Safiye Gölbaşı: Kurmacaya en yakın görünen metinler gerçeğe en yakın metinlerdir

Salih Ağbalık geçtiğimiz aylarda Hece Yayınlarından çıkan öykü kitabı “Seyircisiz” üzerine yazarı Safiye Gölbaşı ile konuştu.

Safiye Gölbaşı: Kurmacaya en yakın görünen metinler gerçeğe en yakın metinlerdir

Öncelikle yeni çıkan öykü kitabınız Seyircisiz müthiş bir heyecan oluşturdu bende öykü adına. Okuru bol olsun ve öykü adına attığınız adımlarınız hayrolsun diyerek “Seyircisiz” ismini derin bir kopuş, derin bir kaçış (yığınlardan), bir meydan okuma olarak düşünebilir miyiz?

Güzel temennileriniz için teşekkür ederim, var olun. Seyircisiz, zengin çağrışımlı güçlü bir kelime. Okurunun verdiği her yeni anlama açık. Bir şeyleri amaçsızca seyretme arayışının ve seyredilmeye duyulan arzunun adeta ihtiyaca dönüştüğü ve bu sözde ihtiyacın giderilmesi için hemen her yolun meşru görüldüğü bugün, seyircisizliği seçmek evet dediğiniz gibi bir kopuş, kaçış aynı zamanda ciddi bir özgürlüktür. Bununla birlikte varlığımıza, yapıp ettiklerimize bilgece, içtenlikle tanıklık edecek gözlerin hayati önemine ve o gözlerden mahrum olmanın acısına bir işaret olarak da okunabilir.

Öykü şiirin tezahürüdür veya şiir bir ağaç ise; öykü bu ağacın bir dalıdır. Biraz beylikçe bir benzetme olduysa da öykücü olmadığımı belirterek devam etmek istiyorum ve maksadım öykücüleri kızdırmak değil. Sizin öykülerinizdeki yoğun imgelerden hareketle bu konudaki düşüncelerinizi sormak istiyorum?

Öyküyle şiirin kesiştikleri pek çok noktanın olması zaman zaman aralarındaki sınırı inceltebiliyor. Az sayıda sözcük kullanarak yoğun ve özgün ifade imkânları aramaları/sergilemeleri kesişme noktalarının başında geliyor mesela. Ya da benim çok dikkat ettiğim bir husus olan öyküde ses ahengini, muhtemelen şiirden öğrendik. Şiirin, öykü olsun roman olsun yazılı edebiyatın ana beslenme kaynaklarından biri olduğunu da kabul ediyorum. Hatta bana kalırsa öykücüler şiir okumakla kalmayıp zaman zaman yazmalılar da. Yayımlatmak için değil, öykü yazan bir kalemi şiirin sahasına sürdüğümüzde nerelere gittiğini, neler yaptığını görmek için. Buna bir nevi muhayyile egzersizi de diyebiliriz. Bütün bunlarla birlikte bir öykücü olarak öykünün şiirin bir dalı olduğunu söylemem ya da bunu kabul etmem mümkün değil. Öykü kendi başına çok sesli bir evrendir.

Türkiye’de ve dünyada öykü ciddi bir tırmanışta. Dergiler ve yayınevleri yoğunluklu olarak öyküye yönelmekte ve üstelik yeni öykücüler gerçekten her biri ayrı bir atmosfer. Sizce de öykü bundan sonraki süreçlerde başköşede mi olacak?

Evet, ben de öykünün hem yazarlar hem okurlar tarafından daima tercih edilen bir tür olacağını düşünenlerdenim. Bugünün hız ve çeşitlilik arayışına cevap veriyor, yayımlatma ve bu yayınlara ulaşma açışından avantajlı. Aynı zamanda romana ve şiire eğilebilme esnekliği var. Yani öykü, yazarlar için geniş bir ifade alanı sunarken okurlar için de katmanlı bir edebi deneyim vadediyor. Bu yüzden başköşeyi de hak ediyor.

Öykülerinizde kurmaca gerçeğe açılan izler barındırıyor. Bu anlamda salt kurmacadan bahsedebilir miyiz?

Yazdığı metinlerin ne kadarının kurmaca ne kadarının otobiyografik olduğunu bence yazar da tam olarak bilemez. Unuttuğumuzu sanıp hatırladığımızı fark etmediğimiz, gördüğümüzü bilmeden bakıp kaydettiğimiz bilinçaltı unsurlar kaleme dolanmaya her zaman hazırdırlar. Üstelik bazı metinler yazarın değil ama okurun gerçekliğine birebir hitap eder, peki böyle olunca bu metinler okur için yine kurmaca metinler mi olur? Bu yüzden söz konusu edebiyat olunca mutlak kurmaca yahut mutlak gerçeklikten bahsedemeyiz diye düşünüyorum. Ayrıca şunu da söylemek isterim. Kurmacaya en yakın görünen metinler gerçeğe en yakın metinlerdir. Mesela, okur bir öykü kitabındaki hangi öykülerin yazarın gerçekliğinden doğduğunu bilseydi öyle zannediyorum ki hayli şaşırırdı.

