banner17

Sadık Yalsızuçanlar ile tasavvufa dair konuştuk

Yazar Sadık Yalsızuçanlar roman ya da hikayelerinde tasavvuf erbabının yaşam öykülerinden besleniyorYalsızuçanlar, tasavvuf kültürüne dair Ayşe Sonuşen'in sorularını yanıtladı.

Sadık Yalsızuçanlar ile tasavvufa dair konuştuk

Yüzyıllar boyunca Anadolu topraklarında barışın ve sevginin dili oldu tasavvuf geleneği. Tasavvuf kavramı, bir rivayete göre adını yün elbise giyinme anlamı taşıyan "suf" kökünden alıyor. 9. yüzyıldan itibaren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinden başlayarak dünyaya yayılan tasavvufi görüşler, ehli sünnet mensuplarının, her an Allah'la birlikte olma gayreti olarak biliniyor. Benliğin ve nefsin arınması prensibine dayanan bu gelenek mensubu dervişler de yaratılana karşı güzel muamelede bulunma ve peygambere uyma ilkesini benimsiyor.

Sufizm kavramıysa nefis mücadelesini sürdürmüş ve kemalata ermiş mürîdler yani sufilerin bulunduğu yolu anlatıyor. Sufiler yaşantılarını 4 temel ilkeye dayandırarak sürdürüyor. Bunu yaparken de halk içinde bilinmemeye özen gösteriyorlar. Bilinen en ünlü mutassavıflar arasında Beyazıd Bistâmî, Mevlana Celâleddîn Rûmî, Cüneyd Bağdadi, Hacı Bektaş-ı Veli, İbrahim Edhem, Muhyiddîn İbn Arabî, Yunus Emre ve Abdülkadır Geylani geliyor.

Bir yaşam felsefesini ve inanç bütününü ifade eden tasavvuf kavramı, edebi eserlerin yanı sıra sinema filmlerine ve tiyatro oyunlarına da konu oluyor. Yazar Sadık Yalsızuçanlar da roman ya da hikayelerinde bu tasavvuf erbabının yaşam öykülerinden besleniyor. Kendisiyle tasavvuf kültürüne dair konuştuk.

Tasavvuf geleneğini nasıl yorumlamalı, bu kavram etrafında dervişlik kültürü nasıl bir yere sahip?

Tasavvuf, suf kökünden geliyor. Yün aba giyerler diye böyle bir yakıştırma yapılmış, sufi denmiş. Arınma, saflaşma anlamında kullanılıyor. Taassaf etme yani benliğin, nefsin arınması ilkesine dayalı. Dinin batıni boyutunu ifade eden bir kavram. Peygamberin ahlakına, maarifetine, faziletine tasavvuf diyoruz. Aslında dinin bir şeriat boyutu bir de batıni boyutu var. Tasavuf batıni anlamda aslında birlik algısında, vahdette, cemde en üst düzeye varmaktır. Bütün varlığı hak görmek, vücut birliğine ulaşmaktır. Mesela büyük bir sufi Ebul Hasan Harakani diyor ki “Türkistan'dan Şam'a kimin ayağına bir diken batsa benim ciğerime saplanmıştır.” Bu, varlığın birliğinden kaynaklanıyor. Tasavvuf bu hale erişmeye deniyor.

La ilahe illallah'tan bile önce La Mevcude illallah gelir derler, bununla mı ilgili?

La Mevcude İllallah yani Hak'tan başka hiçbir varlık yok ya da La Meşhude illallah yani haktan başka hiçbir şey görünmüyor. Bu iki algı gibidir, bunlar çoğaltılabilir de; La kadire illallah, La razeke illallah gibi. “Hak intikamını kul eliyle alır, bilmeyen ilm-i ledunu, onu kul yaptı sanır.” Her şeyin faili Hak'tır, kul eliyle işler anlamı taşır. İzn-i Hak olmadan sanma bir çöp deprenir. İşte bu algı, La Mevcude İllallah zaten La İlahe İllallah'ın batıni boyutudur.

Peki dervişlik kültürü bugünlere nasıl yansıdı?

Dervişin sözlük anlamlarından biri eşik olmak… “Dervişlerin en alçağı buğday içinde burçağı” denmiş, derviş o. Kul olmak, kendinde her türlü rububiyet vehimlerini bitirmek, gerçek kulluğa ulaşmak, gerçekten müslüman olmak, hakka teslim olmak... Dervişlik apayrı bir kategori değildir. Kur'an'ın ve peygamberin öngördüğü kul olma haline, âlemde ve nefsinde hakkı idrak etmeye, tüm varlıklarda hakkı görmeye dervişlik diyoruz. Zerreden küreye, karıncadan deveye derler. Bu bizim, tasavvuf irfanının doğrudan yaşamın tüm alanlarına, güzel sanatlara, musikiye, edebiyata, gündelik yaşantıya, ahilik yoluyla ya da fütüvvet yoluyla yani nefsinden önce başkasını önceleme ilkesiyle kendini adama ilkesiyle de tüm ekonomik yaşantıya örgütlü bir biçimde sirayet eder.

Yaygın eğitim kurumu olarak tekkelerin, dergahların, ribat ya da özellikle manevi fütuhat amacıyla sınırlara doğru açılan zaviyelerin tamamında oluşan kültür kul olma bilincidir. Yani hiçliğe ulaşmaktır. Çünkü hak tecelli edince zatıyla, kul fani olur. Dervişlik, yaşamın tüm bu alanlarına tarihten bugüne yayılmıştır.

