür hizmetlerine tahsis edilmiştir.

Son olarak Bursa Eşrefilerinde “Köfteli Çorba Ananaesi” hakkında bilgi verir misiniz?

Cenab-ı Eşrefzadenin Turuk-ı Aliye’de Seyrü Süluku’nun İbtidasına(başlangıcına) vesile olan bu hadise Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed Han Medresesinde Danişmend(talebe, asistan) iken sohbetine katıldıkları Abdal Mehmed nam zatın kendisinden istediği köfteli çorba talebine binaen ancak içinde köfteleri olmayan bir çorbayı arayıb bulub getirdiklerinde kendilerine takdimi esnasında içinde köftelerini bulamayan Abdal Mehmed’in yanındaki çamurlu topraktan bir parça alıp küçük köfteler şeklinde çanağın içine atarak Eşrefzade Hazretleri’ne yemesi için teklif ettiğinde bila itiraz ve tereddütsüz itimad ihlâs ve teslimiyetle çorbayı cümbüşlediğini gören Hazreti Abdal’ın “Ya sen olmayacak da kim olacak?” şeklindeki manalı hitabına mazhar olub seyrü süluk ve intisabına sebep olan bir hadisedir. Kendilerinin de feyzine vesile olmasına medar olmaklığını dileyen ve müteselsilen zamanımıza kadar gelen müridlerinin bayramların ikinci günü sabah namazını müteakib Bursa’da Numaniyye Dergâhı’nda ananevi usul erkân dairesinde köfteli çorba nuş edib bir alay halinde nay ve kudumlar eşliğinde yürüyerek civardaki Abdal Mehmed Hazretlerinin türbesini ziyaret ve niyazla İncirli semtindeki kadim eşrefi dergâhında aynı merasimi icra için toplanmış diğer bendegân ile birleşip Emir Sultan Hazretlerini ziyaret ve diğer dergâhlardan gelen ve hazırda bekleyen mensub müridlerin de iştirakiyle icra edilen manevi bir merasim olarak dergâhların sırlandığı tarihe kadar büyük bir şevkle icra edilegelmiştir.

Efendim, sizleri yorduk… Bu uzun ve bereketli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Yunus Emre Altuntaş

Kaynak:

Kentin Dindarları, Yunus Emre Altuntaş

Güncelleme Tarihi: 21 Eylül 2020, 18:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26