Seyircisiz’deki her bir öykü için söylenecek çok şey var, fakat “Haraplık Sarayı” isimli öykünüzdeki üslup dikkatimi çekti. Hikâye içinde hikâye... Alışılmışın dışına çıkılmış. Bu öykünüze dair söyleyecekleriniz elzemdir bir okur olarak benim için.

Hikâye içinde hikâye anlatma, bir hikâyeyi iki farklı anlatıcı ile aktarma sevdiğim bir öyküleme tekniği. Tabii Haraplık Sarayı’nda bu ikilik diğer öykülere göre daha belirgin. Aslında bu hikâyenin içinde başka bir hikâyeden ziyade bir masal var, ilave olarak kısa bir de şiir. Hikâye, masal, şiir hepsi bir kaybın ardından yaşanan o kuvvetli acıyı ve yıkımı anlatmak için seferber olmuş sanki. Sevilenin yitirilmesinin sebep olduğu bu yıkım ister insanda, hayvanda yahut bitkide ister bir masada, bir pencerede ifade bulsun hikâyeye konu olan özne bundan aynı şekilde etkileniyor. Saray sahibi ile Yalnız Aslan da aynı şekilde harap oluyorlar. Öte yandan bu aynılık, bu birbirine doğru yankılanan hikâyeler, hem anlattığımız şeyi güçlendiriyor hem berikiyle teselli olmamıza kapı aralıyor.

Sekiz şehirden sonra Ankara’ya yerleştiniz. Şehirlere bakış açısı hep farklı olmuştur sanatçıların. Örneğin Prag denince Kafka, Kafka denince de Prag düşünülür. Öykülerinizde Ankara’ya dair izler aradım ve izlerini de sezinler gibi oldum. Ankara’nın donukluğunun yanı sıra Cemal Süreya faktörü Ankara’yı cazibeli kılmıştır benim için. Şehir ve mekânın hayatınızdaki yeri desem?

Bir şehirden başka bir şehre göç etmek ölüp yeniden dirilmek gibidir bana sorarsanız. O denli zorlayıcı, eksiltici aynı zamanda yenileyici. Bu kadar şehir değiştirmiş olmanın olumlu ve olumsuz yönleriyle hem karakterimi hem öykülerimi etkilediğini düşünüyorum. Şehirler, mekânlar hayal gücümüzü, ifade şeklimizi, yazılarımızın atmosferini, insanlarla hatta kendimizle kurduğumuz ilişkiyi muhakkak etkiliyor. Ankara için konuşacak olursak Ankara soğuk, otoriter bir ebeveyn gibidir. İhtiyaçlarınızı karşılar ama sizinle oyunlar oynamaz, size sürprizler yapmaz. Ankara’nın sokaklarında, caddelerinde gezerken aklınız başınızdan gitmez. Bazı şehirlerin sakinlerini avuttukları bir köşeleri vardır: Bir köprü mesela, bir kule, park, kemer, tarihi bir çarşı, orman manzarası, deniz kenarı... Ankara böyle süslü şeylerle ilgilenmez. Ama tam da bu yüzden Ankara’da bol bol okunur, bol bol yazılır, bol bol çalışılır. Şehir sizi avutmayınca siz kendinizi avutursunuz. Kendinizi avuturken bir de bakarsınız ki onlarca öykü, şiir, roman yazmış, bir dolu iş kotarmışsınız.

Son olarak öykülerinizde geçmiş vurgusuna sıkça rastlanılmakta;  bazen küçük bir çocuğun çaresizliğini anlatırken, bazen da geçmiş yalnızlıklara dahil etmek istiyorsunuz bizleri. Seyircisiz’deki öyküler nasıl bir geçmişin öyküleri?

Çok çocuklu bir ailenin kalabalığında çoğalmış, çoğalırken azalmış, azaldıkça hayalperest bir yalnızlık kurmuş; bir coğrafyadan bir coğrafyaya göç ederek yayılmış, yayılırken dağılmış biraz da bu dağınıklığı toplamak için olsa gerek yazmaya koyulmuş hem sıradan hem biricik bir geçmişin öyküleri.

Röportaj: Salih Ağbalık

Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2020, 12:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26