Aslında tasavvuf çok dinamik bir din algısını ima eder. Tasavvuf, yıkarak yeniden yapan, her dem yeniden doğan ve yenilikçi bir anlayıştır. Yıkıldı kale-i fikrim, yapıldı din-i imanım der Niyazi-i Mısri Hazretleri. Bu söz aslında dinamizmi çok güzel ifade eder. Bizde şöyle yanlış bir algı var: “Geleneksel din anlayışı Kur'an'a aykırıdır.” Kur'an İslam'ı vs. bunu yaygınlaştıran da tarikatlardır. Bu, tasavvuf gerçeğini bilmemekle ilgili.

Doğrudan sufilerin her biri algı düzeyinde, birer devrimcidir. Yıkarak yeniden yaparlar. Toplumsal yapıların köhneyen yanlarını temizler, çünkü algılarımızın sürekli yenilenmesini sağlayan da İslam. Çünkü yaşamın özünde değişerek devam etmek, devam ederek değişme ilkesi vardır. Bunu büyük oranda sağlayan da İslam irfanı ve sufilerdir.

Az önce oluşan yanlış algıdan bahsettiniz, peki, temelde nasıl bir algı var tasavvuf üzerine?

Deyim yerindeyse tasavvufun da çakmaları var elbet. Ama bu işin hakikatine vakıf insanlar pek görünür olmazlar. Ariflerin bir kısmı kendi dönemleri içinde ya da tarihi seyirde sonrasında açığa çıkmış, görünür olmuş olabilir ancak genelde arifler tenhada yaşar, görünmezler. Gelene git demez ama çoğalmaz, çok fazla örgütlenmezler, dünyevi kamusal gruplarla ilişkiye girmezler. Dört ilke üzerinedirler: Dünyayı terk etmek, ahireti terk etmek, isteği terk etmek, terki terk etmek. Bu sonuncusu ancak gerçek anlamda irfana ulaşmış kişiyi ilgilendiren bir kategoridir.

Bugün gerçek anlamda bir arife bakmak isterseniz, dünyevi zevklerle ilişkisi olmaz. Çok fazla tarikat ve yol var ama bunların hangisi hak tariktir, zat postudur, çok bilinmez.

Hak geldi, batıl zail oldu” sözünü anımsattı bana bahsettikleriniz, alakası var mı?

Var tabii. Hak ismi doğrudan adaletin, vahdetin gerçekleşmesini öngörür. Vahdet ve gerçeklik iç içe birbirini besliyor. İyilik, güzellik ve gerçeklik. Bunlar olduğunda Hak gerçekleşir. Hakk'a aykırı ya da Hakk'tan gayrı gibi görünen her şey de bir anda yok olur anlamı taşıyor. Nasıl ki güneş doğduğunda tüm ışıklar geçersiz olur, tüm varlığı güneş aydınlatır, Hak göründüğünde de Hak dışı şeyler yok olur. Ki tırnak içinde gerçek vahdette zaten Hak'tan başka bir şey de yok...

Hallac-ı Mansur'un vahdet anlayışı gibi mi?

Aslında arifler Hallac-ı Mansur'un da o Enel Hak sözünün ikilik ifade ettiğini söyler. Ben var çünkü hâlâ...

Peki geneliyle tasavvuf için zevkler ilmi denilebilir mi?

Tasavvuf, manevi olarak tadılan, zevk edilen bir haldir. Teorik değil... Tasavvufun da Kur'an'dan gelen bir literatürü var elbet ama doğrudan tadılır. O taddan da neyi anlatacak ki; sırdır bunlar. Sır da ifşa edilemez çünkü sır ifşa edilmeyen değil edilemeyendir.

Peki siz romanlarınızda bu sırlara mı değiniyorsunuz?

Ben, bir tür anlatı, uzun hikaye diyebileceğimiz sufi hikayeleri çok yazdım. Onların yaşamları beni çok büyülüyor. İbni Arabi'nin yaşamı üzerinden bir roman yazdım. Anka, Niyazi-i Mısri'yi anlatıyordu. Cam ve Elmas Harakani'yi anlatıyordu. Birdenbire'de çağdaş, günümüzde yaşamış gerçek bi dervişi konu ettim. Diyamandi ise Yaman Dede'nin, büyük bir âşığın romanıydı. 1887 yılında Talas'ta doğmuş, ilk gençlik yıllarında Müslüman olmuş ama bunu 42 sene gizlemiş.

Türkoloji okudum, çok güzel hocalarım oldu. Hz. Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Galib... Bunları ya da sufileri tanıdıkça, Anadolu'ya emekler vermiş isimlerin yaşamlarını ve farklı sufileri tanıdıkça, edebiyatımıza, sinemaya, dizi filmle konu edilmesine inandım. Elimden geldiğince bunların romanlarını yazmaya çalıştım. Bugün de gizlenmiş dervişlerin, lütfedip sırlarını anlatan ariflerin sırlarını hem bir emanet olarak taşıyorum, hem de edebiyata da bunları taşımaya çalışıyorum.

Sadık Yalsızuçanlar ile sohbetin de yer aldığı TRT Devrialem programında "Tasavvuf Geleneği" özel yayını:

 

Ayşe Sonuşen konuştu

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2016, 17:08
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20